bill callahan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bill callahan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2013 Cuma

yalnız ve işinin ehli bir adam: bill callahan


Önceleri Smog mahlası altında, 2007’den bu yana da kendi adıyla albümler çıkaran Amerikalı müzisyen Bill Callahan, yirmi yılı aşkın süredir müzik piyasasında. Bu süre zarfında gitarıyla şarkılarını söylemiş, on altı stüdyo albümü kaydetmiş. Yıllar geçtikçe deneysellikten uzaklaşmış, takibi daha kolay ve melodik bir müzik anlayışına doğru evrilmiş. Callahan’ın bunca yıldır ilmek ilmek işlediği müziği, şarkı sözlerindeki zanaatkârlık, yavaş ve sakin bariton vokali bu sefer Dream River albümüyle karşımızda.
   
Smog yıllarında melodik olma kaygısı gütmeden, gitarın ve sözlerin baş aktör olduğu müzikler yapan Callahan, kendi ismini kullanmaya başladığından beri müziğine başka enstrümanlar girdi; yalın melodilerden görkemli seslere doğru bir yolculuk başladı, şarkı sözleri şiirselleşti.  Dream River, bu yolculuğun en üst noktası olduğunu etkileyici açılışıyla daha ilk andan hissettiriyor. The Sing şarkısında Callahan, yine vazgeçemediği yalnızlık temasıyla bizi selamlıyor: “Yabancılar uyurken/ Bir otelin barında içki bana eşlik ediyor/ Bugün tek söylediğim bira ve teşekkür ederim.”  Ama bütün bunları dillendirirken yarattığı ortam Smog yıllarındaki gibi depresif ya da karanlık değil. Yalnızlığı anlatırken mizahi bir dil kullanıyor ve yaylılar sayesinde adeta kovboy filmlerinde yer alan bir bar atmosferi çiziyor. Müzisyen, kovboy temasını 2011 yılında çıkardığı Apocalypse albümünde de işlemişti ve şimdi de benzer temalar üzerinden gidiyor. Callahan; şarkılarını kendini toplumun dışında hissetme, yaşama dair bir anlamın peşine düşme, şehir yaşamından kaçıp doğaya sığınma, ilişkiler ve ayrılık temaları üzerine kuruyor. Bütün şarkılarını özenle işlediğini anlamak hiç zor değil. O, hayatı anlamaya çalışırken bizi de kendi kişisel yolculuğumuza çıkartıyor. 

Albümün yarısına geldiğimizde Callahan hayallerini paylaşmaya başlıyor. Spring şarkısında bir insanla birlikte olmayı anlatıyor: “Evimizi bir tepenin üstünde görüyorum/ Mavi aydınlık bir sabah vakti/ Bir kapıdan geçiyorum ve anlıyorum/ Gerçek bahar senin içinde.” Apocalypse albümünde peşinden koştuğu bir his için yollara düşen bu adam, hala aradığını bulabilmiş değil. Irmaklardan, gökyüzünden, kuşlardan, doğanın ta kendisinden besleniyor, ülkesi Amerika’ya kızmaya devam ediyor. Ride My Arrow’da, “Savaş nehri çamura buluyor/ Nehirden çıkarken, girdiğimiz zamana göre daha kirliyiz.” diyor. Ok, mızrak, Armageddon… Epik detaylar satır aralarından fırlıyor. Apocalypse’deki ülkeyi talan eden ekonomik sistem eleştirisi Summer Painter’da devam ediyor: “Hiçbir zaman bilemedim kim için çalıştığımı/ Zengine mi fakire mi?” Callahan son derece politik. Gerçeği yüzümüze çarptığında daha karanlık ve tedirgin hissediyoruz. 

Dream River, Bill Callahan’ın hayatı sorgulayışının, anlam arayışının ve bunları yaparken kendini yalnız hissedişinin hikayesi, işinin ehli bir müzisyenin son ürünü. Bizim içinse 90’lardan beri albüm çıkaran, müziğinde yeni şeyler deneyen ve şarkı sözü yazarlığında şiirselliğe uzanan birinin şarkılarında kendimizi bulmamıza bir vesile. Bill Callahan artık hayatı öfkeyle değil, anlamaya çalışmakla geçiriyor. Kendini çok yalnız hissediyor, öyle ki “Kunduzlar etrafıma baraj örüyor” diyebilecek kadar insanlara şüpheyle yaklaşıyor. Fakat albümü bir mutluluk anıyla bitirmekten de kaçınmıyor. “Bir şeylerin iyi gittiği anları sürdürmek lazım”  diyerek albümü umutlu ve huzurlu bir şekilde noktalıyor.  

18 Aralık 2011 Pazar

"hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı."


bill callahan'ın altı şarkılık apocalypse albümü tam olarak ne zaman çıktı -ya da internete düştü- hatırlamıyorum ancak haziran ayında hep bu albümü dinlediğimi biliyorum. o zaman izmir'e yaptığım yolculuk sırasında bu albümü dinlemiş, bitki örtüsünün değişimini izlerken bill callahan'ın yolculuğuma ne denli uygun düştüğünü düşünmüştüm. albümün bütünü çok güzeldi ancak ben drover şarkısına biraz daha fazla takıldım. albüm bu şarkıyla görkemli bir şekilde açılıyor. apocalypse albümünün ne anlattığını, derdinin ne olduğunu anlamak için bunu dinlemek yeterli. "bu acı ve hüsran benim değil" diyor drover'da, bu lafı modern insan söylüyor.

Bill Callahan - Drover by marginalissimus

drover demek küçükbaş-büyükbaş hayvan ticareti yapan insan demekmiş. türkçe'de celep deniyormuş ve ben bunu yeni öğrendim. bill callahan'in hayvan ticareti yapan bir adamı anlattığı bu şarkısı benim kafamı bir hayli meşgul etti. altı aydır belli aralıklarla albümü dinledim ve her seferinde de şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istedim. beş dakikalık bir şarkı bana beş yüz sayfalık bir roman okumuşum hissi yaşattı. belki saatlerce bu şarkı hakkında konuşmak istedim ama biriyle değil. benim kafamda ayrı bir yere denk düştü, içinde bulunduğumuz döneme dair hissettiklerimle örtüştü. 2000'lerin başında blur'un out of time şarkısı hakkında böyle düşünmüştüm. ardından pj harvey'in on battleship hill şarkısının da 2000'lerin ikinci on yıllık dönemindeki havayı yansıttığını düşündüm. sanırım şimdi bir de bu şarkı var aynı yere koyduğum. büyük laflar etme kaygısı gütmeden hayata dair büyük laflar eden drover.

"gerçek insanlar gittiler/ ama bir gün daha iyi bir dünya bulacağım/ kendimi ve rüyalarımı terk edeceğim/ sadece hayvanım ve rezonatörüm." diye başlıyor şarkı. etinden, sütünden yararlandığı hayvanını yüceltiyor ve onu önemsiyor. hintlilerin inekleri kutsallaştırması gibi bir nevi. ineği, keçiyi, sığırı mübarek olarak nitelendirmeyip de ne yapacağız? bu hayvanlar olmadan, ağaçlar olmadan insanoğlunun hayatını sürdürmesi mümkün değil. insan efendi değil sadece olayın bir parçası. bir sığırın dünya için önemi neyse insanın da o. ne daha az ne daha fazla.

ardından "kendimi ilkel düşüncelerle avuttum/ saatimi şehrin saatine ters kurdum" diye devam ediyor. insanın ilkel düşüncelere dönmesi kimi zaman o kadar da kötü değil. her şeye basit bakmak bazen ana resmi görmek açısından önemli. beş-on tane daha benzin kuyusu açılıyor çünkü benzin yetmiyor. ne de olsa henüz keşfedilmemiş ama varlığı tahmin edilen rezervler var. mis gibi, el değmemiş. herkesin arabası var ve bu beni sinir ediyor. kimi zaman trafikte bir otobüsün içinde sıkışıp kaldığımda bütün arabaları elimle hallaç pamuğu gibi attığımı hayal ediyorum. arabaların içindeki insanları sağa sola salladığımı ve onların korku dolu gözlerle bana baktığını. "hepiniz direksiyonun başında, arabanın içinde tek kişisiniz." diye öfkemi kusmak istiyorum. arka arkaya yüzlerce araba ve hepsinde de bir kişi. "safları sıklaştırın beyler!" demek istiyorum. hepsi ayrı ayrı zehirli gaz salıyor ve havamı kirletiyor. arabaya bu kadar da mecbur değiliz.

"bu vahşi ülkeyle ilgili bir gerçek/ güçlü bir zihin istiyor/ ve güçlü bir zihni harap ediyor." şarkının burasında bahsettiği sadece amerika olamaz diye düşünüyorum. kendi ülkem de bu cümleye yakışıyor. bahsettiği kapitalist sistem de olabilir, bilmiyorum. ben sadece bana çağrıştırdıklarını anlatıyorum. uzayan çalışma saatleri, sömürülen insan emeği ve bunların hepsini sanayileşen toplum adına yapan kodaman amcalar. apocalypse albümünün geneline bakınca bu düşünce çok da yanlış değil. amerika'nın sanayileşme hikayesi, tüccarlar, toprak sahipleri vs. bunların hepsi bu albümde, gel vatandaş.

bu şarkıyla ilgili internette bir yorum okudum, yazan kişi şarkının paul thomas anderson'un there will be blood filmiyle örtüştüğünden bahsediyordu. bunun mükemmel bir yakıştırma olduğunu düşündüm. şarkının o havası var ve şikayet edilen insanlar filmdeki adam gibiler: "daha çok para kazanalım, toprağın canına okuyalım. nasılsa buralar benim değil mi?" şarkının benim aklıma getirdiği atmosfer de amerika'nın ücra çiftlikleri, sarı-hardal topraklar, kurak iklim, hasat zamanı verimli topraklar, doğu'da hayvancılıkla geçimini sağlayan ve sütünü pastörize süt üreten büyük şirketlere satan çiftçiler.


benim aklımda bu şarkıdan kalan ve kendime sürekli hatırlattığım şu cümle var: "daha azı, bundan daha azı vaktimi harcıyormuşum gibi hissettiriyor." yapmak istediği bir sürü şey olan ama yapamayan bir adamın hikayesi. belki de sığırdan, inekten daha zavallı bir halde. ne de olsa hizmet etmemiz gereken bir sanayi var ve iş beklemez! hayallerini erteleyebilirsin. durmak yok, yola devam.

işte yine geldik "bu acı ve hüsran benim değil" kısmına. ben bunu bu şarkıyı dinleyene kadar fark etmemiştim ancak aynı hissiyatı meğersem ben de paylaşıyormuşum. meğersem bana ait olmayan bir meselenin parçasıymışım, fabrika bacaları tütsün diyeymiş her şey, ben de bu çarkı döndürme üzerine ömrümü adayacağım falan. dışarıdan kendime baktığımda çok güldüğüm zamanlar var. ama şunu da biliyorum, insanlığa hizmet ettiğini söyleyen ve kutsal adledilen işleri yapan insanların da benden çok bir farkı yok. bundan çok eminim. sadece benimki biraz daha fazla göze batıyor ve onlar "kutsallık" maskesi ardına saklanıyorlar. beni kandırmasınlar, yaptıkları işte ünvan-prestij-para cazip değil demesinler. sosyal statü edindikçe üstel olarak artan kibir ve kendini beğenmişlikle, bir sığırı onlara tercih etmekle ne doğru iş yaptığımı bir kere daha anlıyorum. hadi şimdi onlar dünyayı ve insanlığı kurtarmaya devam etsinler. ahaha.

days of heaven

şarkının atmosferi benim aklıma da terrence malick'in days of heaven'ını getirdi. şarkının bitişi de bunu destekledi: "hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı." o yüzden bu mübarek hayvanlar varken kimse kendini dünya için vazgeçilmez görmesin.