29 Nisan 2015 Çarşamba

tam da olmak istediğim yerdeyken

bir de fotoğraf çekmeyi öğrenebilsem

bugün içimden bir hafta önce babylon'daki thurston moore konserinden bahsetmek geldi. aslında anlatmak istediğim konser değil, daha çok kendi ruh halim ve müzik vesilesiyle fark ettiklerim. biraz da o gün başımdan geçenler ve tatlı bir heyecanla geçirdiğim gün. bunların hepsi o akşamdan beri kafamda dönüp durmakta. olumlu anlamda hissettiğim değişiklikleri unutmamak adına zihnime kazımam gerekiyor.

2005 yılında iptal edilen ankara saklıkent'teki sonic youth konserini hatırlıyorum. ben o konsere bilet alan sayılı insandan biriydim. sonic youth kimdir nedir çok bilmememe rağmen ankara pasaj camiasında heyecanla karşılanan bu haberi hemen almış; bir sonic youth albümü dinlemekle işe koyulmuştum. roll'un bir sayısında goo albümünden bahsediliyordu. şimdi hatırlayamıyorum, o  sayı ne zamana denk geliyordu. ama sonic youth iki şekilde karşıma çıkmıştı; birincisi ankara konseri, ikincisi roll'deki goo albümü yorumu. bu konser gideceğim ilk baba konser olacaktı ve çok heyecanlıydım. ankara'ya böyle birilerinin uğraması akla gelecek şey değildi. şehrimin hakkını yemeyeyim; bir sürü cazcı ve klasik müzik adamı evvelden beri gelir ama alternatif kültüre damga vurmuş bir grubun gelmesi? yo dostum yo, yıl olmuş 2015 ve hala ankara'ya böyle adamlar gelmiyor. neyse, o zaman da gelemedi zaten. çok az bilet satışı gerçekleştiği gerekçesiyle konserden bir gün önce iptal haberini aldık. şimdi olsa canımız sağolsun, kısmet değilmiş der geçerim ama o zamanlar insan bayağı üzülüyor. hal böyle olsunca geçen haftaki konser için daha da heyecanlıydım. bileti çok önceden almama rağmen konser günü şehirde olamayacağım belli olunca çok üzüldüm. bu sefer iş seyahatinden ötürü konsere gidemeyecektim ve sanırım hiçbir sonic youth üyesini canlı dinlemek kısmetimde yoktu. 

konser sabahı erkenden bursa'ya doğru yola çıktım. ilginç bir feribot seferiyle iki günlüğüne bursa'ya gidiyordum. feribotta araçtan inip, elime çayımı alıp manyak rüzgarda ufka bakarken biraz ötemde turkuaz sweatshirt'lü bir ekibe gözüm takıldı. hepsinde aynı sweat vardı ve üzerlerinde "100 years of anzac. the spirit lives" yazıyordu. manzaranın fotoğrafını çekiyorlardı. benim olduğum tarafa geldiler. hemen yakınımda duran bebekli çifte gayriihtiyari bakıverdim ve kadınla göz göze geldik. bana gülümsedi, ben de ona gülümsedim. sonra bir cesaretle merhaba diye lafa giriştim. biraz konuştuk. çanakkale savaşının yüzüncü yılı anma etkinliklerine avustralya'dan gelmişlerdi. kucağında altı aylık bebeği vardı. dünyanın bir ucundan ufacık bir bebekle seyahat etmeleri bana ilginç geldi. bunun üstüne bir şeyler konuştuk. bursa feribotunda ne işi olduklarından bahsetti, çanakkale savaşının onlar için çok önemli olduğunu anlattı. açıkçası dünyanın bir ucundan onları buraya getiren o inanç beni duygulandırdı. benim iki katım kadar boyu olan kadın sohbetin sonunda bana sarıldı. ondan bu sıcaklığı görünce ben de ona sarıldım. günüm böyle ilginç başlamıştı. nasılsa konsere gidemeyecektim. ben de bu kısa sohbeti zihnime kazıdım. 

gün içerisinde işlerimizi hallettik. o gece orada kalacağımızı düşünürken öğleden sonra dört gibi işimiz bitti ve istanbul'a dönüş için yola çıktık. içimde acaba konsere de yetişir miyim diye bir umut belirdi. ne de olsa böyle bir hamleyi o gün beklemiyordum. tekrar feribot, sonra eve varış derken şansımı zorlarsam o akşam thurston beylere yetişeceğimden emin oldum. hemen banyoya girdim. hazırladığım ufak bavulda tarağımı bulamadığım ve aramaya da vaktim olmadığı için saçımı bile taramadan evden çıktım. elimden gelen en hızlı şekilde babylon'a vardığımda konserin başlamasına on dakika vardı. üst kata çıktım. tabii ki her yer doluydu. biraz bakındıktan sonra iki kişinin yanında bir kişinin daha sığabileceği bir boşluk gördüm. kendilerinden rica ettim ve sağolsunlar geri çevirmediler, beni de aralarına aldılar. aslında çok yorgundum, sabah ezanıyla başladığım bir gündü ama kendimi son derece heyecanlı hissediyordum. gelemeyeceğimi düşündüğüm bir konsere gelmiştim ve o gün şanslı günümdeydim. uzun zamandır kafamı duvarlara vurabileceğim bir konserde bulunma arzusundaydım ve o konserin thurston moore'unki olacağından şüphem yoktu. beklentim büyüktü ve konser beklentimin de ötesine geçti. dans etmeyi çoğu zaman daha karanlık, mesela yıldız tilbe'nin kendine has stili gibi ya da ne bileyim thom yorke gibi ya da olmadı arcade fire'un afterlife şarkısının şu performansındaki greta gerwig dansı gibi yorumladığımdan, benim için dans edilebilecek en uygun müzik thurston moore'unkiydi. bu anlamda son derece tatmin oldum. konseri, müziğin güzelliğini ya da hangi şarkıların çalındığını anlatmak gibi bir derdim yok. ben o gece kendi adıma bir aydınlanma yaşadım. aslında son derece mutlu olabilen bir insandım. kendimle kavgayı bıraktığımda huzurlu olabildiğimi gördüm. uzun zamandır ilk defa yaşadığım yerden başka bir yerde ve bulunduğum mekandan başka bir mekanda olmak istemeden tam da olmak istediğim yerde olduğumu fark ettim. bunu anlamam için son derece gürültülü ve melodik, göğsümün üstünde ve atardamarlarımda hissettiğim bir müziğin yardımına ihtiyacım varmış. bir atomun kütlesinin çekirdeğinde toplanması ve gerisinin boşluk olması gibi ben de varoluş enerjimi müziğin içine yoğunlaştırdım. gerisi teferruattı. beni en mutlu eden şey, beynimi parçalamasını istediğim bir müzikte kafamı sallarken duyduğum heyecandı. 

28 Nisan 2015 Salı

joe strummer was born in ankara


uzun zamandan sonra ilk kez pek de tanımadığım bir grupta kendimi rahat hissettim. öyle rahat hissettim ki biraz da kendimi bırakıvermişim. beni çarpan bira değildi -ki birayı sevmem bile- ama beni bir şeyler çarpmıştı işte. insanın kendini fiziksel olarak yakınında olan insanlara açabilmesi ya da şöyle diyeyim, kendisini açabileceği kadar güvendiği insanlarla çevrelenmesi büyük şans. ben bunu şu anda pek hissedemiyorum. o akşam biraz hisseder gibi olmuşum ve sonrasını pek de hatırlamıyorum. hem çok üzüldüm hem de çok sevindim, sarhoş olmak böyle bir şey mi bilemedim. bilincim yerindeydi ama yaşadığım yoğun hissiyat, inişler ve çıkışlar beni getirip ankara'ya bırakıverdi. kimisi eski sevgilisine sarar, ben ankara'ya sarmışım. en son hatırladığım "ankara yaee" diye yüksek sesle bardağımı havaya kaldırdığımdı. o sırada bulunduğumuz yerde direc-t çalmaya başladı. "bir dakika bir dakika! susun lütfen direc-t çalıyor!" dediğimi de hatırlıyorum. herkes heyecanıma anlam veremeden bakıyor, bense çalan şarkı hasret'e eşlik ediyordum. kalabalık ve pek de tanımadığım bir insan grubu arasında bir şarkıya canı gönülden eşlik edecek medeni cesaretim yoktur ama alkol böyle yapıyor. ben direc-t'i unutmuştum bile, hatırlamıyordum ama şarkı çalmaya başladığında her şey beynime hücum etti. lise başlarında çok severek dinlediğim bu grubu nasıl unuturdum? ya sevilen ya sinir olunan vokalin sahibi bilge, ankaralı bir kızla evlenmişti (bilge ya canım benim). evet, o akşam üstüne bastıra bastıra bunu da vurguladım. tamam eyvallah dediler. kulağımda kulaklık, kızılay sokaklarını direc-t dinleyerek arşınladığım dersane çıkışlarını nasıl unutmuşum? albümleri bana çeken sınıf arkadaşımı, gittiğimiz konseri, tamamen istanbullu olmasına rağmen bana kendi kişisel hikayemden ötürü son derece ankaralı gelen direc-t'i sevgiyle andım. gönülden bir selam yolladım. o akşam ilk defa birayla daha önce aşmadığım bir eşiği açtım. ankara'da çözemediğim şeyleri artık çözemeyeceğimi ve geride bırakmam gerektiğini sabah kalkınca anladım. bunlar varoluşsal, ailesel ve sağlık kaynaklı sorunlardı ve camus'nün existentialism temalı kitaplarına konu olabilecek şeylerdi. ama benim yoluma devam etmem gerekiyordu. o geceyi, direc-t'i ve ankara'yı sevgiyle anıp, bir daha başkente dönmek istemediğimden emin bir şekilde ertesi güne uyandım. 


16 Nisan 2015 Perşembe

sansür, iksv ve batı berlin filmi

kültür ve turizm bakanlığının bakur filmini sansürlemesine niye şaşırdık anlamadım. ben asıl filmi festival programında gördüğümde şaşırmıştım. "vay be gösterecekler demek ki" diye geçmişti aklımdan. iksv'nin bu sansüre verdiği ya da veremediği tepki de beni şaşırtmadı. benim akıl erdiremediğim, insanların iksv'yi filmin arkasında duramamakla, sansüre karşı çıkamamakla eleştirmeleri oldu. başta devlet desteği (istanbul büyükşehir belediyesi dahilinde) olmak üzere, satırlar boyunca akıp giden bir sponsor listesine sahip olan bir festivalin ne kadar muhalif olmasını bekleyebiliriz? eğer bunu bekleyen varsa samimiyetinden şüphe ederim. sanki üç gün öncesine kadar gittiği filmlerin listesini tutan kendi değilmiş gibi birden bire iksv'yi yerden yere vurmak bana ikiyüzlülük geliyor. bu kurumların yapısı, işleyişi ve maddi gücü nerden aldığı ortadayken -ki saklayan da yok zaten- çıkıp da devletin bir kurumuna kafa tutmasını beklemek gerçekçi değil. en azından 2015 yılı türkiyesinde bu mümkün değil. festival ekibinin bireysel olarak sansürü tasvip etmediğini tahmin ediyorum. ancak iş kurumsal bir kimlikle tavır sergilemeye gelince ellerinden daha fazlasının gelmemesini anlayabiliyorum. örnek vermek gerekirse; bugün milli gelirin yüzde onunu sağlayan koç'un bile çekindiği bir devlet yapısı var. hürriyet gazetesi neydi ne oldu, doğan holding'in bütün organları palyaçoya döndü (epic fail denince aklıma hep aydın doğan geliyor). şimdi sistem böyleyken kimden ne tavrı bekliyoruz ben anlayabilmiş değilim. yapılabilecek olan yapıldı. yönetmenler filmlerini çekebilirdi, çektiler. katılan sanat eserleri sahipleri tepki gösterebilirdi, gösterdiler. gereken tepki buydu zaten. izleyiciler tepki gösterebilirdi, gösterdiler. ama kurumlar? muhalif tavırları kurumlardan beklememek lazım. bunu son derece gerçekçi bir bakışla ortaya koyuyorum. muhalif olması gereken insanlar ve sivil toplum. 
***
böyle durumlar insanı çelişkide bırakıyor. gittiğim ve keyif aldığım bir filmi anlatmak istiyorum ancak suçluluk duyuyorum. yaptığım bir şeyden bahsederken utanma hissinin hasıl olmasına sosyal medya sebep oluyor. bir de ülkede hep kötü şeylerin olması ve benim bir filmden, bir albümden bahsetme isteğiyle ekran başına oturduğumda  yazacaklarımın gözüme birden anlamsız gelmesi durumu mevcut. sanki hiç sponsorlu konsere gitmemişiz, reklamlı festivalde film izlememişiz gibi takınılan abartılı bir tavır var ve bu bana hiç samimi gelmiyor. örneğin; fahiş fiyatlara satılan biletleri kendi çapımda protesto ediyorum, reklama dönüşen müzik festivallerine gitmek içimden gelmiyor. ilgimi çeken kişiler gelse bile canım istemiyor. bunu eleştiren çıkabilir ancak bu da benim muhalif duruşum. burada vereceğim saçma bilet fiyatlarının üstüne biraz daha koyup yurtdışında bir festivale gittim ve mutlu oldum. en azından kendimi soyulacak tavuk gibi hissetmedim. neyse, nerden nereye geldim; ama diyeceğim şu ki kurumlardan muhalif tavır beklemiyorum, bireylerden bekliyorum. bu yıl iksv vesilesiyle belki de hiç izleme şansımın olamayacağı bir film izledim ve  sadece bu bile bana yetti. şimdi bunun için kendimi kötü mü hissetmeliyim?
***
bahsetmek istediğim film, b-movie: lust & sound in west-berlin 1979-1989 belgeseliydi. müziğin peşinde memleketi manchester'ı terk edip, hep gitmek istediği berlin'e  gelen mark reeder'ın hikayesini anlatan belgesel, gerçek görüntülerden oluşmuş. o zamanların en alternatif, en şehvetli ve kafası güzel; siyasi anlamda en çalkantılı şehri olarak nitelenen berlin arka fonunda güzel müziklerin olduğu bu film bana çok keyif verdi. onca makyaj ve abartılı giyime rağmen testosteron saçan adamlar ve synthesizer'larla dolu bir buçuk saatte tuhaf bir enerji vardi. doğu-batı almanya gerilimindeki ülkede boş binalar işgal edilirken, sokaklar cayır cayır yanarken aklıma hep şu geldi: berlin duvarının duvar olduğu zamanları görenlerin, bunu ısrarla belirtmeleri. bırak 80'lerde görmeyi, ben yıkılmış duvarlı berlin'i görünce bile başka hiçbir yerde hissetmediğim şeyleri hissetmiştim. tek cümleyle özetlersem, bu şehirde ömür boyu yaşanır fikri kafamdan gitmemişti. 

filmin üç yönetmeninden biri olan klaus maeck'in de katıldığı gösterim sonunda yönetmenle bir soru-cevap faslı oldu. ekranda 2014 aralık'ta konserine gidemediğimiz einstürzende neubauten, malaria, blixa bargeld ve nick cave görmek beni mutlu etti. batı berlin'de şehveti pulp'ın a film about life, death & supermarkets filminin yanına koyuverdim. bir cumartesi akşamı sinemadan çıkıp da istiklal caddesinde yürürken tek düşündüğüm, filmdeki halüsinatif kafanın istiklal'de devam ettiğiydi. son derece tedirgin edici, korkutucu. kalabalıktan başım döndü, hızlıca eve gittim. 

15 Nisan 2015 Çarşamba

adiós baba


eduardo galeano'yu tanımam hugo chavez vesilesiyle olmuştur. kendisinin obama'ya latin amerika'nın kesik damarları kitabını hediye etmesi pek manidar bulunduğundan, kitap basında çokça yer almış ve merakımı cezbetmişti. chavez'in muhalif kişiliğine sempati duymam bir yana, bir devlet başkanının bir kitabı çok satanlar listesine sokması ilgimi çekmesi için yeterli bir sebepti. işte bu nedenle alıp okuduğum bu kitap, bana latin amerika'yı tanıtan ve o kıtayla ilgili sorular sorduran kitap oldu. bir eserin koca bir toprak parçasına, o toprağın kültürüne, insanlarına ve diline dair merak uyandırması insan hayatı için oldukça büyük bir etki, iyi anlamda bir darbe. bu nedenle kendi dilimde galeano için toprağı bol olsun demeliyim. adını anmalıyım ki içim rahat etsin. hayatımdan insanlar gelip geçiyor ve gerçek manada içime işleyen o kadar az insan var ki; onlara yeri geldi mi selam etmeliyim. sesli şekilde isimlerini telaffuz edip, yalnızken duaya benzer bir şeyler mırıldanıyorum. bu hayattan bir galeano geçti, benim hayatıma da uğrayıp geçti. 

kendi toprağına aşık; kıtasının taşını, kuşunu, denizini, güneşini çok seven bir adamdan öğreneceğim çok şey var. tıpkı kendi kültürümün insanı yaşar kemal'den öğreneceğim çok şey olduğu gibi. topluma duyulan saf bir insan sevgisinin ne demek olduğunu bilmediğim ya da unuttuğum bir dünyada, kendi toprağı üzerinde yaşayan herkesi koca bir yürekle kucaklamak ne demek bilmiyorum. ortak bağ kuramadığım insanlarla yaşıyorum, günlük hayattaki etkileşimimi minimumda tutmaya çaba sarf ediyorum. galeano ve yaşar kemal bu koşullara rağmen mi insanları bu kadar seviyorlardı, yoksa dünya onlar gençken daha mı ılıman bir iklime sahipti bilmiyorum. yaşlı bir dede olduğunda dahi muhalif damarından en ufak bir taviz vermeyen galeano'ya bakınca gördüğüm şey, inat. inatla yaşamak, inadına davasını savunmak. şu hayat sadece yeme, içme, gezme değil. bana dokunmayan yılan bin yaşasın yeri ya da bugün ne giydim dünyası da değil. adını bilmediğimiz uzak yerlerde, küçük şehirlerde, ücra bir köyde ya da şehirde bir sivil toplum örgütünde çalışan nice insan var. klavyeye ihtiyaç duymadan muhalifler. yaşamaları, yaptıkları şeyi her gün yapmaya devam etmeleri bile sisteme kafa tutan bir davranış. bu insanları görmüyorum, tanımıyorum. ama galeano'yu biliyorum. aldığı her nefeste öfkeli, her şeye muhalif bu insanlar bana umut veriyor. yaşam motivasyonumu şimdilik bu öfkeden ve inattan alıyorum. şevkimi kaybetmemeyi onlardan öğreniyorum. galeano da bu insanlardan biriydi. toprağı bol olsun. 
neyseki kitaplar var.

14 Nisan 2015 Salı

çünkü atomun çekirdeğine yaprak koyunca nükleer değil natürel oluyor


bir elektrik kesintisinden öğrendiğimiz
sağda solda akkuyu nükleer santralinin reklamları görülmeye başlandı. bunları ilk kez bir sabah saat 7'de gördüğümde uyku sersemi olduğumu düşündüm. ama dikkatli bakınca  gerçekten santral reklamı olduğunu anladım. bir nükleer tesisin reklamı yapılıyordu ve bunu aklım almıyordu. nükleer santralin reklamını yapmak... bu konu üzerine düşünülmeliydi. hemen akabinde gelen 31 mart 2015 elektrik kesintisi ise nükleer enerji özelinde enerji üretimini ve tüketimini sorgulattı. onlarca şey yazıldı çizildi. elektrik kesintisine akkuyu virali bile dendi. akp üzerinden komplo teorileri kuruldu ve bunların hiçbiri de imkansız gelmedi. ne de olsa imkansızların mümkün olduğu, film senaryolarını aratmayacak olayların birbirini izlediği bir ülkede yaşıyorduk.

perşembenin gelişi çarşambadan bellidir hesabı, 31 mart'ın gelişi de 30 mart'tan belliydi. o gün arkadaşlarımız haber etmişti, frekanslar çok düşük diye. bu durum yaptığımız işi etkileyen bir şeydi ve ölçüm yapan arkadaşlar nedenini anlamaya çalışmışlardı.  hemen ertesinde kesinti yaşanınca bir önceki günle bağ kurmaya çalıştık. bütün ülkede hayatın durması, toplu taşımanın kesilmesi, fabrikaların üretimlerinin aksaması büyük çapta sonuçlarken, telefonumuzu şarj edememek sadece küçük bir ayrıntıydı. olayı takip ettik, gereken yerlerle haberleşmeler yapıldı. akşam tartışma programlarına çıkan hocalar izlendi. bunlardan en açıklayıcısı prof. sevaioğlu'nun şu videosuydu. ülkede elektrik iletim ve dağıtımının kurucu babalarından olan sevaioğlu, bu kesintiyi dünyanın her yerinde yaşanabilecek bir durum olarak açıklıyordu. o söylemesine söylüyordu ancak bizler inanmıyorduk. olamazdı, devlet bizden bir şeyler gizliyordu. üzerinde hemfikir olduğumuz bir konu varsa o da şuydu: bu devirde elektriksiz kalınır mıydı? işte bu noktada beton etkisini yüzümüzde hissediyoruz: evet, tam da bu devirde elektriksiz kalmak olası. bütün hayatımız enerjiye bağımlı bir şekilde sürerken, teknolojiden beklediğimiz bize zaman ve mekandan bağımsız olarak, istediğimiz her an enerjiyi temin etmesi. ancak enerji kaynaklarının bir doyma noktası var. başta fosil yakıtlar olmak üzere, yenilenebilir enerji kavramıyla hayatımıza giren atıklardan/kimyasallardan/inorganik kaynaklardan enerji üretmenin bir maliyeti var. bu kaynakların besleyebileceği belli bir nüfus ve endüstriyel ortam var. bugün şehirlerdeki yaşantımız enerji merkezli. "benim elektriğim nasıl kesilir?" diye sorarken, "ben enerjiye nasıl daha az bağımlı olurum?" diye sormak aklımıza bile gelmiyor. yenilenebilir enerji kaynakları arıyoruz; ancak asıl sorun, hayatımızı nasıl daha az enerji odaklı yaparız olmalı. bugün şu bir gerçek ki rüzgar, güneş ya da diğer yenilenebilir enerji kaynakları bütün ülkenin sisteminin bağlı olacağı bir kaynak olamıyor. en azından şimdilik. bunlar bölgesel nitelikli enerji kaynakları ve aslında tam da bu yüzden güzel. çeşme'de, çanakkale'de dönen rüzgar türbinleri, güney marmara'da evlerin çatılarındaki güneş panelleri aslında çözümün ta kendisi. her bölgenin kendi başına, bağımsız olarak kendi enerji kaynağına sahip olması ve ana akım enerjiden ayrılması konuşulan çözümlerden biri. bize tek yolmuş gibi sunulan nükleer santraller bizim enerji bağımlılığımızı çözmeyecek. işin güvenlik ve risk kısımlarına girmiyoruz bile. başlı başına nükleer, enerji bağımlılığının ta kendisi! halbuki yapılması gereken enerji konusunda bireyselleşmek. gördüğümüz üzere 31 mart'taki elektrik kesintisinden kendi bağımsız enerji kaynağı olanlar etkilenmedi. çatısında güneş paneli olanlar banyo yapabildi. kendi atık ısısından elektrik üreten fabrikalarda hayat devam etti. 

daha çok enerji talep ederken, bir ülkenin elektriğinin gerçekten o ülkeye yetemeyeceği durumların olası olduğunu 31 mart'ta gördük. fosil yakıtçıların temiz yanma sistemleri üzerine kafa yorduğu, reaksiyoncuların organik atıklardan enerji üretmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. fosil yakıtlar sınırlı, dünyayı sömürmenin de bir sonu gelecek. rüzgar türbinleri ve güneş panelleri de ne rüzgar ne de güneş yılın 365 günü olmadığı için daimi olamıyor. çözüm tek bir enerji kaynağına yüklenmek değil, çözüm hem içerdiği risk açısından hem de siyasi sebeplerden ötürü nükleer de değil. çok küçük bir örnek: telefonun şarjı bittiğinde yakınan her insan enerji bağımlısı. on sene önce bu telefonlar yoktu. on sene önce nüfus da bu kadar değildi. sürekli artan nüfus ve enerji-tüketen-ürünle sormamız gereken ilk soru, "nasıl daha çok enerji üretirim?" değil, "nasıl daha az enerji bağımlısı olurum?" olmalı.

9 Nisan 2015 Perşembe

bütün çiçekler


fiziken çok yorucu bir çarşambanın sonunda, p.'nin bana uzak ülkelerin birinden gün içinde yolladığı all flowers in time bend towards the sun şarkısını dinledim. jeff buckley tarafından yazılan ve elizabeth fraser ile kaydettikleri bu şarkı resmi olarak hiç yayınlanmamış. yıllar sonra izinsiz bir şekilde internet aracılığıyla yayıldığında ise fraiser bu durumdan hiç memnun olmadığını açıklamış. bir yandan insanların mahremiyetine müdahale ettiğimizi biliyor, bir yandan da bu güzel şarkıdan mahrum kalmanın ne büyük kayıp olacağını düşünüyorum.

p. bana şarkıyı yollarken bir şeyler yazmış. bu şarkının ona bahar ayını, bahar aşklarını, ankara'daki bahar günlerini hatırlattığını söylemiş. konur'un, karanfil'in ve yüksel caddesinin adını geçirmiş. lisedeyken meclis parkına gidip çimlerde bira içerdik demiş. daha p. ile tanışmadığımız o yıllarda benim de meclis parkına gidip bira içmişliğim vardı. hayatımda ikinci ya da üçüncü biramı meclis parkında içmiştim. bunu unutmuşum. meclis parkını unutmuşum. p. hatırlatınca gülümsedim. hemen ona cevap yazdım; demek hepimizin meclis parkında bira içmişliği var diye. bana cevap yazdı: ne günlermiş, bir zamanlar meclis parkında oturup içilirmiş. vay be dedim. gerçekten vay be. tam tamına yıl 2004 iken meclis parkında bira içilirdi. şimdi sıkıyorsa git otur çimlere. bira içmekten bahsetmiyorum bile bak, git bir oturmayı dene. başbakanlık sokağından bile geçmenin yasak olduğu, odtü dolmuş duraklarında gördükleri her sakallı-parkalı gence potansiyel devrimci muamelesi yapıp kimlik sordukları bir devirdeyiz, ne birası? bana o kadar uzak geliyor ki on sene önce yaptıklarımız. gündüz vakti oturur bira içerdik. bir caddebostan değildi ama bizi mutlu ederdi. bu şarkıda bütün bunları düşündüm. eve geldiğimde kendimi kanepeye zor attım. bu şarkıyı defalarca ardı ardına dinledim. bahar ayında konur'u, karanfil'i düşündüm. burnumda tüten bir şeyler vardı ama bu şey mekanlar değildi. ankara değildi. p.'yi özlemiştim. haritada farklı noktalara dağılan dostlarımı özlemiştim. bahar ayını ve esintili havaları hayal ettim. lise sabahlarında montumun ilk iki düğmesini açtığımda hissettiğim serinliği duymaya çalıştım. hoca kızar diye saçımızı toplardık, converse en havalı ayakkabıydı; sırf grunge dinliyor ve kerouac okuyor diye bir oğlana aşık olabilirdik. bütün bunları yaparken p. ile tanışmıyorduk bile. o, lisede piercing takacak kadar asiymiş -ki asilik bir sürü küpe takmak demekti- benim en asi davranışım, saatlerimi annemden habersiz ankara pasajlarında müzik peşinde koşarak geçirmekti. bir daha müzik adına hiçbir zaman o senelerde öğrendiğim kadar çok şey öğrenmedim. pasajlar kapandı, abiler gitti. şimdi kadıköy'de gezinirken o pasaj kültürünün izlerini görüyorum. ankara'da biten ama kadıköy'de yaşayan bir kültür. 

bütün bunları düşünüyorum ve özlediğim insanlara aklımdan geçenleri anlatmak istiyorum, yazmak değil. on beş derece havada onlarla bira içerken bazı şeylerden bahsetsem. mesela birayı hiç ama hiç sevmediğimi ama sizle iyi gittiğini, keşke kuş gözlem topluluğuna katılsaymışız dediğimi, bazı düşüncelerimin beni kötü bir insan yapıp yapmayacağını size danışmak istiyorum. canım p., seni çok özlüyorum. sevgiliyi özler gibi özlüyorum. bazı sabahlar kendi kendime konuşuyorum. ankara olmaz, artık bu saatten sonra olmaz diyorum. ama bu beton şehir de çok çirkin, sen beni anlarsın. sevdiğim şarkıları biriktirip seninle paylaşmak istiyorum. duygu dünyası kısır bir erkeğe değil, güzel şarkılarımı sana açmak istiyorum. umutlu olmaya dair çabaladığım ama her seferinde direncimin kırıldığı bu ülkede, her gün karmaşa ve olay var. haberleri takip ederken yoruluyorum, öfkem bedenimden taşıyor. bütün bunların arasında bana iyi hissettiren pek az şey var. biri de seninle olan dostluğum. dostluğumuz tren yolculuğu gibi. tıngır mıngır ilerleyen ve hep orman manzaralı yerlerden geçen bir trenin içinde yan yana oturuyoruz. sana verilecek en güzel hediyenin renkli bir çorap olacağını biliyorum. sen de bana verilecek en güzel hediyenin bir kalıp peynir olduğunu biliyorsun. seninle bir baharı daha çimler üzerinde geçireceğimiz günlerin hayalini kuruyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum.