kültür ve turizm bakanlığının bakur filmini sansürlemesine niye şaşırdık
anlamadım. ben asıl filmi festival programında gördüğümde şaşırmıştım.
"vay be gösterecekler demek ki" diye geçmişti aklımdan. iksv'nin bu
sansüre verdiği ya da veremediği tepki de beni şaşırtmadı. benim akıl
erdiremediğim, insanların iksv'yi filmin arkasında duramamakla, sansüre karşı
çıkamamakla eleştirmeleri oldu. başta devlet desteği (istanbul büyükşehir
belediyesi dahilinde) olmak üzere, satırlar boyunca akıp giden bir sponsor listesine sahip olan bir festivalin ne kadar muhalif
olmasını bekleyebiliriz? eğer bunu bekleyen varsa samimiyetinden şüphe ederim.
sanki üç gün öncesine kadar gittiği filmlerin listesini tutan kendi değilmiş
gibi birden bire iksv'yi yerden yere vurmak bana ikiyüzlülük geliyor. bu
kurumların yapısı, işleyişi ve maddi gücü nerden aldığı ortadayken -ki
saklayan da yok zaten- çıkıp da devletin bir kurumuna kafa tutmasını beklemek
gerçekçi değil. en azından 2015 yılı türkiyesinde bu mümkün değil. festival
ekibinin bireysel olarak sansürü tasvip etmediğini tahmin ediyorum. ancak iş
kurumsal bir kimlikle tavır sergilemeye gelince ellerinden daha fazlasının
gelmemesini anlayabiliyorum. örnek vermek gerekirse; bugün milli gelirin yüzde
onunu sağlayan koç'un bile çekindiği bir devlet yapısı var. hürriyet
gazetesi neydi ne oldu, doğan holding'in bütün organları palyaçoya döndü (epic
fail denince aklıma hep aydın doğan geliyor). şimdi sistem böyleyken kimden ne
tavrı bekliyoruz ben anlayabilmiş değilim. yapılabilecek olan yapıldı.
yönetmenler filmlerini çekebilirdi, çektiler. katılan sanat eserleri sahipleri
tepki gösterebilirdi, gösterdiler. gereken tepki buydu zaten. izleyiciler tepki
gösterebilirdi, gösterdiler. ama kurumlar? muhalif tavırları kurumlardan
beklememek lazım. bunu son derece gerçekçi bir bakışla ortaya koyuyorum.
muhalif olması gereken insanlar ve sivil toplum.
***
böyle durumlar insanı çelişkide bırakıyor.
gittiğim ve keyif aldığım bir filmi anlatmak istiyorum ancak suçluluk
duyuyorum. yaptığım bir şeyden bahsederken utanma hissinin hasıl olmasına
sosyal medya sebep oluyor. bir de ülkede hep kötü şeylerin olması ve benim bir
filmden, bir albümden bahsetme isteğiyle ekran başına oturduğumda
yazacaklarımın gözüme birden anlamsız gelmesi durumu mevcut. sanki hiç
sponsorlu konsere gitmemişiz, reklamlı festivalde film izlememişiz gibi
takınılan abartılı bir tavır var ve bu bana hiç samimi gelmiyor. örneğin; fahiş
fiyatlara satılan biletleri kendi çapımda protesto ediyorum, reklama dönüşen
müzik festivallerine gitmek içimden gelmiyor. ilgimi çeken kişiler gelse bile
canım istemiyor. bunu eleştiren çıkabilir ancak bu da benim muhalif duruşum.
burada vereceğim saçma bilet fiyatlarının üstüne biraz daha koyup yurtdışında
bir festivale gittim ve mutlu oldum. en azından kendimi soyulacak tavuk gibi
hissetmedim. neyse, nerden nereye geldim; ama diyeceğim şu ki kurumlardan
muhalif tavır beklemiyorum, bireylerden bekliyorum. bu yıl iksv vesilesiyle
belki de hiç izleme şansımın olamayacağı bir film izledim ve sadece bu
bile bana yetti. şimdi bunun için kendimi kötü mü hissetmeliyim?
***
bahsetmek istediğim film, b-movie: lust & sound in west-berlin 1979-1989 belgeseliydi.
müziğin peşinde memleketi manchester'ı terk edip, hep gitmek istediği berlin'e
gelen mark reeder'ın hikayesini anlatan belgesel, gerçek görüntülerden
oluşmuş. o zamanların en alternatif, en şehvetli ve kafası güzel; siyasi
anlamda en çalkantılı şehri olarak nitelenen berlin arka fonunda güzel
müziklerin olduğu bu film bana çok keyif verdi. onca makyaj ve abartılı giyime
rağmen testosteron saçan adamlar ve synthesizer'larla dolu bir buçuk saatte tuhaf bir enerji vardi.
doğu-batı almanya gerilimindeki ülkede boş binalar işgal edilirken, sokaklar
cayır cayır yanarken aklıma hep şu geldi: berlin duvarının duvar olduğu zamanları görenlerin, bunu
ısrarla belirtmeleri. bırak 80'lerde görmeyi, ben yıkılmış duvarlı berlin'i
görünce bile başka hiçbir yerde hissetmediğim şeyleri hissetmiştim. tek
cümleyle özetlersem, bu şehirde ömür boyu yaşanır fikri kafamdan
gitmemişti.
filmin üç yönetmeninden biri olan klaus
maeck'in de katıldığı gösterim sonunda yönetmenle bir soru-cevap faslı oldu.
ekranda 2014 aralık'ta konserine gidemediğimiz einstürzende neubauten,
malaria, blixa bargeld ve nick cave görmek beni mutlu etti. batı berlin'de şehveti pulp'ın a film about life, death &
supermarkets filminin yanına
koyuverdim. bir cumartesi akşamı sinemadan çıkıp da istiklal caddesinde
yürürken tek düşündüğüm, filmdeki halüsinatif kafanın istiklal'de devam
ettiğiydi. son derece tedirgin edici, korkutucu. kalabalıktan başım döndü,
hızlıca eve gittim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder