5 Ekim 2012 Cuma

elveda karamazovlar - 1: bilim

karamazov kardeşler'le iki buçuk aylık yolculuğumun sonuna gelmiş bulunuyorum. bu roman vesilesiyle şunu idrak ettim ki, büyük roman dediğimiz romanlar okuyucuya "benim de aklıma gelmişti" dedirtenlermiş. elbette ki aklıma gelen bir şeyi ilk ben düşünmemişimdir; bir şey benim aklıma geldiyse bir başkasının da gelmiştir diye düşünürüm. ancak düşünceyi belli bir düzen içerisinde ve anlaşılabilir bir şekilde ifade etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, ayrışma burada oluyor. bir de bazen kafandan bir şeyler geçiyor fakat özü tam olarak yakalayamıyorsun. işte o zaman da bunu yapabilen biriyle karşılaştığında "benim de aklıma gelmişti" diyorsun. karamazov kardeşler bana bir süredir aklımı kurcalayan konulardan birini değişik yönlerden eleştirme fırsatı sundu. bu konu, evreni pozitif bilim temelinde anlamaya çalışmak üzerineydi. herhalde gelmiş geçmiş yazarlar içerisinde matematiksel dehaya sahip olan sayılı kimselerden olan dostoyevski, evreni anlama çabasını öklid geometrisi üzerinden anlatmış ve şöyle demiş: 

 "tanrıyı nasıl anlayabilirim? bu çapta sorunları çözebilecek güçte değilim; öklid çevresi içinde, dünyasaldır. bu yüzden bu dünyanın ötesinde konularla uğraşamam. bu tür sorunlar yalnız üç boyuta akıl erdirebilenlere göre değil." 

insan beyninin sınırları olduğunu matematik bize çok güzel bir şekilde anlatıyor. dostoyevski insanı tarif ederken ne güzel demiş, "yalnız üç boyuta akıl erdirebilenler" diye. resmen küfür gibi! işin içine dördüncü boyut olarak zaman girdiğinde işler nasıl da karışıyor. eğer zaman denen şey olmasa, üniversite hayatım çok daha kolay olurdu. 

yaptığımız bütün bu bilim, doğayı modelleyerek anlama üzerine bir sistem. bir şeylerden nasıl yararlanırız, onları nasıl daha verimli kullanırız, ihtiyaçlarımıza nasıl cevap verebiliriz; pozitif bilim dediğin şey bunun üzerine kurulu. daha önce bilimin insanlığı hem ileri hem de geri götürme gücü olduğunu fakat sanatın hep ileri götürdüğünü düşündüğümü söylemiştim. şimdi karamazov kardeşler sayesinde bu konuda başka bir şey daha aklıma geliyor; bilim, sanata göre halkla buluşması daha kolay bir şey. bu nedenle de ortada bir yarar varsa, toplumun bilimin yararıyla buluşması daha kolay. sanat, algılanabilmesi için belli bir farkındalık gerektiriyor ve insan hayatı üzerinde doğrudan kullanıma yönelik bir şey olmadığından, toplumun geneline yayılması daha zor oluyor. fakat bilim dediğimiz şey, üretime geçtiği anda sokaktaki insanın ulaşabileceği bir düzeye iniyor. teyzeler evde mikrodalga fırın kullanıyor, sokaktaki adam gideceği güzergâhı akıllı telefonu sayesinde buluyor, kafe işleten adam kışın bahçesini ufolar sayesinde ısıtıyor, eskiden insanları öldüren hastalıklar şimdi yeni ilaçlar sayesinde tedavi ediliyor vs. fakat bütün bunların etik olmayan amaçlar doğrultusunda kullanıldığını ya da bilimin hız kazandığı dönemlerin savaş zamanları olduğunu düşünürsek, bilimin sadece ulvi amaçlara hizmet etmediğini görürüz.

#14

şimdiye kadar iki tane genel seçim gördüm -gördüm derken oy kullandım- ama bunu siyasete inancım olduğu için yapmadım. yapmam gerektiğini düşündüğüm için, oy kullanmanın kullanmamaktan yeğ olduğunu düşündüğüm için yaptım. en azından şimdilik siyasete bakış açım, partiler nezdinde değil de sivil toplum içerisinde yapılması yönünde. neyse, bu başka bir konu, benim bahsetmek istediğim şey mecliste konuşan milletvekilinin mikrofonunun kapatılması meselesi üzerine. anlatmak istediğim şeye böyle bir girizgah yapmamın nedeni, bu eleştiriyi bir parti sempatizanı olarak yapmadığımı belirtmekti. muharrem ince'nin suriye tezkeresini eleştirdiği konuşması sırasında mikrofonunun kısılmasına kızmaktan çok güldüm. cidden güldüm. yıl olmuş 2012, mecliste mikrofon kısılıyor. tam bir ilkokul çocuğu tepkisi. meclisin seviyesi yerlerde sürünüyor. hangi partiden kim konuşursa konuşsun ve ne derse desin, mikrofon kısılır mı arkadaşım? böyle zamanlarda bizi yönetenlerin düşük kapasiteli kimseler olduğunu bir kez daha görüyorum.