5 Kasım 2015 Perşembe

fabrika ayarlarına döndük mü?

otobüsle esenboğa'ya gidiyordum. otobüs tam tren garının önünden geçerken zaman yavaşladı. o geçiş bana uzun bir zaman dilimi geldi. dolu dolu, ağır bir zaman dilimi. başımı sola çevirip tren garına baktım. yarım dakikadan az ama ensemden başlayarak tüm vücudumda keskin bir ürperti hissedecek kadar uzun bir süre. işte şehir şimdi griydi. garın karşısındaki lunapark o an olabilecek en manasız görüntüydü. hareket eden dönme dolaba ve roller coaster'a gözüm takıldı. gar meydanı artık acı demekti fakat hemen karşısındaki lunaparkta insanlar eğleniyordu. halbuki o meydana bir daha nasıl adım atılırdı? bir sağdaki lunaparka, bir soldaki gara bakakaldım. hayata anlam veremedim.
***
bir seçim daha geride kaldı. bu sefer sonucu çok çabuk sindirdim ve önüme baktım. seçim sonrası internette dolanan capslere güldüm, günlük işlerimi yapmaya koyuldum. ertuğrul özkök gibi adamlara göz atıp eğlendim, hatta cümleleri seçerek yanımdakilere yüksek sesle okudum. şimdiye kadar her seçimde hissettiğimden farklı bir şey hissetmedim. bir istisnası 7 haziran'dı; o da belleğimde hoş bir anı olarak kalacak nasılsa. bir neslin '77 yılındaki ecevitli seçimleri andığı gibi anacağım galiba; tarihte bir zaman verdiğim oyun akabinde seçim sonuçlarından tatmin olmak ne demek, onu gördüm en azından. güzel bir hismiş. 1 kasım sonrası ise çok ama çok uzun zamandır hissetmediğim bir öfkesizlik hali hissettim. okuduğum bütün köşe yazılarına kızdım ama öfkelenmedim. hepsinde bir şeyler yanlıştı, bir şeyler eksikti. en doğrusunu elbette ben bilmiyordum ama kendimce fikirlerim vardı. açıklayacak takatim yoktu. ben de bildiğim şeyi yapmaya devam ettim, müzik dinledim.  
***
julien baker memphis, tennessee'den henüz yirmi yaşında gencecik bir kız. ilk albümü sprained ankle'ı ekim ayında yayınlamış. kendisinden sharon van etten'ın paylaşımı vesilesiyle haberdar oldum ve son bir haftamı albümü dinleyerek geçirdim. julien baker yumuşak sesiyle sakin sakin şarkılarını söylemesine rağmen bağırmayı da ihmal etmeyen biri. hayata karşı öfkeli değil ama bir hayli kafası karışık. samimiyet ve dürüstlükle kalbini ortaya koyduğu belli. büyük lafları, büyük hikayeleri yok. kalbini açan her müzisyene hissettiğim yakınlığı hissettim. lisans eğitimimi bitirip daha çok konser vermeyi bekliyorum diyor bir röportajında. müziğe zaman ayırdığı için curve altı kalmaz umarım.


eaves ismiyle müzik yapmakta olan joseph lyons henüz ilk albümü what green feels like'ı nisan ayında çıkarmış. doğma büyüme manchesterlı, sonradan leeds'e taşınmış olan müzisyen 23 yaşında. etkilendiği isimler arasında bob dylan, neil young gibi isimleri sayarken, benim aklıma da nick drake ve zaman zaman müzikalitesi açısından jeff buckley'i getiriyor (huyum kurusun, yeni bir müziği var olan başka birine benzeterek tanımlamaktan kaçamıyorum). röportajlarında ilk gençlik döneminde çokça metal ve grunge dinlediğini söylemiş ki bu müziğinden hissediliyor. biraz sert olmak iyidir, ne de olsa nick drake damarı kalbimizi kırmakta. what green feels like albümü baştan sona eli yüzü düzgün bir albüm. hazır kış da gelmişken battaniye altında dinlemeye müsait.



teksas kökenli, halihazırda nashville'de müzik yapan conner youngblood elektronik, elektrofolk, efendime söyleyim zaman zaman yatak odası kayıtları tadında müzikler icra eden yirmi dördünde bir arkadaş. şimdiye kadar iki tane ep çıkarmış. ikincisi, the generation of lift henüz çok yeni. kendime çok yakın bulduğum bir müzik türü icra etmiyor. açıkçası birbirinden farklı türde şarkıları olduğu için sevip sevmediğimi ben de anlayamadım ama emin olduğum bir şey var; o da badlands şarkısına güney dakota'da çektiği şu klibin çok güzel olduğu. bu arada bir de yale'den mezun olmasın mı? (demek bu arkadaş da her şeyi yapanlardan, yetersizlik hissiyle doluyorum). neyse, eline sağlık kardeş, şarkı da klip de on numara.

29 Ekim 2015 Perşembe

beach house - 2015

güzel şey duymaya, güzel haber almaya hasretim. arada güzel yerler görüyorum ama bir de etkisi çabucak geçmese. ah bizim yerden hiç kalkmayan başımız ve dinmeyen acımız. arada kendime hatırlatıyorum, metin ol çocuğum diye ama buralarda dertsiz ve tasasız bir gün geçmiyor. metin olmak zor, umutlu olmak daha da zor. ben kime ve neye inanacağım diye düşünürken, müzik çıkageliyor. en karanlık gecede müzik kelimenin tam anlamıyla çıkıp geliyor. bomba sesi, ağlayan anne sesi, feryat figanın tam ortasında teselliyi onda buluyorum. kalbimde tatlı bir heyecan hissettiren müzik bana devam etme gücü veriyor.
***
beach house bize ne yaptı böyle? aynı ay içinde iki albüm peş peşe geliverdi. göğsümün üstündeki ağırlığı hafifletmesi umuduyla ilk albümün başına oturdum. beni artık ne iyi edebilir derken, eylemsizliği ve depresyonu reddetmem gerektiğini bilip de bu konuda yine de zorluk yaşarken kendimi depression cherry'nin kollarına bırakıverdim. levitation, space song ve ppp en sevdiklerim oldu. bütün bir ay bu albümü dinledim. çok ama çok özlediğim eski bir dostu şimdiki evinde, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde ziyaret ettiğimde bu albüm kulağımdaydı. beraber aynı yatakta yatarken, sanki on sene öncesindeymişiz gibi, bu albümü dinleyerek uykuya daldık, depression cherry rüyalarıyla güne uyandık. uzun zamandır kimselerle kuramadığım yakınlığı eski dostları evlerinde ziyaret ederek kuruyordum. kısa zamanlara sıkıştırılmış seyahetlerde eski ilişkileri güncellemeye çalışıyor, kaçırdıklarımızı yakalıyor ve yeni anılar biriktiriyordum. sevdiğim biriyle uykuya dalarken beach house dinlemek benim için öyle duygu yüklüydü ki buna biraz benzeyecek bir his için neler vermezdim diye düşündüm. sonra kendi evime döndüm. evirdim çevirdim, albümü daha kaç kere dinledim. bir süredir uyurken kulaklığı kulağımda tutmuyordum. ne de olsa yetişkin olmak böyle şeyleri kaldıramıyordu. fakat depression cherry beni özüme döndürdü. kulağımda müzikle uykuya dalarken beach house'u tanımlayan "rüya/gençlik düşleri/dream pop" gibi sözcükleri düşündüm. zihnimde çağrışım yapan görüntüler ve içimde uyandırdığı hisler ile neler neler yapabilirdim, bir sürü şey. zamandan ve mekandan bağımsız olarak konuşabileceğim duygu durumları hissediyorum. en çok da özlem hissi belirginleşiyor. ikinci albüm olan thanks your lucky star geldiğinde ben kendimi çoktan nostaljinin içine gömülmüş buluyorum. hani nostaljik olmayacaktım, hani nostaljiyi mutsuzluğa uzanan bir yol ve bugünü yaşamaya bir engel olarak görüyordum, ne oldu böyle? beach house beni bu iki albümle fazla nostaljik yaptı. bu hissi azaltabilmek için sevdiğim birkaç insana bir şeyler yazdım. özlemimi belirttim. beach house üzerine yazıştık, birbirimize şarkılar yolladık. nostaljiyi yenmem için, benim nostaljimin içinde olan insanlara ulaşmaktan başka çarem yoktu. yolumun düştüğü bir iskoç şehrinden üç tane kart attım. 

geçmişle şimdinin farkının ne olduğunu düşünüyorum. artık hislerimle nasıl başa çıkacağımı -sanırım- biliyordum. kendimi yıpratmıyor, özlem hissi duyan kırılgan tarafıma şefkatle yaklaşmaya çalışıyordum. yine de ikinci albümün kapanış şarkısı somewhere tonight'ta takılı kalmaktan kendimi alamadım. albümün tamamını bir tarafa ittim ve sadece somewhere tonight'ı dinledim. kalbim kırıldı. sanki sevdiğinden bu gece ayrılmış gibi hüzünlendim. kendimi buruk hissetmeye başladım. virgin suicides filminin balo sahnesi geldi gözümün önüne. ya da ali: fear eats the soul filminin dans sahnesi. olmayan bir aşka üzülüyor, yaşamadığım bir duygu durumunu tecrübe etmeye çalışıyor gibi anlamsız bir çaba içerisine giriverdim. aklıma gelen en iyi ihtimalle lise dönemleri, üniversite başları; sadece saf bir sevgi hali. kendi başına, kendi halinde platonik hisler. büyüdükçe gerçekliğinden şüphe duyduğum şeyleri özlemeye başlıyorum. çocukluk demiyorum, saflık da değil. o da o zamanın gerçekliğiymiş. bir baloda sevdiği çocukla dans edemeyen kız gibi dinliyorum bu şarkıyı. bunu başka bir şarkıya benzettiğimi düşünüyorum, acaba neye diye günlerce kafamdan geçirirken, the smiths'in well i wonder'ına benzettiğimi buluyorum. sonu bana bu şarkıyı hatırlatıyor. 

bir aydınlanma hali yaşıyorum. ışıklar sönüyor. kendimi, hayatımı ve beni tatmin etmeyen şeyleri düşünürken, sırf düz bir eğride giden ruh halimi sürdürmek için verdiğim çabanın anlamsızlığını fark ediyorum. bilinçli olarak göz ardı ettiğim şeyler batmaya başlıyor; sokaklar, kalabalık, trafik, kaosun hakim olduğu bu şehir midemi bulandırıyor. kendimle kaldığım iki albüm süresi boyunca özlemini kurduğum şeylerin uzakta olması gerçeği beton etkisi yaratıyor. hissettiğim her neyse hep peşimsıra gelecek. iyi ki arada böyle albümler çıkıyor da nefes alabiliyorum. 

hadi bir sonrakine kadar kalabilirsek sağlıcakla kalalım. 

içimi soğutmak için

eve yakın, sürekli gittiğim bir starbucks var. kahve makinası alsam daha ekonomik olacak ama asıl amacım dışarı çıkmak, uzaktan da olsa insan içine karışmak. baristaları tanıyorum, şirin bir kız ve ankara'dan bir arkadaşıma benzettiğim bir çocuk. çocuk diyorum, muhtemelen benden küçük. at yelesi sarılığında kıvırcık saçları var. sanki öğrenci. ben onu görünce arkadaşımı görmüş gibi oluyorum. laptop başında yapacağım şeyleri yapıyor, arkadaşlara mailler yazıyor, bir şeyler okuyorum. bu sırada kulağımda hep müzik var. müzik ile gerçeklikten kaçamıyorum. sadece şu oluyor; kötülükler daha kötü, güzellikler daha görkemli görünüyor. içimi soğutmak için müzik dinliyorum. bir arkadaşın kendini dış dünyadan soyutlayan ve her türlü iletişimi reddeden dedesine doktor demiş ki bundan sonra haberleri takip etmek yok. gazete okumak yok. televizyonda sadece eğlence programı seyredeceksin. düşünüyorum, belki bana da bu gerek. böyle yapmak istemiyorum ama her gün gördüklerim ve duyduklarımla yaşamak da ağır geliyor. bir yanda acı dolu olaylara tanık olurken, bunları arkamızda bırakıp da nasıl devam edelim diyorum. kendi içime dönmek bile beni utandırır oldu. kendime dair bir şey anlatmak, güzel bulduğum bir şeyi paylaşmak bile ayıp gelir oldu. tarihin başlangıcı olarak uludere'yi değil, gezi'yi değil, soma'yı aldığımızda bile ne çok acı var. ilk anda aklıma bile gelmiyor. hemen sayamıyorum. bir şeyler olduğunu biliyorum ama sindirmeye vaktim olmamış, nefes alacak süre geçmeden bir dalga daha gelmiş üstümüze. vapurla karşıya geçtiğim bir gün etrafıma davutoğlu misali üç yüz altmış derece açıyla bakıyorum. bir ağaç yok, tek bir tanecik yeşil göremiyorum. bu ne çirkin şehir. sadece burası da değil, her yer böyle. sırtımı dayayacağım, göğsümü yaslayacağım bir ağaç gövdesi bulamazken kendimi insanlıktan ve medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavardan tiksinirken buluyorum.  
***
evde vakit geçirmek ya da görece sessiz saatlerde bacaklarım beni bırakacak noktaya gelinceye kadar yürümek en sevdiğim iki aktivite. bunları yaparken kulaklıkla son ses müzik dinliyorum. bu aralar takıldığım iki grup var. ilki norwich, ingiltere'den piyano-davul-saksafon üçlüsü olan mammal hands. gogo penguin'in de bağlı olduğu gondwana records etiketiyle 2014 yılında çıkan animalia isimli bir albümleri var. p.'nin yorumuyla "kaliteli, düzgün tempolu, notalı şarkılar. çok güzeller ama biraz konservatuar insanı havası var. çok iyi eğitim almış, bilinçli seviyede yapılmış." okul ile ilgili soru işaretlerimin olduğu bir sırada eğitimin her türlüsünün biraz da kibir getirdiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. iyi ya da kötü değil, sadece bir tespit olarak sunuyorum bunu. konumuzla alakalı değil, bu çocukları böyle şeylerle itham etmiyorum. bilakis, sağolsunlar, sayelerinde güzel şeyler dinliyorum. gogo penguin'le turlamaları haricinde 2015 yazında montreal caz fetivalinde sahne aldılar ki yakın zamanda başka mecralarda görmeye başlayacağımızı umuyorum. animalia'ya kefilim.



ikinci grup ise seattlelı dörtlü olan industrial revelation. piyano, bass, davul ve trompetten oluşan grup, 2005 yılında davulcu d'vonne lewis tarafından kurulmuş. lewis dededen başlayarak jazz müzisyenlerinden oluşan bir aileden geliyormuş ve çocukluğundan itibaren jazz efsanelerini dinleyerek büyümüş. grubun diğer üç müzisyenini değişik mecralarda dinleyerek kafasında kurduğu müziği paylaşabileceğini düşündüğü isimleri bir araya getirmiş. bu arkadaşlar da okullu, akademik jazzcı. şimdiye kadar iki albümleri, iki single'ları ve canlı performans kayıtlarından oluşan albümleri mevcut. içimde çocukça bir taraf var, gördüğüm her siyahi/melez adamı jazz ya da blues ile özdeşleştiriyorum. industrial revelation sağolsun, bu sefer yanılmadım. 
 

31 Ağustos 2015 Pazartesi

biraz tutku, biraz torres

bu hafta içime tatlı bir heyecan salarak dinlenmeyi bekleyen iki albüm var.  biri yo la tengo'nun stuff like that there'i, diğeri ise beach house'un depression cherry'si. şöyle bir düşününce uzun süredir sevdiğim bir grubun/müzisyenin albümünü beklemekten uzak bir dönem geçirmişim.  bu tatlı heyecanı yeniden hissetmek güzel. bir zamanlar harıl harıl albümleri indirecek mediafire, rapidshare ya da torrent linkleri ararken, artık spotify'a yüklenmesini bekliyorum. özene bezene kıymetli zamanlar yaratıp, ilk dinleme anını mükemmel kılmaya çalışıyorum. müziğe erişme olanaklarım değişse de eski heyecanımı koruduğumu görmek beni memnun ediyor. yetişkin dünyasında kaybolup gitmekten korkuyorum. müziklerimi kaybetmekten, yollarda dinlediğim şarkılar yerine başka şeylerle ilgilenmekten, müziğin çimento olduğu dostluklara yabancılaşmaktan korkuyorum. bunlardan ayrı düşmek kendi özümden uzaklaşmak gibi. bu yeni yetişkin hayatında bazen bocalıyorum. ama halen merak ettiğim bir albüm günümü ve hatta haftamı aydınlatabiliyor. bunlar küçük şeyler farkındayım. ama biz de küçük insanlar değil miyiz? daha büyük amaçlarım olsun isterim fakat müzik de orada dursun. beach house unuttuğum bir an kapımı çalsın. elinde yeni albümüyle çayımı içsin. bir önceki albümleriyle pek buluşamadığım -lütfen şu an kafama taş atsınlar- yo la tengo'yu ise kendi gençlik hayallerimi yad etmek için dinlemek istiyorum. onlardan vazgeçmiş değilim lakin yetişkin hayatına uyum sağlamak ne zor. biri bana ne yapacağımı söylesin. zorlanıyorum ama asla depresif bir şekilde değil, allah'a bin şükür o evreleri geçtim, ama böyle nasıl desem; insanları alkışlayıp, bravo deyip, ıslık çalıp ortamdan uzaklaşmak istediğim oluyor. büyük yazarlarla ufak bir bağ yakaladığımda seviniyorum; bak, o da böyleymiş diyorum. mesela şekspir. evet ya şekspir. "kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak. tutku bitti mi, istem de biter gider, ateşli sevinçler de kederler de yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte. sevincin en coştuğu yerde dert en çok yerinir, bir dokunmada dert sevince döner, sevinç dertlenir." şekspir tutkuya çok şey bahşetmiş. ben de en iyi yapılan şeyin tutkuyla yapılan şey olduğunu düşünmüşüm. işin de bilimin de sevmenin de. acaba yanılmış mıyım?  bilim demişken bunun da saf bilim olmadığını bilmek beni üzüyor. üzmek demeyim de nasıl derler, önemini azaltıyor gibi hissediyorum. halbuki öyle olmamalı. sektörde yaptığın her işin akademide yaptığının bir tık altı olduğu fikrine hangi burjuva bilimadamı sayesinde kapılmışım acaba? neyse, ne diyordum, her şeyi tutkuyla yapmak gerekliliği fikrine kapılmışım. şimdi uyum sağlayamadığım bu işte. hayatı bir yandan  kucaklamak isterken, bir yandan da haritada en uzak noktaya bakıp, iç geçirme seanslarımda müzik bana yoldaş.

son günlerde dinlediğim bir albüm var. torres ismi altında müzik yapmakta olan mackenzie scott'un sprinter albümü. georgialı torres, yirmi dört yaşında ve ikinci albümünü çıkarmış. gitarıyla kendi şarkılarını söyleyen, kimi zaman öfke dolu bağıran kimi zamansa yumuşak sesiyle her singer-songwriter müzisyen gibi etkileyici bir yanı bulunan bir kadın. kendi hikayesini anlatan, sözleri net ve dolambaçsız olan torres, bir şekilde beni yakaladı.  özümde böyle müzikleri dinlemek var ve bu yıl çevresinde dolanacağım kadını buldum gibi hissediyorum. torres'in  sprinter albümü, pj harvey'in ilk albümü dry'dan beri birlikte çalıştığı, kimi albümlerinin prodüktörlüğünü de üstlenen davulcu rob ellis prodüktörlüğünde ingiltere'de kaydedilmiş. bu nedenle de birçok mecrada albümün sound'u rid of me ve to bring you my love'a benzetilmiş. dinleyince gördüm ki haklılık payı olan bir benzetmeymiş. nasıl desem, o albümlerde de bu var, sprinter'da da; biraz karanlık kuyu gibi. melankoliden ağlayacak gibi değil ama karşıdakini dövecek gibi diyebiliriz. kirli gitarlar, yankı yapan sesler, vokalin şekil değiştirerek başka bir perdeden söylemesi. bunun haricinde sharon van etten ile turlaması ve kendisinin are we there albümünde yer alması da not düşülecek noktalardan. 

tutku diyordum. şekspir'in hamlet'e söylettiği tutku dolu tirad. içinde aşk vardı, ayrılık vardı, ölüm vardı. benim ilgimi çeken de torres'in tutkusunu görebilmem oldu. tek derdi müzik, belli. bana bu hissi geçirebildiği için artık kendisini takipteyim. canlı performanslarını seyrediyorum ve sadeliği hoşuma gidiyor. kafamdaki güzel kadın biraz da böyle. sıradan tişörtleri, özensiz saçları, abartısız haliyle olduğu gibi işte. tutkuyla şarkılarını söylüyor. aşağıdaki new skin şarkısında "yorgun bir kadınım/ ocak ayında sadece yirmi üç yaşına gireceğim" diyor. benden küçük bir kızcağız ama aynı zamanda kocaman bir kadın.  dünyaya baş kaldırır gibi korkmadan kalbini açıyor. böyle müzikler dinlediğimde hep aklıma şu soru geliyor, kalbini savunmasız şekilde bu derece açmak korkutucu değil mi? 



kexp performansının tamamı burada.

30 Ağustos 2015 Pazar

kendi çatımızda bir gece: victoria


bir filmden etkilenmek için yaz mevsimi uygun bir zaman değil. daha tembel, daha günü kurtardığımız günler yaz günleri. hiçbir fikrim yok ama newton yerçekimini bir yaz günü bulmuş olamaz diye düşünüyorum. einstein göreliliğe noktayı bir yaz günü koymamıştır. picasso guernica'ya son fırça darbesini bir yaz günü vurmamıştır herhalde diyorum. bu nedenle yaz aylarında ağır kitaplardan ve filmlerden kaçınıyorum. ancak kendimi idare ediyorum, derin düşüncelere dalarsam çıkamamaktan korkuyorum. benim için güneşli ve yapış yapış bir yaz günü, karlı bir kış gününden daha depresif olmaya aday. bilmem, belki bu tam anlamıyla bir kış çocuğu olmamdan ileri geliyordur. 

ben bunları düşünürken, bir süre önce sinemada izlediğim, yönetmenliğini sebastian schipper'ın yaptığı victoria filmi zihnimde derin bir yer etmiş. bir an nedenini, bu tembel yaz aylarında çok film izlememekten ya da hep suya sabuna dokunmayan filmlere denk gelmekten ötürü sandım ancak filme haksızlık etmek istemem. ben victoria'yı gerçekten sevdim. berlin'de tek bir gecede geçen hikayesini, bütün filmin tek bir planda çekilmesini oldukça etkileyici buldum. sinemadan çıktığımda etkilendiğimi biliyordum ancak filmin benimle bu kadar uzun süre kalacağını tahmin etmiyordum. tıpkı etkilendiğimi izledikten aylar sonra anladığım children of men ya da la vie d'adéle gibi. sadece filmin kendisi değil, nils frahm'ın yaptığı müzikler de bunda etkili. berlin her daim ilham verici güzellikte bir şehir ve nils frahm'ın müzikleriyle birleşince sevmemek mümkün değil. filmin baş karakteri victoria'nın hayata duyduğu açlığı, yalnızlığı ve kurabileceğini düşündüğü derin bir bağa balıklama atlamasını kalpten anlayabiliyorum. bunlar bizi hem zayıf ve zavallı hem de korkusuz kılan şeyler. kimi zaman insan bazı duygu hallerinin, bazı insanların peşinden gitmeye ne kadar meyilli oluyor. bu iyi mi kötü mü, fikrim yok. yaşadığını hissettiğin için duymak zorunda olduğun hareket, ataletini yenmene vesile oluyor. insanın azıcık sevgi uğruna yapmayacağı şey yok, victoria bana bunu hatırlatıyor. gürül gürül akan bir hayat var. o hayatın derinlerde bir yerde sıcacık bir kaynağı. her şeyi deneyimlemek isterken hayattan yorulmak ve kenara çekilmek var. victoria bana bunun tam tersini söylüyor. gürül gürül akan o kaynağa yaklaştıkça çok muhalif bir şey yapıyormuşum hissine kapılıyorum. küsüp bir kenara çekilmektense heyecanla yaşamak başlı başına bir tavır. bunu fark etmem çok eski değil. üstelik bunu kitaplardan ya da okullardan da öğrenmedim. yaşananlardan öğrendiğim gibi başkalarının hikayelerinden de ders çıkarmaya çalışıyorum. hayatta görülecek şeyler, keşfedilecek yerler ve hissedilecek duygular olduğunu düşününce bir şeyler kaçırıyormuşum hissine kapıldığım oluyor. şu kalbimiz ne sabırsız. hep aceleci, hep meraklı. hayatın cayır cayır yanan o magma tabakasına inmenin binlerce yolu var. biri de birine kapılıp gitmek değil mi? hissedebilmek için hareket halinde olmak gerekiyor.

bu arada berlin bu sene iyi film yaptı. diğeri için.

gogo penguin: hiç ummadığım bir anda gelen

bir grupla ilk kez sahne üzerinde karşılaşmanın etkileyici bir tarafı var. kendi adıma hayattaki en heyecanlı şeylerden biri olduğunu düşündüğüm bu buluşmanın, eğer bir de grubu sevmişsem, ilk görüşte aşka benzer hisleri var. insan bazen abartıyor, kabul ediyorum. belki alkolden, belki de yoğun hislerle dolmasından. bazen içtiğim sadece kahve miydi, soda mıydı yoksa su muydu diye sorgulayacak kadar duygudan içimin patladığı oluyor. ama dışarı göstermiyorum; biliyorum ki erkek egemen camiada bu durumu histeri ile ilişkilendirebilecek insanlar var. bak yine kızdım, bu kelime niçin kadınlara atfedilmiş derken, en büyük suçlulardan birinin de woody allen olduğuna kanaat getirdim. woody allen'ın ismini tam bu noktada geçirmem doğru oldu mu bilemedim. en son üvey kızına tacizden suçlanıyordu ve bu çok karışık bir hikayeydi. eğer öyleyse benim için bir polanski olmaya aday woody'den hemen uzaklaşıyorum ve tekrar güvenli bölgeye dönüyorum. 

kışın olan şeyleri niçin altı aydan fazla bir zaman kaymasıyla yazıyorum, bir fikrim yok. sanırım önce içe döndüm, sonra ise dışarıyla bağ kurduğum dönem geldi. ben kendimi bulunduğum yerle bağ kurmamak üzerinden tanımlarken, neden az eşyayla yetinmem gerektiğini kendime hatırlattığım bir yıl geçirdim. sanki misafir gibi olmalıydım, bavul kapı yanında durmalıydı, zaten mülkiyet yerleşik düzeni getiriyordu gibi şeyler dedim. yazdığımdan daha çok okudum. hem zaten iyi bir okur, iyi bir yazardan daha zor bulunan bir şey değil miydi? ben hala iyi okur olamadım. aslında lisedeki performansımla gitseydim, ümit vaad eden bir oyuncuydum lakin beni de üniversite sınav sistemi vurdu. faceebok'ta hiçbir eski arkadaşımı aramaya kalkışmadım amma velakin yakın zamanda lise edebiyat hocam acep nerededir diye aradım. hiçbir şey bulamadım, sadece bursa'da aynı isimli bir edebiyat öğretmenine rastlamanın haricinde. acaba benim aradığım hoca kendisi midir, bilemedim. lise edebiyat hocama mektup yazasım var.


bir sene önce ekim ayında ilk kez salon iksv'de dinleyip, kendilerini tanıma şansına eriştiğim manchesterlı bir grup var, gogo penguin. jazz, jazz fusion, elektronika gibi janrlarla isimlendirilmişler. piyano, bas ve davuldan oluşan üç kişilik bir ekip. ilk albümleri 2012'de, ikincisi ise 2014'te çıkmış.  ben verdikleri konseri unutamıyorum. üst üste bir sürü konserin olduğu bir şehre gelmenin arsızlığıyla bir sürü şeye bilet aldığım bir dönemde, şansıma çıkan en güzel ekip gogo penguin'di. son bir yılda havaalanı ve uçaklarda çok vakit geçirdim. hiç bilmediğim konularda bir sürü makale okudum ve bazen anlamadığım için aptal mıyım diye kendimi sorguladım. ipod'umu kaybettim, kulaklığımı kaybettim, olmadık yerlerde olmadık şeylerimi unuttum. kendime kızdım, sonra da yapmam gereken şeyin kendime kızmak değil, kendimi böyle kabul etmek olduğu sonucuna vardım. omega3 ve b12 hapı içtim. hafızamı güçlendirmek için ciğer yemeye başladım. manchesterlı arkadaşıma bu grubu önerdim. bana geçen gün haber etti, konserlerine gittim sağol hacı diye. ufaktan egom tatmin oldu, manchesterlıya manchesterlı grup önerdim yaaee dedim. ne basit canlılarız, yıl olmuş 2015, halen ego tatmini diye bir şey var.

yılın sonuna geldiğimiz bu vakitlerde, bir yıldır bıkmadan dinlediğim gogo penguin'e sevgiyle doluyum. kendilerine selam ediyorum. iki tane parçalarını paylaşmak isterim. ikisi de 2014 yılındaki ikinci albümleri v2.'dan. ilki murmuration, diğeri de alttaki performans videosu, hopopono.

29 Ağustos 2015 Cumartesi

rita'nın müthiş gözleri

bir cumartesi günü oturmuş, anouar brahem'den the astouding eyes of rita albümünü dinliyorum. rita'nın gözleri. bu gözler çok güzel. tunus, beyrut, cezayir'den çıkma müzikleri son iki-üç yılda çok dinler oldum. bu coğrafya müzisyenlerinin çoğu bir vakit gelince paris'e göçüyor. fransız kolonisi kuzey afrika ve ortadoğu topraklarından çıkan müzisyenlerin dünya kültürene kattığı çok değerli bir şey var. dil fransızca olduğundan ötürü fransız kültürü diyemeyiz; ama frankafon müziğiyle orta doğu müziğinin buluşması demek çok mu klişe olur, bir fikrim yok. böyle şeyler dinlemek beni üzüyor. ne şans ki ülkeye bu müzisyenler çok sık gelip gidiyor. artık canlı dinlemek istediğim müzikler şekil değiştirirken, bana ilham veren orta doğu cazı, bir vakitler sabah akşam dinlediğim, gitarıyla şarkısını söyleyen ve sözleriyle kalbimi kıran güzel kadınlar ve adamları anımsatıyor. bir de savaş coğrafyasını anımsıyorum ve bugün dinlerken aklıma gelen bir gönül hikayesinin kahramanlarına selam ediyorum.
***
suriye'de savaş çıkmadan önceydi. g. ile birlikte şam'a bilet bakıyorduk, gitmek o kadar istediğimiz bir fikirdi ki g.'nin orada olan babasıyla ayarlamaları yapmıştık. benim için o vakit oraya gitmek yapılabilecek en çılgınca şey olabilirdi ve kendime bir şeyler kanıtlamak için bu fikrin üzerine atladım. o yanımda olduğu sürece korkum yoktu; çünkü o tek başına fas'ı, cezayir'i ve beyrut'u gezmiş biriydi. avrupa'yı es geçip dünyayı keşfetmeye orta doğu'dan başlayan bir insan olması sebebiyle ondan öğreneceklerim vardı ve dostluğumuzun bana çok şey kattığını düşünüyordum.  suriye'ye gitme isteğimizin bir sebebi daha vardı tabii, g.'nin sevdiği çocuk oradaydı. sonra birden savaş patladı. kendisinden haber alamaz olduk. internet kesiliyor, telefon çalışmıyor ve insanlar sokaklara çıkmıyordu. bütün türk firmaları suriye'den bir bir çekilmeye başlamıştı. çoğunluğu işleri tamamlayıp, fabrikanın kapısına kilit vururken, g.'nin babasının buraya ne zaman döneceğini merak eder olmuştuk. hep en kısa zamanda, en kısa zamanda derken, savaşın ardından bir yıla yakın bir süre daha orada kaldı. benim hayatımda en yakından gördüğüm savaş buydu. savaş deyince kafamda canlanan suriye'de yaşananlardı; çünkü birinci ağızdan kişisel hikayeler dinlediğim ilk ve tek olay buydu. babasından yine iyi kötü haber alabiliyorduk ancak çocuktan o kadar az haberimiz oluyordu ki çoğu zaman yaşayıp yaşamadığından bile emin olamıyorduk. tam o sıralarda, g. hayatımda gördüğüm en deli işi hareketi yaptı ve şam'a bilet aldı. annesi çok kızdı, babası sakın gelme dedi, ben diyecek bir şey bulamadım. bu gördüğüm en deli işi, en mantıksız hareketti. bir insanın koşullar bu haldeyken suriye'ye gitmesi için aptal olması lazımdı. şam'da savaş yokmuş, şam normalmiş diyerek bize açıklama yapmaya çalıştı ve hiç kimseyi dinlemeden oraya gitti. gitti ve hem babasını hem de sevdiği çocuğu gördü. görüş o görüş. babası türkiye'ye döndü. çocuktan uzun aralıklarla kısa kısa haber aldık. sonrasında ise haber alamadık. üniversitenin son yılındayken diplomasını alamadan pasaport başvurusu yaptı. çocuğun tüm ailesi bir yerlere kaçtı. savaş çağındaki genç erkek olarak ona pasaport vermediler. diploma vermediler. ben bir savaş hikayesi içinde geçen sevgi ilişkisine tanık oldum ve bu hikayeyi hiç unutmadım. g.'nin ağlayışlarını ve korkusuzluğunu gördüm, çok etkilendim. bir kadın çok güçlü olabiliyordu. yeri geliyordu, uzaktan ilişkinin ne kadar zor bir hal olduğu konuşuluyordu. peki ya savaş halindeyken uzaktan ilişki? insanın kalbinin yırtılır gibi olduğunu gözümün önündeki insanın bulamadığı kelimelerde gördüm. sonra çocuk rusya'ya, oradan da isveç'e kaçtı. aradan üç sene geçti. herkes kendi yoluna dağıldı. böyle aşk hikayeleri de varmış dedim. bu zaman zarfında g.'nin babası vefat etti. hem benim hem de onun başından sağlık sorunları geçti. beni kalpten anlayan nadir insanlardan biri olduğunu düşündüğüm dostumun hikayesi, hayatımda gördüğüm en roman gibi hikaye olabilir diye düşündüm. böyle şeylere uzak olduğumu sanırken, bir savaşın sıradan insanların hayatında ne gibi izler bıraktığına tanık oldum. böyle bir aşk hikayesi çok üzücü değil miydi? bir sürü şair ve yazar var, ikinci dünya savaşı döneminde yazdıkları aşk şiirleri ve mektuplar var. bunları okuduğumda tüylerim ürperiyor, hangi aşk hikayesi savaş sebebiyle ayrı düşen sevgililerden daha dramatik olabilir ki diye kendime sormadan edemiyorum.
***
bir cumartesi günü, anouar brahem'i dinlerken aklımdan bir sürü şey geçiyor. rita'dan sonra le pas du chat noir albümüne geçiyorum. fransa'nın kuzey afrika ve orta doğu ile yarattığı kültürün çok zengin olması ama bunun kolonicilikten ve işgalcilikten doğması beni ikilemde bırakıyor. dünya kültür mirası biraz da böyle oluşmuş. keşfedilecek ne çok kültür, müzik ve coğrafya var. hiç tanımadığım ve gitmediğim yerlerin beni hüzne boğması hakkında düşünüyorum.  le pas du chat noir diyorum; birçok genç gibi geçtiğim fransızca maceram hatırı sayılır bir zaman sürmüştü. yine de şu cümledeki olumsuzluk yapısını ve siyah kelimesinden başka bir şeyi anlayamıyorum. "kedi" aklıma gelmiyor, kendimi ayıplıyorum. biz niye onca zaman dil eğitimi görüyoruz da doğru düzgün öğrenemiyoruz acaba diyorum.  nereden nereye; müzik ve savaştan, dillerin güzelliğine doğru bir düşünce yolculuğu yapıyorum.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

mektup arkadaşları



albert camus ve rené char'ın on iki yıla yayılan mektuplarının derlendiği "yazışmalar 1946-1959" kitabı yapı kredi yayınlarından haziran 2015'te çıktı. fransız edebiyatının iki önemli isminin dostluğunu anlatan bu mektuplar, hem ikisinin duygu dünyasına hem de o dönemin ateşli fransasına uzanıyor. ikinci dünya savaşı, dönemin komünist hareketleri, cezayir meselesi gibi olayların yaşandığı o yıllarda birbirine yoldaşlık yapan camus ve char, hem birbirlerinin edebiyat eleştirmeni oluyor hem de kardeşi. rené char (1907-1988) gerçeküstücü hareketin temsilcilerinden ve metinleri dali, picasso ve kandinsky'nin desenleriyle birlikte yayımlanan bir isim. ikinci dünya savaşının ardından bu akımdan uzaklaşıp, takma isimle direnişçilere katılmış ve şiirlerinin yayımlanmasını yasaklamış. bütün bu süreçte camus ile yazışarak birbirlerinden güç almışlar. char 1951 tarihli bir mektubunda camus'ye şöyle yazıyor: "bence, bizim kardeşliğimiz -her alanda- düşündüğümüzden, hissettiğimizden de öte." camus de şöyle diyor:"en sonunda birkaç kişi olunca birdenbire kalabalık hissediliyorsa da hayranlıkla ve bilgiyle yoğrulan bu kardeşlik yaratıcının yalnızlığına saygı gösterir. buna karşın, nasıl ki "şiir yazma isteği ancak tam da çok ender bulunan yoldaşların sayesinde düşünülüp hissedildiği ölçüde gerçekleştirilebilir, bir yapıtın tamamlanması sürecindeki kuşku anı da sırtını yalnızca 'bilen ve anlayan, kendisi de aynı yolun yolcusu olan bir dost'una dayayabilir. 

birinin mektuplarını okumak onun mahremine dahil olmak demek. buna hakkımız var mı bilmiyorum ama meraklı bir okur olarak yazarların mektuplarını açlık hissiyle okuyorum. öğrenmeye, onu anlamaya ve belki ortak bir nokta yakalamaya dair duyduğum bir açlık. en kendi gibi olduğu haliyle onu izinsiz yakalamak ve bu dünyada yalnız değilmişim diyebilmek amacıyla okuyorum. bütün bu mektuplar bunun için değil mi? yazışmalar, kendi hayatımızdaki karalamalar, kurmaya çalıştığımız ama devam ettiremediğimiz mektup arkadaşlıkları. camus ile char'ın mektuplaşmaları nasıl kesildi mesela? ya da şimdiye kadar okuduğum mektup derlemeleri? nasıl kesildi yazışmalar? kim sıkıldı, kim üşendi? ya da belki öldü? sevgililerin mektuplaşmalarını anlarım da dostların mektuplaşmaları ilgimi daha çok çeker. sevgili artık sevmez olur ama dost neden yazmaz mesela, neden cayar? bunlar hep beni düşündürür. ilişkinin her türlüsünün miadı var ama dostlukların ki daha cömert. al canım dostum, tüm zamanım senin der gibi. kelimelerimi sana biriktirdim, beni sen anlarsın der gibi. herkese demezsin iki gözüm diye ama mektup arkadaşına demezsin de kime dersin gibi. 

"sevgili rené
(...) bugün gerçek arkadaşlık o kadar az rastlanan bir şey ki, insanlar kimi zaman aşırı çekingen davranıyor bu konuda. üstüne üstlük, herkes ötekinin olduğundan daha güçlü olduğunu düşünüyor, bizim gücümüzse başka, bağlılığımızda. demek istediğim şey şu ki, aynı zamanda arkadaşlarımızdan kaynaklanıyor, arkadaşlarımız olmasa gücümüz de kısmen azalır. işte bir de bu nedenle, sevgili rené, ne kendinden, ne eşi benzeri olmayan yapıtınızdan kuşku duymalısınız: yoksa bizden de, bizi yetiştiren şeylerden de kuşku duyduğunuz anlamına gelebilir bu. bitmek bilmeyen bu mücadele, bu bezdirici dengedir (kimi zaman nasıl da tükenmiş hissediyorum kendimi!) bizi, şu bir avuç insanı bugün buraya getiren. "
***
dostuna bu kadar sevgi sözcükleri sıralayan albert camus'nün tek çocuk olduğu hissine kapılmaktan kendimi alamadım. nerde görsem tanırım.
***
dostlarıma selam yollarken, şu güzel arkadaşlık parçası aklıma geliyor. mice parade-the nights after fiction. edebiyatın yanına güncel müzik ekleyerek postmodern bir yaklaşım içine girmiş oluyor muyum fikrim yok.

kim gordon anlatıyor: grupta kız olmak


müzik tarihinin en cool gruplarından biri olan sonic youth'un kurucularından kim gordon'un kendi kişisel hikayesini anlattığı anı kitabı girl in a band 2015 şubat'ında yayınlandı. kim gordon yıllar boyunca popüler müzik tarihinin en cool kadın müzisyenlerinden biri olarak tanınmış, rock dünyasının güçlü kadın figürü olarak görülmenin ötesinde yıllar içerisinde moda ikonu olarak da anılmaya başlanmış.

girl in a band içtenlikle yazılmış bir anı kitabı. öyleki kafamdaki kim gordon imajının yerle bir olduğunu söyleyebilirim. şimdiye kadar kendisinin her daim özgüveni yüksek, kimseyi takmayan, kendinden emin cool bir kadın olduğunu düşünmüştüm; ancak bütün bu görüntünün altında son derece kadınsal kaygılara sahip biri olduğunu gördüm. hem müzik kariyerinde hem de özel yaşamında duyduğu eksiklikleri, soru işaretlerini, bocalamalarını, hayalkırıklarını içtenlikle anlatırken, kim gordon bile olsanız erkeklerin arasında eleştirilmemek için herkesten fazla gitar provası  yapmanız gerektiğini,  fotoğraf çekimlerinde sizden daha seksi görünmenizi isteyen insanların olduğunu, ne yaparsanız yapın güncel müzik sahnesinde eşinizin gölgesinde kalmaya mahkum olduğunuzu görüyorsunuz. bunları kim gordon'ın satırlarında okumak bana "demek ki bunlar kim'in bile başına geliyormuş!" dedirtti. kariyerinin başlangıcında böyle şeylerin olması erkek hakimiyetindeki müzik endüstrisinde beklenen şeylerken (hangi iş kolu değil ki?), elli yaşını geçmiş ve müzikte otuz seneyi devirmiş bir kadının hala sektörde "kadın olmak" ile boğuştuğunu, bir şekilde mücadeleye devam ettiğini görmek beni şaşırttı. kendisi, onca yıldan sonra artık kadın basçı olarak işinin daha kolay olduğunu dile getiriyor ama bu yolda geçirdiği deneyimlerle özgüveninin hırpalandığını, kendini sorguladığını ve hep thurston moore'ın eşi olarak görüldüğünü anlatıyor.


girl in a band, sonic youth'un çözüldüğü ve artık yolun sonuna gelindiği zamanla açılıyor; kariyerlerinin son konseri olan sao paulo konseriyle. bir nevi thurston moore'a olan kırgınlık ve ilişkiye dair bıkkınla başlıyor, aynı şekilde ayrılık ve thurston moore ile noktalanıyor. açılışın böyle olduğunu görünce kitabın ağırlıklı olarak thurston moore ile ilişkisine dair olacağını izlenimine kapılmıştım ve içimdeki magazin canavarının bundan şikayeti yoktu. ne de olsa onlar rock müzik dünyasında bir çift olarak otuz senedir ortak müzik üretmenin çekiciliğini insanlara hissettiren cool ikiliydi. kitabın ilk cümlesi şöyle;" when came out onstage for our last show, the night was all about the boys. outwardly, everyone looked more or less the same as they had for the last thirty years. inside was a different story." popüler müzikte kadın bas gitarist deyince akla gelen ilk isimlerden olan, yıllarca bunun ne kadar çekici, seksi ve havalı bir durum olduğu üzerine övgülere mazhar olan bir kadının onca yıldan sonra hala erkekler arasında kendini dışlanmış hissettiğini söylemesi beni düşündürüyor. biz de mi böyle olacağız diyorum. çalışma hayatındaki erkek egemenliğinin altında ezilmemeye çalışırken bir nokta gelecek ve her şeyi kabullenecek miyiz diye sormaktan kendimi alamıyorum. ardından orta yaş krizine kapılan her çiftten hiçbir farklarının olmadığını anlatan kısım geliyor; ilişkilerini "middle-aged relationship failure" olarak tanımlıyor. 


kitabın ilk kısmı kim gordon'ın ailesi ve çocukluğuyla başlıyor. akademik bir babanın kızı olarak los angeles'daki evlerinde hep kitaplarla ve entelektüel konularla iç içe bir çocukluk geçirdiğini, psikolojik sorunları olan erkek kardeşiyle olan ilişkisini, annesinin evi nasıl çekip çevirdiğini ve hayatındaki güçlü kadın imajını onda gözlemlediğini okuyoruz. babası vesilesiyle coltrane, charlie parker, stan getz gibi jazz efsanelerini dinleyerek büyüdüğünü ama bunun haricinde müziğe özel bir ilgisinin olmadığını anlatıyor. kim gordon için sanatçı olmak, bir şeyler üretmek, resim yapmak,  bir şekilde kendini ifade etmek müzik yapmaktan daha önemli bir şey olmuş.  görsel sanatlar okumak için santa monica'ya  yazıldığında masraflarını ödemek için garsonluk ve başka işler yaptığını anlatıyor. bu sırada hayatındaki cool erkeklerden, arkadaş çevresinden ve onlar vasıtasıyla içine girdiği underground sanat camiasından söz ediyor.  bütün bunları anlatırken dikkatimi çeken, müzikten  ve gitardan hiç bahsetmemesi.  bu noktada "yedi-yaşından-beri-enstrüman-çalan-müzisyen" hikayesinden farklı bir hikaye dinliyoruz. kendisinin bir gitarist olarak hiçbir zaman iddiasının olmadığını, sesinin genel beğeniye göre güzel sayılamayacağını ve kısıtlı bir vokal aralığı olduğunu  anlatıyor. gitarı ve vokali bir şekilde kendini ifade etme aracı olarak gördüğünü, bu yüzden de  en iyi gitarist olmak gibi bir derdinin olmadığını söylüyor.  daha sonra new york yılları ve sonic youth'tan önceki kız grubundan bahsediyor.  ardından thurston moore ile tanışma hikayesi geliyor. kim gordon bu noktada bir sürü kadınsal kaygısından bahsediyor. kendinden beş yaş  küçük bir erkekle birlikte olabilir mi diye düşünürken, bir yandan da thurston moore'u kendisinden daha üst noktaya koyma eğilimini görüyoruz.  bugün geriye dönüp ilişkilerine baktığında aslında eşini gerçekten tanıyıp tanımadığından emin değil. "insanlar, birlikte yaratıcı işler yapan çiftlerin ilişkilerinin daha dinamik olduğunu düşünür ama aslında öyle değildir. her evlilikte heyecanını yitirme ve ilk günkü gibi olmama sorunları vardır. biz de diğer çiftlerden farklı değiliz. neden olalım ki?" diyor. sayfalar ilerledikçe mantıklı ve içten bir şekilde hayatını ve ilişkisini anlatan kadın kızgın ve kırgın birine dönüşüyor. aldatılma hikayesi, thurstoon moore'un hayatına giren diğer kadın, çiftin arasındaki gerilimler ve bunun sonic youth'un sonunu hazırlaması derken kitap son çeyrekte biraz iç dökme seansına dönüyor. bu kısımlarda kafamdaki kim gordon imajından uzak bir kadın buluyorum. daha çok, "kim gordon da bizim gibiymiş" hissine kapılıyorum.  bir yandan okumasam daha mı iyi olurdu, sonic youth'un müziğini dinlerken kendi yargılarımı oluşturmaya devam edebilirdim diye düşünürken, bir yandan da  başkasının ilişkisine dair ayrıntıları okumaktan rahatsızlık duyduğum kısımlar oluyor. hem merak/magazin hem de birini gözetliyormuşum hissi bir noktadan sonra karışıyor.


kolay ve akıcı bir dille yazılmış, popüler müzik sahnesinden bir kadının müzik kariyerine ve özel hayatına dair deneyimlerini anlatan kitap; grubun dinleyicileri tarafından internet ortamında çoğunlukla olumsuz görüşler almış. ben sevdim. hayat hikayesi okumak başlı başına zevkli bir işken, müziğini sevdiğim bir insanın kadın olmak özelinde anlattığı şeyleri dinlemekten pişman değilim. erkeklerin hakim olduğu bir işe bulaştığında duyduğun yalnızlık ve kenarda kalmışlık hissine dair yazdığı satırlarda kendime dair şeyler buldum.

"guys playing music. i loved music. i wanted to push up close to whatever it was men felt when they were together onstage-to try to ink in that invisible thing. it wasn't sexual, but it wasn't unsexual either. distance mattered in male friendships. one on one, men often had little to say to one another. they found some closeness by focusing on a third thing that wasn't them: music, video games, golf, women. male friendships were triangular in shape, and that allowed two men some version of intimacy. in retrospect, that's why i joined a band, so i could be inside that male dynamic, not staring through a closed window but looking out."

24 Temmuz 2015 Cuma

suruç

çok içim sıkıldı ve biraz yürüyeyim dedim. amacım sahile gitmekti ancak yolun yarısından geri döndüm. sokaklar bana güvenli gelmedi ve tedirginlik içinde eve koşmak istedim. eve dönüş yolunda gözüme bir trafik tabelası ilişti. "okul var, 20 ile gidiniz" tabelaları var ya hani, işte ondan. okul dedim. okuldan okullu çocuklara, oradan öğrencilere geçtim. oradan da suruç'taki güzel çocuklara gitti aklım. belki en büyüğü benim yaşımda, çoğu benden küçük, öğrenci ve tek amacı insanlara yardım etmek olan bir sürü çocuk. daha çok gençler ve bugün hepsi toprağın altındalar. bu gençler, birilerine orada işleri neymiş? dedirtecek kadar çoğu kişinin bulunamayacağı bir özveri ve insanlık çabası içindeler. benden küçük bu çocukları gördükçe ben insanlığımdan utanıyorum. bu insan sevgisini, dişinden tırnağından arttırdığını hiç tanımadığı insanlara ulaştırma gayretini gördükçe kendi hayatımın değerini sorguluyorum. sırt çantalarıyla gitmişler suruç'a. onlardan geriye kalan çantalarının toplu fotoğrafı vardı bugün gazetede. altındaki yazıyı okuyamadım, anında sayfayı kapattım. neşeli, güler yüzlü, pırıl pırıl çocuklar... artık yoklar ve öldürenin devlet olduğundan şüphe duymuyorum. dünün ışid'i bugün olmuş deaş, id ya da daiş. devletle kol kola. dalga mı geçiyorsunuz siz bizle diye bağırmak istiyorum. bilmediğimiz savaşların, anlamsız kavgaların içine sürükleniyoruz. birinin başına bir iş gelse ilk şüphe duyduğum devlet. korkuyorum ama korktuğumdan daha fazla tiksiniyorum. her gün biraz daha kan kokan bu ülkede bu kadar acıyla nasıl başa çıkılır hiçbir fikrim yok. şakalar, komiklikler yapmak gelmiyor içimden. iki sayfa bir şey okumak, bir şey dinlemek dahi istemiyorum. o çocuklar benim arkadaşlarıma çok benziyor. bana, okuldayken birlikte yemek yediğim, çay içip sohbet ettiğim insanlara benziyorlar. otobüste çektikleri fotoğraf gözümün önünden gitmiyor. hayat nasıl devam ediyor bilmiyorum. bu çocukların aileleri bundan sonra yaşayabilir mi? 

o günde takılı kalan çok insan var. yarın bir şey olmamış gibi işe gitmeyelim. bir şey olmamış gibi otobüse binip, durakta inip, sokaklarda yürümeyelim. bir kere de hayat akmasın. böyle şeylere alışmayalım. asıl devrim o zaman olur. kalbimizin ortasında adeta bir holocaust anıtı var.   

14 Haziran 2015 Pazar

barça

barselona ilk kez yıllar önce aklıma düştüğünde farklı hayallerle oraya gitme fikrine kapılmıştım. bu bir süre böyle devam etti. sonra gerçekleşmeyen her hayal gibi zamanla olmayacağını kabullenip zihnimden silmeye çalıştım. şehre biraz da gönül koyduğumdan olsa gerek, önceliğimi şimdiye kadar hiç oraya vermedim. aradan yıllar geçip de d. mimarlık doktorası yapmak üzere oraya taşınınca barselona aklıma tekrar düştü. bu sefer hem dostumu görmek üzere oraya gidecek hem de şehri barselona'yı çok iyi bilen d. ile gezecektim. daha ilk gece havaalanından eve gider gitmez d. laptop'ta google maps'i açtı ve bana şehri anlatmaya başladı. aynı ders gibi. ama hiç şikayetim yoktu, o ne anlatsa dinlerdim. ziyaretimi özellikle primavera'ya denk düşecek şekilde ayarladık. line-up'taki diğer isimler bir yana, bizi heyecanlandıran patti smith ve horses konseptli turnesiydi. benim için gençlik hayalinde patti smith, sigur ros, pj harvey ve nick cave vardı. tam da hayalin hakkını verecek şekilde hayal bile edemeyeceğim bir yerde dinleme imkanı bulduğum sigur ros'un ardından, patti'yi d. ile dinleyecek olmak benim için çok anlamlıydı. lise döneminde müziği paylaştığımız, her gün öğle arasında birbirimize elde yeni bir çekme cd ile koştuğumuz günlerin ardından patti benim için dostlukla birlikte büyüyen bir sevgiydi. uçakta hayat ne garip diye düşünüp durdum. kalbim heyecanla pıt pıt atarken, hem yeni bir şehri keşfedecek olmanın heyecanını hem de bu şehirde beni bekleyen eski dost ve patti'yi düşünüyordum.

ankara'daki odamın duvarında patti smith'in 2007 yılındaki bayblon konserinin imzalı posteri halen durmakta. hayatımda duvarıma astığım ilk ve tek poster budur. çerçeveletip, en değerli mücevher gibi baktığım bu posterde love, peace, patti yazıyor.  yanında da lenny kaye imzası. d. bunu imzalatıp bana hediye etmişti. aldığım en kıymetli hediye. aradan sekiz sene geçti. çok  zaman demek. bir sürü şey değişti. lise geride kaldı. müzik namına geçirdiğim büyük ivmeli öğrenme sürecim o döneme ait. yeni "keşfettiğim" bir grubu büyük bir heyecanla birine anlattığım zamanlar geride kaldı. albümü cd'ye çekip de sarı post-it kağıtlara şarkı listesini yazıp, zarfın içine koyup d.ye veriyordum. şimdi artık beğendiğim bir şarkıyı link'iyle birlikte whatsapp'tan ya da spotify'dan birine yollamak çok kolay, gerçi yaş ve yıllarla alakalı bir durum da var. artık yeni dinlediğim bir albümde ilk refleks olarak "bunu hemen x'e dinletmeliyim" hissi yok. hiç yok demeyeyim, pek yok. ne zaman bir konsere gitsem fark ediyorum, müziğe tutkuyla bağlı olmalı hali beni yaşama bağlayan güçlü şeylerden. bu derece güçlü tutkuları toplumsal yaşamda bir şeylere karşı hissetmek zor. birine karşı hissediyorsan bile kabul. 

sanırım ergenken ölçü-kontrol yok. müziğe duyulan sevgi de, akabinde gelen ter, beliren hormonlar ve feromonlarla ilintili dürtüler de sınırsız ve yoğun. düşünüyorum da bunların hiçbir kötülüğünü görmüyorum. patti bana bütün bunları ifade ediyor. horses'ın kapağındaki inanılmaz cool ve kendinden emin pozuyla dünyayı sallamayan o tavrı, bana olmak istediğim kadın hakkında ilham vermişti. patti korkusuz, öfkeli ve muhalifti. onu 2015 yılında 69 yaşında halen aynı şekilde görmek bana bu sefer de elli sene sonra olmak istediğim kadın için ilham verdi. rock'n roll nigger'da doğaçlama yaptı, hükümetlere sövdü ve hepimiz özgür bireyleriz diye bağırdı. sizler dünyanın geleceğisiniz dedi. horses albümünü baştan sona şarkı sırasını bile bozmadan çaldı. hatta free money bittiğinde "evet, şimdi albümün ilk yüzünü bitirdik" dedi. elegie ile konseri noktalarken bu şarkıyı yıllar içinde kaybedilen birçok insan için söylediğini anlattı. tek tek isimleri saydı. fred sonic smith'te alkış koptu. "ve şimdi bir de lou reed" dedi. yine bir alkış dalgası oldu. sonra ağlamaya başladı. o sıra çevremdeki bir sürü insanın gözünden yaş döküldüğünü gördüm. kim bilir herkes ne düşünüyordu. tüylerim diken diken olmuştu. benim için manevi anlamı olan bir konserdi ve duygusal olarak biraz ağır geldiğini fark ettim. insanın aklına hem kendiyle ilgili şeyler geliyor(ilk dinlemeye başladığım günler, o zamandan bu yana olanlar) hem de patti'nin artık yaşının hayli ileri olması ve "acaba bir daha görür müyüm bilmem" hissinin verdiği bir burukluk oluyor. geceyi böyle hüzünlü kapatmamak adına "geçmiş geçmiştir ve geleceğe bakmak lazım" dedi ve albüm dışı tek şarkı olarak rock'n roll nigger'ı çaldı.

lisede bir line up yapsam herhalde böyle olurdu diyeceğim, patti'nin ardından kendimizi belle and sebastian'da bulduk. tatlı tatlı ve şirin şirin. sabahları serviste get me away from here i'm dying dinlerken hep istanbul gibi bir şehir gözümün önünde canlanırdı. denizi olan ve yüksek bir tepeden şehrin manzarasını seyredebildiğin bir yer. isabete bak ki şimdi istanbul'dayım ancak belle and sebastian tatlı bir anı ve manzara eğer iyi bir yer bulamazsan betondan ibaret. bu nedenle her ne kadar kendilerini sevgiyle dinlesem de asıl ilgimi çeken "under the milky way"-the church oldu. steve bey'in bu kadar cool bir insan olduğunu bilmiyordum. sahne karizması böyle bir şey olsa gerek . yatak odası sesini dinlediğimiz steve beyin ardından 80'lerin new wave'ine iç geçirdim. rock, gitarlar, saykodelik 70'ler bir yana ama new wave diye bir şey var. çok seksi. adeta bir high on music. aynı şemsiye altında toplamak doğru olur mu bilmiyorum ama gitarların kirliliği ve muğlaklığı, vokalin kayboluşu gibi şeyler kafamda new wave ve shoegaze'i yan yana koyuyor. bu ikisinin gönlümde yeri ayrı. the church'ten reptile ile geceyi noktaladığımızda ben çok mutlu bir insandım. 

bir de primavera kapsamında şehrin çeşitli yerlerinde kurulan sahneler ve verilen konserler dahilinde güzel bir gruba rastladım. elimde ajandam ve günlük planımla modern sanat müzesi olan macba'ya vardığımda avluda kurulmuş olan primaverapro sahnesine rastgeldim. sonrasını hatırlamıyorum. saatlerce oraya takılı kaldım. meğersem o gün brezilyalı grupların günüymüş ve ülke dışında henüz etkinliği olmayan gruplar kendilerine ayrılan yarım saatte performanslarını sunuyorlarmış. ben de bir tanesini çok beğendim. sağa sola sordum adları ne diye kimse bilmiyordu. gittim ses ekipmanlarının olduğu kısımdaki görevlilere sordum, câmera olduğunu söylediler. hatta web siteleri de şöyle. grup sahneden indikten saatler sonra bir ara hemen ötemde kendilerine rastlayınca adeta bir groupie edasıyla yanlarına gidip, "ben sizi çok sevdim kardeş" dedim. çok mutlu oldular. brezilya dışındaki ilk konserleri olduğu için çok heyecanlı olduklarını anlattılar. ayaküstü muhabbet ettik ve sonunda gitarist bir dakika bekler misin dedi. bir yere gitti ve geldiğinde elinde 3 adet kendi cd'leri vardı. ikisi ep, bir tanesi albüm. hediyeymiş. ben de imzalar mısınız dedim. ilk kez bu kadar groupie oldum.


gezdiğim yerler, gördüğüm şeyler ve dinlediklerim bana son zamanlarda geçirdiğim en güzel günler olarak döndü. kendimi günlerce süren bir pijama partisinde hissettim. görülecek ne çok yer var. deneyimlenecek bir sürü şehir. şimdiye kadar tek bir yer harici hep bir başıma gezmeye alıştığımdan olsa gerek, bir dostla bir şehri keşfetmenin güzelliğine yeni varıyorum. barça'dan aldığım ders de bu olsun.

13 Haziran 2015 Cumartesi

but if you are feeling sinister go off and see a minister he'll try in vain to take away the pain of being a hopeless unbeliever*

hayatımda gezi'den sonra ikinci kez bu ülkede güzel şeyler olabilir diye umutlanıyorum. ilk kez bir seçimden sonra ben de sevindim. yaşımıza göre çok seçim gördük. genel, yerel ve referandum. bu yaşımda kaç kere oy kullandığımı sayamayacak kadar hatırı sayılır defa sandık başına gittim. şu anda hissettiğim şeyi daha önce hissetmediğim için adını koyamıyorum. geçen seneki yerel seçimlerde çalınan oylarla alınan ankara sonuçları; bende, arkadaşlarımda, bildiğim birçok kişide evden cenaze çıkmış gibi bir his bırakmıştı.  yenilmeyi geçtim, verdiğimiz oyun gözümüzün önünde çalınması, mideme ömrüm boyunca unutamayacağım bir yumruk indirmişti. bu yüzden ne yazık ki umutsuzlukla oy ve ötesi gibi oluşumların önünün kesileceğine inanıyor, artık ne yaparsak yapalım bir şey olmayacağını düşünüyordum. asla boşvermişlik değil, öyle bir umutsuzluk ki hayal bile kuramayacak denli kuruyup kalmak. ar damarı çatlayan insanlar arasında olmaktan iğrenmek. kime ve ne için oy vereceğimi en baştan bilmeme rağmen hiç kimseyle birlik ve beraberlik hissi duyamıyorum. gezi'ye kadar toplu girişilen hareketin bu kadar güçlü ve kıymetli olduğunun farkında değildim. neyseki bunu genç yaşımda fark ettim. fakat ardından geçtiğimiz süreçte bir şeyler oldu. ben bir kırılma yaşadım, adını tam koyamamakla birlikte futbol taraftarlığından tut da siyasal parti sempatizanlığına kadar olan her türlü müşterek girişime mesafeli bakmaya başladım. ne tembel bir insanım ne de yürekten inandığım bir şeye desteğimi göstermekten imtina edecek kadar umursamaz. benim buradaki bütün insanlarla aramı ısıtmak için zamana ihtiyacım var. "bu ülkedeki insanlarla barışmak" diyeceğim ama teknik olarak küs değilim. kırılma ve gücenme gibi duygusal sözler de edemem; çünkü iş duygusal olmaktan çıktı. sadece son iki yıl, sadece son on üç yıl değil, genel anlamıyla bir kızgınlık duyuyorum. bizler iyi insanlarız ama hak etmediğimiz kötülükleri görüyoruz. tam içim yumuşuyor gibi oluyor sonra bir ziyaretimde okulda baraka'daki panoda iğneli duran onur yaser can'ın resmini görüyorum ve gözlerim doluyor. sonra geçen kış anadolu'nun tam ortasındaki bir kasabanın çay bahçesinde annesinin telefondan aldığım intihar haberini hatırlıyorum. kanım çekiliyor. bu sadece on üç yıllık iktidarın suçu değil. çok köklü ve kolay kolay gitmeyecek bir pisliğin bugüne yansıması. annem benden daha umutlu. annem çevremdeki birçok arkadaşımdan aylar önce oyunu hdp'ye vereceğini açıklamıştı (dededen beri altı ok'a mürekkep basan bir ailedeki kamuoyu açıklaması!). benim de umutlu olmam gerektiğini söylüyor. seçim sonucunu alınca sevindim sevinmesine ama başımın üstündeki o kaba eli öyle benimsemişim ki halen gerçek gibi gelmiyor. ben ki 70'lerin solcu ihtiyarlarıyla syriza zaferi kutladım, bundan aldığım heyecanla podemos'u takip ediyorum; ülkemdeki bu seçim bana elalemin ülkesindeki seçim sonucu kadar içinde-tedirginlik-barındırmayan-bir-his veremiyor. ben utanmıyorum, böyle hissetmeme sebep bir ortamda yetişmemde emeği geçenler utansın. 

*: if you're feeling sinister - belle and sebastian

10 Mayıs 2015 Pazar

sufjan annesini anlatmış: carrie & lowell. bu vesileyle anneler gününüz kutlu olsun.


bunu yazmazdım ama bir cumartesi gecesi yaklaşık bir şişe şarabı tek başıma içtikten sonra çenem düştü. fazla rahat hissetmenin verdiği cesaretle biraz iç dökmek amacıyla başladığım bu yazıyı paylaşmak benim için fazla cesaret gerektiren bir şey oldu. sanırım alkol bana bu cesareti verdi. 
***
sufjan stevens'ın yeni albümü carrie & lowell'ın çıktığını görmüş ancak dinlemeyi düşünmemiştim. bunun bir nedeni de son zamanlarda singer-songwriter müzisyenlerden ziyade ne dediğine dikkat kesilmeden sadece müziğin kendisini dinlediğim şeylere takılmamdan ileri geliyordu. hayatımda hiç olmadığı kadar gürültülü ve sert şeyler dinliyor; normalde bilinçli şekilde uzak durduğum kakafoniye meyilli seslere meylediyordum. bunun nedeni içimde biriken enerji için bir çıkış yolu bulmak, zihnimde çözemediğim şeyleri kabullenmek ve kızgınlıklarımdan kurtulmaktı. bu yaşıma kadar singer-songwriterlar ile kendime telkinde bulunurken, artık yatakta başıma yorgan çekmekten vazgeçip, beni sıkan ne varsa çaresini sokaklarda aramayı seçiyordum. böyle bir ruh halindeyken sufjan stevens'un pitchfork'ta yayınlanan şu röportajına denk geldim. sufjan, yeni albümünden bahsediyor, carrie & lowell'ın üç sene önce kaybettiği annesi carrie ile olan ilişkisini anlattığı otobiyografik bir albüm olduğunu söylüyor. röportaj çok içten. sufjan'ın çocukluğundan başlayarak bugüne gelmişler. annesinin bipolar ve şizofreni tedavisi gördüğünü, uzun yıllar alkol ve madde bağımlısı olduğunu söylemiş. annesinin, kardeşi ve sujfan'ı çok küçük yaşta terk edip, uzun yıllar kendisinden haber alamadıklarını anlatmış. sufjan bir yaşındayken annesi onları terk etmiş. sonra lowell ile evlenmiş ve beş yıllık evlilikleri boyunca sufjan'ın annesiyle en sık görüştüğü dönem bu dönemmiş. beş yaşından sekiz yaşına kadar annesi ve üvey babası lowell ile oregon'da geçirdiği yaz tatillerini annesine dair tek anı olarak hatırlıyor. onun dışında hep sevgi-öfke arası hisler beslediği annesini pek de tanımadığını anlatıyor. bunu albümün ikinci şarkısı olan should have known better'da çok net bir şekilde duyuyorum. annesine diyor ki; keşke mektup yazsaydım. sadece bunu da demiyor, bu şarkı son zamanlarda dinlediğim en içten şarkılardan biri olarak zihnime kazınıyor. "keşke seni daha yakından tanısaydım/ hislerimi hep içimde sakladım/ keşke bir mektup yazsaydım/ hislerime hiç güvenmedim ve hep bir çare aradım/ beni üç ya da dört yaşımdayken bir video dükkanında bırakıp gittin" diyor. bütün bunların ardından annesine kızgın olmasını beklerken, onu anlamaya çalışan bir evlat görüyorum. kendimle bağ kuruyorum. şu yazı benim için çokça cesaret gerektiriyor; çünkü sufjan ile benim annemin çokça ortak yönü var. yirmi altı yaşındayım ve az sonra dile getireceklerimi ancak şu anda net bir şekilde ifade edebiliyorum: kendimi bildim bileli annem hasta. annem hastanelerde ve tedavi görmekte. küçükken değişeceğini düşünürdüm ve bunu umardım ama artık böyle bir şey olmayacağını görüyorum. ben annemden vazgeçtim. sufjan'ın annesine dair yazdığı bu albüm beni tam kalbimden yakaladı. sıcak bir yaz günü, caddebostan sahilinde yürürken dinlediğim bu albüm, daha ilk şarkısından beni sarstı. herkesin tişörtle gezdiği bir günde, ben daha ilk şarkıyı dinlerken tüylerim diken diken oldu.

ilk şarkının ismi death with dignity. albümü dinlemeye başlamadan önce konunun sufjan'ın annesi olduğunu, bipolar ve şizofreni tedavisi gören bir anneye sahip olduğunu biliyordum. tıpkı benim annem gibi. ben yıllar yılı bunu gizledim. bundan utandım. en yakın arkadaşlarıma bile anlatamadım. bunu bir defo, bir kusur olarak algıladım. eğer bir arkadaşım bundan haberdar olursa beni sevmez diye düşündüm. hayatıma giren erkeğe bunu anlatırsam  benden korkar kaçar diye düşündüm. yirmi altı yaşına geldim ve yeni yaşıma girdiğimde ilk yaptığım şeylerden biri annemle olan ilişkimi en sevdiğim dostlarıma anlatmak oldu. ilk kez bu kadar dürüst oldum. anneme dair gerçek hislerimi, aslında beni ne kadar üzdüğünü, ona ne kadar kızgın olduğumu ve öfke duyduğumu anlattım. hayattaki en büyük korkumun anneme benzemek olduğunu sesli olarak ilk kez dillendirdim. sufjan'ın bu albümünde annesini anlatması benim için bir iç dökme seansına tanık olmak demekti. ilk şarkı olan death with dignity'de diyordu ki; "anne, seni affettim." ben henüz bu seviyeye ulaşamadım. aile ve çocuk ilişkisine kafa yoran bir arkadaşım var. bana dedi ki; annenle ilgili yaşadıklarına çözüm bulabilmen, onu kabullenmekten geçiyor; affetmek değil, kabullenmek. affetmek içinde kibir barındırıyordu ve çare değildi. çare kabullenmekti. belki senin annenin yetiştiği ortam, onun annesi ve babası onun böyle olmasına sebep olmuştu dedi. belki genler, belki biyoloji... hiç bu şekilde düşünmemiştim. hep annemi suçlamıştım. annemi anlamaya çalışmamıştım; çünkü beni bu yaşıma kadar hep üzmüştü. ankara'dan ayrılıp istanbul'a gelmemin nedeni annemdi. hayırsız evlat olmaktan korkuyordum ama ömrüm boyunca hastane ve ilaçlara bağımlı bir anneyle uğraşamayacğaımı bana amcam söylemişti. yaşadığım son iki yıl beni hasta etmişti. yataklardan çıkamadığım, google'da çok fena ilaç karışımlarına bakıp ölmeyi düşündüğüm dönemlerden geçmiştim. sonra yataklara düştüm. hasta oldum. öyle hasta oldum ki geçici menapoza girdim. yirmi beş yaşımda. gezmediğim doktor kalmadı. sonra hastalarına kurabiyem diye hitap eden yaşlı bir kadın doğum uzmanı doktora denk geldim. bana sorduğu ilk soru, büyük bir acı mı yaşadın oldu. kendimi tutamadan ağlamaya başladım. diğer tüm doktorlar fizyolojik sorularla işe başlarken, bu kadın bana acı mı yaşadın dedi. yaşadım ya, yaşadım dedim. tedavinin kafada bittiğini anlattı. uzun bir dönem ilaç kullandım ki normal bir kadın gibi adet göreyim. bunun ardından amcam dedi ki akademiyi bırak, istanbul'a git. beni istanbul'a yollayan amcamdır. ankara'da, annemle birlikte olmamam gerektiğini söyledi. istanbul'a giderken uçakta uzun uzun ağladım. beni havaalanına geçirmeye amcam geldi. o da ağladı, ben de. bir uçakla istanbul'a indiğimde lise arkadaşımın yanına gittim. beni evine buyur etti. burda hiç kimsem yoktu ama dostum bana ev oldu, dayanak oldu. sonra kendi evimi buldum ama şunu gördüm; kendi kurduğum arkadaşlıklar bana kan bağından daha yakındı, hem de pek çok daha yakın.


ne diyordum, sufjan'ın death with dignity şarkısı. bu şarkı. albüm anneyle başlıyor, anneyle devam ediyor, anneyle bitiyor. benim hayatıma ne kadar paralel. her yolun bir sonu var diyor şarkıda, ölümden bahsediyor. benimki fiziki bir ölüm değil ama bir nevi ölüm. hem de en hakikisinden. ah sufjan ne yaptın sen bana? en son bir albümün ilk şarkısında tüylerim diken diken olduğunda bu albüm, kate bush'un 50 words for snow'u idi. bu şarkının ardından gelen should have known better bana bir nevi ferahlama hissi verdi. bu şarkı beni çok etkiledi. keşke hiç haberim olmasaydı diyeceğim denli etkiledi. ama üzülmedim. son bir yılda her şeye ağlayan ben, bu albümde hiç ama hiç ağlamadım. gözlerim bile dolmadı. biraz terapi gibi geldi. biraz rahatlama, arınma. annem ben küçükken çok defalar hastaneye yattı. ben ortaokul ve lisedeyken de yattı. sonra üniversitenin başında ben kayda belgelerimle gittiğimde annem hacettepe'de yatmaktaydı. aradan yıllar geçti. ben 2013 yılında üniversiteden mezun olduğumda annem yine hastanede yatmaktaydı. herkesin annesi devrim stadındayken benimki hastanedeydi. o kadar çok ağladım ki. diplomamı aldıktan sonra çatı'da halam ve amcamla yemek yerken bir ara tuvalete gittim. sonra tuvalette aynaya bakarken ağlamaya başladım. o sırada tuvalette olan bir kadın üzerimdeki cübbeyi gösterek; "mezun oldun, niye ağlıyorsun?" dedi. ben bir şey diyemedim. ailen burda mı dedi. burda dedim. "e, o zaman niye ağlıyorsun?" dedi. onun da oğlu mezun olmuş. makinadan. sizi tanıştırayım dedi. çöpçatanlık. hiç havamda değildim olmaz dedim, istemiyorum. bana sarıldı. annem burda değil dedim. onun da gözleri doldu. baban yok mu dedi. öldü dedim. kadın beni kolumdan tuttu, illa gel bizle yemek ye dedi. yok istemem dedim. istemem. kadının yanından hemen ayrıldım, çatı'nın bahçesindeki masalarda oturmakta olan halam ve amcamın yanına gittim. ilkokula başladığım günden bu yana yanımda olan halam ve amcamın. bir nevi anne ve babamın. bana sonsuz sevgiyi veren, çocuğu olmadığı halde bir anne nasıl olur, bana olan sevgisinden cevabını çıkardığım halam ve şu hayatta açık ara en çok sevdiğim kişi olan amcam. amcam benim her şeyim. bana edebiyat, müzik, resim öğreten insan. her şeyimi konuştuğum insan. "amca acaba ben eşcinsel miyim?" diye sorduğum adam. sonradan olmadığımdan son derece emin oldum ama bunu paylaştığım insan amcamdı. mesela ona canli dinledigim swans'ın şarkılarını yolluyorum. güzelmiş diyor. arcade fire'a bayılıyorum diyorum, oooo süper diyor. bessie smith'in aşk şarkılarını ve robert johnson'ın crossroad'unu yolluyorum, üstüne dakikalarca konuşuyoruz. bana robert johnson cd'si alıyor. arap kadın vokallerine hayranlığım ondan ileri geliyor. fairuz... ah fairuz... beni pek az kadın böyle etkiliyor. 

ne diyordum? sufjan. ah evet sufjan... albümün sekizinci şarkısı carrie&lowell, annesi ve üvey babası lowell'a yazılmış.  bu kadar ağır konuları depresifliğe kaçmadan nasıl anlatmış gerçekten şaşıyorum (insan gerçekten hayret ediyor). adam her şeyi kabullenmiş, bu o kadar belli ki... bunu 39 yaşında yapmış. galiba benim daha zamanım var. gerçi şunun da farkındayım, ben bunu ne kadar erken yaparsam o kadar iyi. şu hayatta mutlu olmamın önündeki en büyük engel, kendi gerçekliğimi kabullenememek. eskiden otuzlu yaşlar ne büyük gelirdi. halbuki ne küçük ve genç yaşlarmış. hatta bazen öyle insanlar görüyorum -ki çoğunluğu da erkek!- benden on yaş büyük olmalarına rağmen birer çocuklar. öyle toy ve itici. lise çağındaki bir ergenden hallice iç dünyalarıyla bizi yargılamaya kalkan saçma sapan adamlar. ben mesela, hangi birine kendi hikayemi anlatayım? annemi hangi biriyle paylaşayım? paylaşmıyorum tabii ki. annemi duyunca benden uzaklaşacak bir adamın varlığı, beni içimi açmaktan alıkoyuyor. sonra aman diyorum, anlatmaya üşeniyorum. anlamayacağını o kadar iyi biliyorum ki... adım gibi biliyorum.  tüm bunları anlatınca adamın kaçma ihtimali var. korkunç. ben de olsam korkarım, kızamıyorum da kimseye.

bu albüm bitişler ve başlangıçlarla dolu. anılar, ağaçlar, yaz tatilleri, kardeşler ve yeğenlerle dolu. ben ankara'yı bitirdim. kendi annemle bir devri bitirdim. henüz sufjan gibi arınma ve kabullenme evresine gelemedim ama carrie & lowell bana bu yolda ışık tutan bir albüm oldu. ben amcamın ve halamın yeğeniydim, onların kızıydım. bu yüzden de aslında çok şanslıydım. onlardan çok sevgi gördüm. şimdi içimden taşan sevginin müsebbibi onlar. sufjan'ın abisinin kızı için, should have kown better şarkısında dediği gibi, "my brother and his daughter, illumunation...." onların bana hissettikleri böyle galiba. benim hep babamın emaneti olduğumu söylerler. sağolsunlar. şu hayatta en çok ikisini seviyorum. sufjan'la bu kadar ortak yönüm olduğunu bilmezdim. bana ağlamadan dinleyebildiğim bir yüzleşme albümü yapmış. 2015'te başka albüm dinlemesem de olur. inanmıyorum ama allah razı olsun. sufjan beni ağlatmadı, kabullenme yolunda arkamdan itici bir güç oldu. ben de kendime şaşırdım. allahallah dedim, ben nasıl oldu da bu konu hakkkında yazabildim? bu nasıl oldu?
***
allah taksiratını affetsin.

5 Mayıs 2015 Salı

virginia ve kim

kafamda bazı düşünceler var. bu düşüncelerin düzgün şekilde ifade edilmişine virginia woolf'un dalgalar kitabında rastgeldim. erkeğin duygusal dünyasını kısır olarak ifade ediyordu ve bu duruma biraz da acıyordu. romanı okudum bitirdim ve sindirebilmek icin metin eleştirisi okumam gerektiğini fark ettim. hani kitabı bitirdiğim gibi başa dönüp birinci sayfadan başlasam yeridir. daha önce de böyle olmuştu. bazı yazarları daha çok bir tecrübeymişçesine okumam gerektiğini anlıyorum. bana açtıkları düşünce kapıları elbette var; ama bende bıraktıkları hissin peşinde gidersem zihnimde daha çok yer ediyor. virginia hanım da böyle. tıpkı faulkner gibi. bir kitabı ilk deneyişimde okuyamamam beni daha çok şevklendiriyor. elbet vakti gelecek diyorum. dalgalar da böyle oldu, tam zamanıymış. erkeklerin kısır duygu dünyası fikri üzerinden derin düşüncelere daldım. kelime olarak kısır, durumu çok iyi tanımlıyor. başka ne diyebilirdik ki? mesela yetersiz? bak bu da olur. yetersiz ve sınırlı bir duygusal algı. kaç yaşına gelirse gelsin hep algılarda bir tıkanıklık. en azından bir kadına göre bir çok nota eksik, renkler sadece mavi ve lacivert. halbuki bunun bebek mavisi var, çivit mavisi var, saks mavisi ve cam göbeği var. bir de ecnebilerin azure dedikleri. ah ne güzel renktir. bu noktadan tümevarım yapıyorum. bir iddiam yok, benimki sadece bir tespit. kadının duygu dünyasının ezici bir ağırlığı var. düşünüyorum, bir kadının duygusal açlığını başka bir kadının tatmin etmesi bana çok mantıklı ve olası geliyor. ne yapsan da erkekte aşamadığın bir eşik var. üstünden atlayamadığın bir çit. o yüzden gerisine geçmek imkansız, olanla yetineceksin. erkeğin verdiği o kadar işte, daha fazlası olduğunu bilmiyor bile. bunu kabul ettim etmesine ama bu vasat durum beni tatmin etmiyor. bir sürü sanat, müzik, edebiyat adamı var. hepsinin de çok kıymetli insanlar olduğuna dair şüphem yok. zaten hâşâ, tartmak haddime mi düşmüş? bu koşullar altında genelleme yapamam ama ortalamaya vurduğumda erkeğin duygu dünyası bir kadından ziyade bir çocuğa yakınsıyor. 
***
thurston moore konseri sonrası sonic youth'u çokça dinliyorum. daha önce dinlemediğim albümleri sıraya koydum, gözden geçiriyorum. dinledikçe enerjim bedenimden taşıyor. fiziksel olarak kendimi yormak istiyorum. mesela bull in the heather şarkısından kendimi alamıyorum. dünya üzerindeki zevklere yakınsayan ritmi, gittikçe artan gerilimli temposu, sonundaki ferahlık. ne kadar güzel bir şarkı. bir de sözleri var tabii. kim gordon açık açık, böyle dan diye söylüyor. (biri üstüne tez* yazmış). ne istediğini bilen kadına hayranım. lafı dolanırmadan, en net ve kısa şekilde cümleyi kuruyor. böyle kadınları sevmekten kendimi alamıyorum. mesela patti, mesela pj harvey.



 *gender trouble girl: the disruptive work of kim gordon by thomas s. caw

4 Mayıs 2015 Pazartesi

g.

üç aydır ankara'ya gitmiyordum. bu gittiğimde en az bir yıldır görüşmediğim arkadaşlarımla görüştüm. öğrenciliği devam edenden akademik hayatta ilerleyenine, kurumsal hayattan tut da tutkusunun peşinden gidenine kadar değişik yollara sapmış arkadaşlarımla görüşmeyi üç güne sığdırdım. benim için oldukça yorucuydu ama bu yoruculuk fiziki yorgunluktan ziyade maneviydi. duygusal anlamda yüklü, ağır ve bir sürü iniş çıkışları yaşadığım bir ziyaret oldu. ben kısa zamanlara çok insan sığdırmayı, kaçırdığım haberleri yakalamayı ve gevşeyen ilişkileri birkaç saatte sıkılaştırmayı yeni öğreniyorum. hayatım boyunca bu tarz çabaları bilmedim; herkes hep yanımdaydı. şimdi yurtdışına giden veya şehir değiştiren arkadaşlar vesilesiyle uzaktan ilişki yürütme pratikleri yapıyorum. geçen gün bir arkadaşımla yazışırken kelimeler kifayetsiz kaldı ve birbirimizi yanlış anladık. bunun üzerine karşılıklı azıcık sitemde bulunduk. biraz da suç benimdi. kendisinden özür diledim; ben dostlukları uzaktan yürütmeyi yeni öğreniyorum dedim. sağolsun, dünyanın en geniş gönüllü insanı olduğundan ben sana kırılmam ki dedi. herkesin böyle dostu olsa.

uzaktayken bir şeyleri kaçırıyormuşum hissi hasıl oluyor. hepimiz bir yerlere dağıldık ama sanki orada kalan insanlar bana tanıdık olan hayatı yaşıyor ve ben bilinmezlik içinde bir yerlere gidiyorum. hep kendimi koruma kollama hissi. biraz rahat hissettiğimde kendimi çakırkeyif buluyorum. acaba alkolik mi oldum diye düşündüğüm bir iki ay geçirdim ama sonra olmadığıma karar verdim. insanın kendi kendine içtiği şeyden zevk alması bence pek hayırlı bir eşik değil. müziğimi dinlerken ve kitabımı okurken hissettiğim kafa güzelliği beni korkutuyor. uzun zamandır dinlemediğim kadar sert gitarlar ve davullar dinliyorum. kafamı duvarlara vurasım geliyor. içimde gürül gürül akan bir enerji var ve ben bunu somut bir şeye dönüştürmeye çalışıyorum. üzerinde çalıştığım konuya dair bir sürü şey öğreneyim istiyorum. bir sürü şey deneyim. bilginin sınırı yok, ben bilgiden mindfuck olana kadar öğreneyim. 

dün akşamüzeri ankara'da acayip bir yağmur yağdı. belki bir senedir böyle yağmur görmemiş, böyle bir yağmurda sırılsıklam ıslanmamıştım. elimde bavulla esenboğa'ya gitmeden hemen önce kızılay'a uğrayıp, iki seneye yakındır görmediğim görkem'le buluşacaktım. dost'un önünde sözleştik. benden önce gitmiş, kapıda kulağında kulaklık beni bekliyordu. ben de elimle bavulumla ona doğru geliyordum. birbirimizi görüp de el salladığımız an gözlerimden yaşlar boşandı. bana sarıldığında hüngür hüngür ağlamaya başladım. onu en son gördüğümden bu yana ne çok şey değişmişti. ikimiz de zor günlerden geçmiştik. onları en son izmir'deki evlerinde ziyaret ettiğimde babası yaşıyordu. bu süre zarfında babası rahatsızlandı ve sonra da vefat etti. ardından da kedisi... görkem'le eş zamanlarda büyük sağlık sorunları atlattık. bütün bunlar onu sekteye uğrattı. benim ankara'yı terk etmemin bir nedeni de bunlardı. o ise kendini en iyi hissettiği yer olarak okulu görüyordu ve kampüsten dışarı çıkmadı. herkesin saklandığı bir yer var işte. bütün bunlar birkaç saniyede gözümün önünden geçti. görkem'i görmeyeli çok olmuştu ama kalbim hep onunlaydı. böyle hissettiğim çok az insan var. bana huzur veren, sırtımı sıvazladığında hayatımın yavaşlayıp da sakin akmasına vesile olan bir elin parmakları kadar az insan. biz onunla hep yüzerdik. manyak gibi yüzer, kendi sınırlarımızı zorlardık. arkadaşlığımızın temelini havuzda attık. şimdi en çok özlediğim şeylerin başında yüzme geliyor. yedi yüz ellinci metreden sonra her şeyin su gibi aktığı, nefesin ritmini bulduğu ve kalbimin sesini duyduğum yoğun yüzme antremanları. görkem beni esenboğa otobüsüne bindirdiğinde biz çoktan sırılsıklam olmuştuk. "seninle iki seneden sonra buluştuk ve böyle ıslak bir günde, illa sular içinde" dedim. hep sulu ortamlarda görüşüyoruz, ne güzel diyerek yanından ayrıldım. bir eksiğimiz bone ve gözlüktü. ankara'dan aklımda kalan en çok bu görüşmeydi. istanbul'a taşındığımdan beri ilk kez dönüş yolunda burdaki evimi artık benimsediğimi fark ettim. başkent bu sefer bana manevi olarak ağır gelmişti.

29 Nisan 2015 Çarşamba

tam da olmak istediğim yerdeyken

bir de fotoğraf çekmeyi öğrenebilsem

bugün içimden bir hafta önce babylon'daki thurston moore konserinden bahsetmek geldi. aslında anlatmak istediğim konser değil, daha çok kendi ruh halim ve müzik vesilesiyle fark ettiklerim. biraz da o gün başımdan geçenler ve tatlı bir heyecanla geçirdiğim gün. bunların hepsi o akşamdan beri kafamda dönüp durmakta. olumlu anlamda hissettiğim değişiklikleri unutmamak adına zihnime kazımam gerekiyor.

2005 yılında iptal edilen ankara saklıkent'teki sonic youth konserini hatırlıyorum. ben o konsere bilet alan sayılı insandan biriydim. sonic youth kimdir nedir çok bilmememe rağmen ankara pasaj camiasında heyecanla karşılanan bu haberi hemen almış; bir sonic youth albümü dinlemekle işe koyulmuştum. roll'un bir sayısında goo albümünden bahsediliyordu. şimdi hatırlayamıyorum, o  sayı ne zamana denk geliyordu. ama sonic youth iki şekilde karşıma çıkmıştı; birincisi ankara konseri, ikincisi roll'deki goo albümü yorumu. bu konser gideceğim ilk baba konser olacaktı ve çok heyecanlıydım. ankara'ya böyle birilerinin uğraması akla gelecek şey değildi. şehrimin hakkını yemeyeyim; bir sürü cazcı ve klasik müzik adamı evvelden beri gelir ama alternatif kültüre damga vurmuş bir grubun gelmesi? yo dostum yo, yıl olmuş 2015 ve hala ankara'ya böyle adamlar gelmiyor. neyse, o zaman da gelemedi zaten. çok az bilet satışı gerçekleştiği gerekçesiyle konserden bir gün önce iptal haberini aldık. şimdi olsa canımız sağolsun, kısmet değilmiş der geçerim ama o zamanlar insan bayağı üzülüyor. hal böyle olsunca geçen haftaki konser için daha da heyecanlıydım. bileti çok önceden almama rağmen konser günü şehirde olamayacağım belli olunca çok üzüldüm. bu sefer iş seyahatinden ötürü konsere gidemeyecektim ve sanırım hiçbir sonic youth üyesini canlı dinlemek kısmetimde yoktu. 

konser sabahı erkenden bursa'ya doğru yola çıktım. ilginç bir feribot seferiyle iki günlüğüne bursa'ya gidiyordum. feribotta araçtan inip, elime çayımı alıp manyak rüzgarda ufka bakarken biraz ötemde turkuaz sweatshirt'lü bir ekibe gözüm takıldı. hepsinde aynı sweat vardı ve üzerlerinde "100 years of anzac. the spirit lives" yazıyordu. manzaranın fotoğrafını çekiyorlardı. benim olduğum tarafa geldiler. hemen yakınımda duran bebekli çifte gayriihtiyari bakıverdim ve kadınla göz göze geldik. bana gülümsedi, ben de ona gülümsedim. sonra bir cesaretle merhaba diye lafa giriştim. biraz konuştuk. çanakkale savaşının yüzüncü yılı anma etkinliklerine avustralya'dan gelmişlerdi. kucağında altı aylık bebeği vardı. dünyanın bir ucundan ufacık bir bebekle seyahat etmeleri bana ilginç geldi. bunun üstüne bir şeyler konuştuk. bursa feribotunda ne işi olduklarından bahsetti, çanakkale savaşının onlar için çok önemli olduğunu anlattı. açıkçası dünyanın bir ucundan onları buraya getiren o inanç beni duygulandırdı. benim iki katım kadar boyu olan kadın sohbetin sonunda bana sarıldı. ondan bu sıcaklığı görünce ben de ona sarıldım. günüm böyle ilginç başlamıştı. nasılsa konsere gidemeyecektim. ben de bu kısa sohbeti zihnime kazıdım. 

gün içerisinde işlerimizi hallettik. o gece orada kalacağımızı düşünürken öğleden sonra dört gibi işimiz bitti ve istanbul'a dönüş için yola çıktık. içimde acaba konsere de yetişir miyim diye bir umut belirdi. ne de olsa böyle bir hamleyi o gün beklemiyordum. tekrar feribot, sonra eve varış derken şansımı zorlarsam o akşam thurston beylere yetişeceğimden emin oldum. hemen banyoya girdim. hazırladığım ufak bavulda tarağımı bulamadığım ve aramaya da vaktim olmadığı için saçımı bile taramadan evden çıktım. elimden gelen en hızlı şekilde babylon'a vardığımda konserin başlamasına on dakika vardı. üst kata çıktım. tabii ki her yer doluydu. biraz bakındıktan sonra iki kişinin yanında bir kişinin daha sığabileceği bir boşluk gördüm. kendilerinden rica ettim ve sağolsunlar geri çevirmediler, beni de aralarına aldılar. aslında çok yorgundum, sabah ezanıyla başladığım bir gündü ama kendimi son derece heyecanlı hissediyordum. gelemeyeceğimi düşündüğüm bir konsere gelmiştim ve o gün şanslı günümdeydim. uzun zamandır kafamı duvarlara vurabileceğim bir konserde bulunma arzusundaydım ve o konserin thurston moore'unki olacağından şüphem yoktu. beklentim büyüktü ve konser beklentimin de ötesine geçti. dans etmeyi çoğu zaman daha karanlık, mesela yıldız tilbe'nin kendine has stili gibi ya da ne bileyim thom yorke gibi ya da olmadı arcade fire'un afterlife şarkısının şu performansındaki greta gerwig dansı gibi yorumladığımdan, benim için dans edilebilecek en uygun müzik thurston moore'unkiydi. bu anlamda son derece tatmin oldum. konseri, müziğin güzelliğini ya da hangi şarkıların çalındığını anlatmak gibi bir derdim yok. ben o gece kendi adıma bir aydınlanma yaşadım. aslında son derece mutlu olabilen bir insandım. kendimle kavgayı bıraktığımda huzurlu olabildiğimi gördüm. uzun zamandır ilk defa yaşadığım yerden başka bir yerde ve bulunduğum mekandan başka bir mekanda olmak istemeden tam da olmak istediğim yerde olduğumu fark ettim. bunu anlamam için son derece gürültülü ve melodik, göğsümün üstünde ve atardamarlarımda hissettiğim bir müziğin yardımına ihtiyacım varmış. bir atomun kütlesinin çekirdeğinde toplanması ve gerisinin boşluk olması gibi ben de varoluş enerjimi müziğin içine yoğunlaştırdım. gerisi teferruattı. beni en mutlu eden şey, beynimi parçalamasını istediğim bir müzikte kafamı sallarken duyduğum heyecandı. 

28 Nisan 2015 Salı

joe strummer was born in ankara


uzun zamandan sonra ilk kez pek de tanımadığım bir grupta kendimi rahat hissettim. öyle rahat hissettim ki biraz da kendimi bırakıvermişim. beni çarpan bira değildi -ki birayı sevmem bile- ama beni bir şeyler çarpmıştı işte. insanın kendini fiziksel olarak yakınında olan insanlara açabilmesi ya da şöyle diyeyim, kendisini açabileceği kadar güvendiği insanlarla çevrelenmesi büyük şans. ben bunu şu anda pek hissedemiyorum. o akşam biraz hisseder gibi olmuşum ve sonrasını pek de hatırlamıyorum. hem çok üzüldüm hem de çok sevindim, sarhoş olmak böyle bir şey mi bilemedim. bilincim yerindeydi ama yaşadığım yoğun hissiyat, inişler ve çıkışlar beni getirip ankara'ya bırakıverdi. kimisi eski sevgilisine sarar, ben ankara'ya sarmışım. en son hatırladığım "ankara yaee" diye yüksek sesle bardağımı havaya kaldırdığımdı. o sırada bulunduğumuz yerde direc-t çalmaya başladı. "bir dakika bir dakika! susun lütfen direc-t çalıyor!" dediğimi de hatırlıyorum. herkes heyecanıma anlam veremeden bakıyor, bense çalan şarkı hasret'e eşlik ediyordum. kalabalık ve pek de tanımadığım bir insan grubu arasında bir şarkıya canı gönülden eşlik edecek medeni cesaretim yoktur ama alkol böyle yapıyor. ben direc-t'i unutmuştum bile, hatırlamıyordum ama şarkı çalmaya başladığında her şey beynime hücum etti. lise başlarında çok severek dinlediğim bu grubu nasıl unuturdum? ya sevilen ya sinir olunan vokalin sahibi bilge, ankaralı bir kızla evlenmişti (bilge ya canım benim). evet, o akşam üstüne bastıra bastıra bunu da vurguladım. tamam eyvallah dediler. kulağımda kulaklık, kızılay sokaklarını direc-t dinleyerek arşınladığım dersane çıkışlarını nasıl unutmuşum? albümleri bana çeken sınıf arkadaşımı, gittiğimiz konseri, tamamen istanbullu olmasına rağmen bana kendi kişisel hikayemden ötürü son derece ankaralı gelen direc-t'i sevgiyle andım. gönülden bir selam yolladım. o akşam ilk defa birayla daha önce aşmadığım bir eşiği açtım. ankara'da çözemediğim şeyleri artık çözemeyeceğimi ve geride bırakmam gerektiğini sabah kalkınca anladım. bunlar varoluşsal, ailesel ve sağlık kaynaklı sorunlardı ve camus'nün existentialism temalı kitaplarına konu olabilecek şeylerdi. ama benim yoluma devam etmem gerekiyordu. o geceyi, direc-t'i ve ankara'yı sevgiyle anıp, bir daha başkente dönmek istemediğimden emin bir şekilde ertesi güne uyandım. 


16 Nisan 2015 Perşembe

sansür, iksv ve batı berlin filmi

kültür ve turizm bakanlığının bakur filmini sansürlemesine niye şaşırdık anlamadım. ben asıl filmi festival programında gördüğümde şaşırmıştım. "vay be gösterecekler demek ki" diye geçmişti aklımdan. iksv'nin bu sansüre verdiği ya da veremediği tepki de beni şaşırtmadı. benim akıl erdiremediğim, insanların iksv'yi filmin arkasında duramamakla, sansüre karşı çıkamamakla eleştirmeleri oldu. başta devlet desteği (istanbul büyükşehir belediyesi dahilinde) olmak üzere, satırlar boyunca akıp giden bir sponsor listesine sahip olan bir festivalin ne kadar muhalif olmasını bekleyebiliriz? eğer bunu bekleyen varsa samimiyetinden şüphe ederim. sanki üç gün öncesine kadar gittiği filmlerin listesini tutan kendi değilmiş gibi birden bire iksv'yi yerden yere vurmak bana ikiyüzlülük geliyor. bu kurumların yapısı, işleyişi ve maddi gücü nerden aldığı ortadayken -ki saklayan da yok zaten- çıkıp da devletin bir kurumuna kafa tutmasını beklemek gerçekçi değil. en azından 2015 yılı türkiyesinde bu mümkün değil. festival ekibinin bireysel olarak sansürü tasvip etmediğini tahmin ediyorum. ancak iş kurumsal bir kimlikle tavır sergilemeye gelince ellerinden daha fazlasının gelmemesini anlayabiliyorum. örnek vermek gerekirse; bugün milli gelirin yüzde onunu sağlayan koç'un bile çekindiği bir devlet yapısı var. hürriyet gazetesi neydi ne oldu, doğan holding'in bütün organları palyaçoya döndü (epic fail denince aklıma hep aydın doğan geliyor). şimdi sistem böyleyken kimden ne tavrı bekliyoruz ben anlayabilmiş değilim. yapılabilecek olan yapıldı. yönetmenler filmlerini çekebilirdi, çektiler. katılan sanat eserleri sahipleri tepki gösterebilirdi, gösterdiler. gereken tepki buydu zaten. izleyiciler tepki gösterebilirdi, gösterdiler. ama kurumlar? muhalif tavırları kurumlardan beklememek lazım. bunu son derece gerçekçi bir bakışla ortaya koyuyorum. muhalif olması gereken insanlar ve sivil toplum. 
***
böyle durumlar insanı çelişkide bırakıyor. gittiğim ve keyif aldığım bir filmi anlatmak istiyorum ancak suçluluk duyuyorum. yaptığım bir şeyden bahsederken utanma hissinin hasıl olmasına sosyal medya sebep oluyor. bir de ülkede hep kötü şeylerin olması ve benim bir filmden, bir albümden bahsetme isteğiyle ekran başına oturduğumda  yazacaklarımın gözüme birden anlamsız gelmesi durumu mevcut. sanki hiç sponsorlu konsere gitmemişiz, reklamlı festivalde film izlememişiz gibi takınılan abartılı bir tavır var ve bu bana hiç samimi gelmiyor. örneğin; fahiş fiyatlara satılan biletleri kendi çapımda protesto ediyorum, reklama dönüşen müzik festivallerine gitmek içimden gelmiyor. ilgimi çeken kişiler gelse bile canım istemiyor. bunu eleştiren çıkabilir ancak bu da benim muhalif duruşum. burada vereceğim saçma bilet fiyatlarının üstüne biraz daha koyup yurtdışında bir festivale gittim ve mutlu oldum. en azından kendimi soyulacak tavuk gibi hissetmedim. neyse, nerden nereye geldim; ama diyeceğim şu ki kurumlardan muhalif tavır beklemiyorum, bireylerden bekliyorum. bu yıl iksv vesilesiyle belki de hiç izleme şansımın olamayacağı bir film izledim ve  sadece bu bile bana yetti. şimdi bunun için kendimi kötü mü hissetmeliyim?
***
bahsetmek istediğim film, b-movie: lust & sound in west-berlin 1979-1989 belgeseliydi. müziğin peşinde memleketi manchester'ı terk edip, hep gitmek istediği berlin'e  gelen mark reeder'ın hikayesini anlatan belgesel, gerçek görüntülerden oluşmuş. o zamanların en alternatif, en şehvetli ve kafası güzel; siyasi anlamda en çalkantılı şehri olarak nitelenen berlin arka fonunda güzel müziklerin olduğu bu film bana çok keyif verdi. onca makyaj ve abartılı giyime rağmen testosteron saçan adamlar ve synthesizer'larla dolu bir buçuk saatte tuhaf bir enerji vardi. doğu-batı almanya gerilimindeki ülkede boş binalar işgal edilirken, sokaklar cayır cayır yanarken aklıma hep şu geldi: berlin duvarının duvar olduğu zamanları görenlerin, bunu ısrarla belirtmeleri. bırak 80'lerde görmeyi, ben yıkılmış duvarlı berlin'i görünce bile başka hiçbir yerde hissetmediğim şeyleri hissetmiştim. tek cümleyle özetlersem, bu şehirde ömür boyu yaşanır fikri kafamdan gitmemişti. 

filmin üç yönetmeninden biri olan klaus maeck'in de katıldığı gösterim sonunda yönetmenle bir soru-cevap faslı oldu. ekranda 2014 aralık'ta konserine gidemediğimiz einstürzende neubauten, malaria, blixa bargeld ve nick cave görmek beni mutlu etti. batı berlin'de şehveti pulp'ın a film about life, death & supermarkets filminin yanına koyuverdim. bir cumartesi akşamı sinemadan çıkıp da istiklal caddesinde yürürken tek düşündüğüm, filmdeki halüsinatif kafanın istiklal'de devam ettiğiydi. son derece tedirgin edici, korkutucu. kalabalıktan başım döndü, hızlıca eve gittim.