16 Nisan 2015 Perşembe

sansür, iksv ve batı berlin filmi

kültür ve turizm bakanlığının bakur filmini sansürlemesine niye şaşırdık anlamadım. ben asıl filmi festival programında gördüğümde şaşırmıştım. "vay be gösterecekler demek ki" diye geçmişti aklımdan. iksv'nin bu sansüre verdiği ya da veremediği tepki de beni şaşırtmadı. benim akıl erdiremediğim, insanların iksv'yi filmin arkasında duramamakla, sansüre karşı çıkamamakla eleştirmeleri oldu. başta devlet desteği (istanbul büyükşehir belediyesi dahilinde) olmak üzere, satırlar boyunca akıp giden bir sponsor listesine sahip olan bir festivalin ne kadar muhalif olmasını bekleyebiliriz? eğer bunu bekleyen varsa samimiyetinden şüphe ederim. sanki üç gün öncesine kadar gittiği filmlerin listesini tutan kendi değilmiş gibi birden bire iksv'yi yerden yere vurmak bana ikiyüzlülük geliyor. bu kurumların yapısı, işleyişi ve maddi gücü nerden aldığı ortadayken -ki saklayan da yok zaten- çıkıp da devletin bir kurumuna kafa tutmasını beklemek gerçekçi değil. en azından 2015 yılı türkiyesinde bu mümkün değil. festival ekibinin bireysel olarak sansürü tasvip etmediğini tahmin ediyorum. ancak iş kurumsal bir kimlikle tavır sergilemeye gelince ellerinden daha fazlasının gelmemesini anlayabiliyorum. örnek vermek gerekirse; bugün milli gelirin yüzde onunu sağlayan koç'un bile çekindiği bir devlet yapısı var. hürriyet gazetesi neydi ne oldu, doğan holding'in bütün organları palyaçoya döndü (epic fail denince aklıma hep aydın doğan geliyor). şimdi sistem böyleyken kimden ne tavrı bekliyoruz ben anlayabilmiş değilim. yapılabilecek olan yapıldı. yönetmenler filmlerini çekebilirdi, çektiler. katılan sanat eserleri sahipleri tepki gösterebilirdi, gösterdiler. gereken tepki buydu zaten. izleyiciler tepki gösterebilirdi, gösterdiler. ama kurumlar? muhalif tavırları kurumlardan beklememek lazım. bunu son derece gerçekçi bir bakışla ortaya koyuyorum. muhalif olması gereken insanlar ve sivil toplum. 
***
böyle durumlar insanı çelişkide bırakıyor. gittiğim ve keyif aldığım bir filmi anlatmak istiyorum ancak suçluluk duyuyorum. yaptığım bir şeyden bahsederken utanma hissinin hasıl olmasına sosyal medya sebep oluyor. bir de ülkede hep kötü şeylerin olması ve benim bir filmden, bir albümden bahsetme isteğiyle ekran başına oturduğumda  yazacaklarımın gözüme birden anlamsız gelmesi durumu mevcut. sanki hiç sponsorlu konsere gitmemişiz, reklamlı festivalde film izlememişiz gibi takınılan abartılı bir tavır var ve bu bana hiç samimi gelmiyor. örneğin; fahiş fiyatlara satılan biletleri kendi çapımda protesto ediyorum, reklama dönüşen müzik festivallerine gitmek içimden gelmiyor. ilgimi çeken kişiler gelse bile canım istemiyor. bunu eleştiren çıkabilir ancak bu da benim muhalif duruşum. burada vereceğim saçma bilet fiyatlarının üstüne biraz daha koyup yurtdışında bir festivale gittim ve mutlu oldum. en azından kendimi soyulacak tavuk gibi hissetmedim. neyse, nerden nereye geldim; ama diyeceğim şu ki kurumlardan muhalif tavır beklemiyorum, bireylerden bekliyorum. bu yıl iksv vesilesiyle belki de hiç izleme şansımın olamayacağı bir film izledim ve  sadece bu bile bana yetti. şimdi bunun için kendimi kötü mü hissetmeliyim?
***
bahsetmek istediğim film, b-movie: lust & sound in west-berlin 1979-1989 belgeseliydi. müziğin peşinde memleketi manchester'ı terk edip, hep gitmek istediği berlin'e  gelen mark reeder'ın hikayesini anlatan belgesel, gerçek görüntülerden oluşmuş. o zamanların en alternatif, en şehvetli ve kafası güzel; siyasi anlamda en çalkantılı şehri olarak nitelenen berlin arka fonunda güzel müziklerin olduğu bu film bana çok keyif verdi. onca makyaj ve abartılı giyime rağmen testosteron saçan adamlar ve synthesizer'larla dolu bir buçuk saatte tuhaf bir enerji vardi. doğu-batı almanya gerilimindeki ülkede boş binalar işgal edilirken, sokaklar cayır cayır yanarken aklıma hep şu geldi: berlin duvarının duvar olduğu zamanları görenlerin, bunu ısrarla belirtmeleri. bırak 80'lerde görmeyi, ben yıkılmış duvarlı berlin'i görünce bile başka hiçbir yerde hissetmediğim şeyleri hissetmiştim. tek cümleyle özetlersem, bu şehirde ömür boyu yaşanır fikri kafamdan gitmemişti. 

filmin üç yönetmeninden biri olan klaus maeck'in de katıldığı gösterim sonunda yönetmenle bir soru-cevap faslı oldu. ekranda 2014 aralık'ta konserine gidemediğimiz einstürzende neubauten, malaria, blixa bargeld ve nick cave görmek beni mutlu etti. batı berlin'de şehveti pulp'ın a film about life, death & supermarkets filminin yanına koyuverdim. bir cumartesi akşamı sinemadan çıkıp da istiklal caddesinde yürürken tek düşündüğüm, filmdeki halüsinatif kafanın istiklal'de devam ettiğiydi. son derece tedirgin edici, korkutucu. kalabalıktan başım döndü, hızlıca eve gittim. 

Hiç yorum yok: