bir de fotoğraf çekmeyi öğrenebilsem
bugün içimden bir hafta önce babylon'daki thurston moore konserinden bahsetmek geldi. aslında anlatmak istediğim konser değil, daha çok kendi ruh halim ve müzik vesilesiyle fark ettiklerim. biraz da o gün başımdan geçenler ve tatlı bir heyecanla geçirdiğim gün. bunların hepsi o akşamdan beri kafamda dönüp durmakta. olumlu anlamda hissettiğim değişiklikleri unutmamak adına zihnime kazımam gerekiyor.
2005 yılında iptal edilen ankara saklıkent'teki sonic youth konserini hatırlıyorum. ben o konsere bilet alan sayılı insandan biriydim. sonic youth kimdir nedir çok bilmememe rağmen ankara pasaj camiasında heyecanla karşılanan bu haberi hemen almış; bir sonic youth albümü dinlemekle işe koyulmuştum. roll'un bir sayısında goo albümünden bahsediliyordu. şimdi hatırlayamıyorum, o sayı ne zamana denk geliyordu. ama sonic youth iki şekilde karşıma çıkmıştı; birincisi ankara konseri, ikincisi roll'deki goo albümü yorumu. bu konser gideceğim ilk baba konser olacaktı ve çok heyecanlıydım. ankara'ya böyle birilerinin uğraması akla gelecek şey değildi. şehrimin hakkını yemeyeyim; bir sürü cazcı ve klasik müzik adamı evvelden beri gelir ama alternatif kültüre damga vurmuş bir grubun gelmesi? yo dostum yo, yıl olmuş 2015 ve hala ankara'ya böyle adamlar gelmiyor. neyse, o zaman da gelemedi zaten. çok az bilet satışı gerçekleştiği gerekçesiyle konserden bir gün önce iptal haberini aldık. şimdi olsa canımız sağolsun, kısmet değilmiş der geçerim ama o zamanlar insan bayağı üzülüyor. hal böyle olsunca geçen haftaki konser için daha da heyecanlıydım. bileti çok önceden almama rağmen konser günü şehirde olamayacağım belli olunca çok üzüldüm. bu sefer iş seyahatinden ötürü konsere gidemeyecektim ve sanırım hiçbir sonic youth üyesini canlı dinlemek kısmetimde yoktu.
konser sabahı erkenden bursa'ya doğru yola çıktım. ilginç bir feribot seferiyle iki günlüğüne bursa'ya gidiyordum. feribotta araçtan inip, elime çayımı alıp manyak rüzgarda ufka bakarken biraz ötemde turkuaz sweatshirt'lü bir ekibe gözüm takıldı. hepsinde aynı sweat vardı ve üzerlerinde "100 years of anzac. the spirit lives" yazıyordu. manzaranın fotoğrafını çekiyorlardı. benim olduğum tarafa geldiler. hemen yakınımda duran bebekli çifte gayriihtiyari bakıverdim ve kadınla göz göze geldik. bana gülümsedi, ben de ona gülümsedim. sonra bir cesaretle merhaba diye lafa giriştim. biraz konuştuk. çanakkale savaşının yüzüncü yılı anma etkinliklerine avustralya'dan gelmişlerdi. kucağında altı aylık bebeği vardı. dünyanın bir ucundan ufacık bir bebekle seyahat etmeleri bana ilginç geldi. bunun üstüne bir şeyler konuştuk. bursa feribotunda ne işi olduklarından bahsetti, çanakkale savaşının onlar için çok önemli olduğunu anlattı. açıkçası dünyanın bir ucundan onları buraya getiren o inanç beni duygulandırdı. benim iki katım kadar boyu olan kadın sohbetin sonunda bana sarıldı. ondan bu sıcaklığı görünce ben de ona sarıldım. günüm böyle ilginç başlamıştı. nasılsa konsere gidemeyecektim. ben de bu kısa sohbeti zihnime kazıdım.
gün içerisinde işlerimizi hallettik. o gece orada kalacağımızı düşünürken öğleden sonra dört gibi işimiz bitti ve istanbul'a dönüş için yola çıktık. içimde acaba konsere de yetişir miyim diye bir umut belirdi. ne de olsa böyle bir hamleyi o gün beklemiyordum. tekrar feribot, sonra eve varış derken şansımı zorlarsam o akşam thurston beylere yetişeceğimden emin oldum. hemen banyoya girdim. hazırladığım ufak bavulda tarağımı bulamadığım ve aramaya da vaktim olmadığı için saçımı bile taramadan evden çıktım. elimden gelen en hızlı şekilde babylon'a vardığımda konserin başlamasına on dakika vardı. üst kata çıktım. tabii ki her yer doluydu. biraz bakındıktan sonra iki kişinin yanında bir kişinin daha sığabileceği bir boşluk gördüm. kendilerinden rica ettim ve sağolsunlar geri çevirmediler, beni de aralarına aldılar. aslında çok yorgundum, sabah ezanıyla başladığım bir gündü ama kendimi son derece heyecanlı hissediyordum. gelemeyeceğimi düşündüğüm bir konsere gelmiştim ve o gün şanslı günümdeydim. uzun zamandır kafamı duvarlara vurabileceğim bir konserde bulunma arzusundaydım ve o konserin thurston moore'unki olacağından şüphem yoktu. beklentim büyüktü ve konser beklentimin de ötesine geçti. dans etmeyi çoğu zaman daha karanlık, mesela yıldız tilbe'nin kendine has stili gibi ya da ne bileyim thom yorke gibi ya da olmadı arcade fire'un afterlife şarkısının şu performansındaki greta gerwig dansı gibi yorumladığımdan, benim için dans edilebilecek en uygun müzik thurston moore'unkiydi. bu anlamda son derece tatmin oldum. konseri, müziğin güzelliğini ya da hangi şarkıların çalındığını anlatmak gibi bir derdim yok. ben o gece kendi adıma bir aydınlanma yaşadım. aslında son derece mutlu olabilen bir insandım. kendimle kavgayı bıraktığımda huzurlu olabildiğimi gördüm. uzun zamandır ilk defa yaşadığım yerden başka bir yerde ve bulunduğum mekandan başka bir mekanda olmak istemeden tam da olmak istediğim yerde olduğumu fark ettim. bunu anlamam için son derece gürültülü ve melodik, göğsümün üstünde ve atardamarlarımda hissettiğim bir müziğin yardımına ihtiyacım varmış. bir atomun kütlesinin çekirdeğinde toplanması ve gerisinin boşluk olması gibi ben de varoluş enerjimi müziğin içine yoğunlaştırdım. gerisi teferruattı. beni en mutlu eden şey, beynimi parçalamasını istediğim bir müzikte kafamı sallarken duyduğum heyecandı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder