beach house etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beach house etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2015 Perşembe

beach house - 2015

güzel şey duymaya, güzel haber almaya hasretim. arada güzel yerler görüyorum ama bir de etkisi çabucak geçmese. ah bizim yerden hiç kalkmayan başımız ve dinmeyen acımız. arada kendime hatırlatıyorum, metin ol çocuğum diye ama buralarda dertsiz ve tasasız bir gün geçmiyor. metin olmak zor, umutlu olmak daha da zor. ben kime ve neye inanacağım diye düşünürken, müzik çıkageliyor. en karanlık gecede müzik kelimenin tam anlamıyla çıkıp geliyor. bomba sesi, ağlayan anne sesi, feryat figanın tam ortasında teselliyi onda buluyorum. kalbimde tatlı bir heyecan hissettiren müzik bana devam etme gücü veriyor.
***
beach house bize ne yaptı böyle? aynı ay içinde iki albüm peş peşe geliverdi. göğsümün üstündeki ağırlığı hafifletmesi umuduyla ilk albümün başına oturdum. beni artık ne iyi edebilir derken, eylemsizliği ve depresyonu reddetmem gerektiğini bilip de bu konuda yine de zorluk yaşarken kendimi depression cherry'nin kollarına bırakıverdim. levitation, space song ve ppp en sevdiklerim oldu. bütün bir ay bu albümü dinledim. çok ama çok özlediğim eski bir dostu şimdiki evinde, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde ziyaret ettiğimde bu albüm kulağımdaydı. beraber aynı yatakta yatarken, sanki on sene öncesindeymişiz gibi, bu albümü dinleyerek uykuya daldık, depression cherry rüyalarıyla güne uyandık. uzun zamandır kimselerle kuramadığım yakınlığı eski dostları evlerinde ziyaret ederek kuruyordum. kısa zamanlara sıkıştırılmış seyahetlerde eski ilişkileri güncellemeye çalışıyor, kaçırdıklarımızı yakalıyor ve yeni anılar biriktiriyordum. sevdiğim biriyle uykuya dalarken beach house dinlemek benim için öyle duygu yüklüydü ki buna biraz benzeyecek bir his için neler vermezdim diye düşündüm. sonra kendi evime döndüm. evirdim çevirdim, albümü daha kaç kere dinledim. bir süredir uyurken kulaklığı kulağımda tutmuyordum. ne de olsa yetişkin olmak böyle şeyleri kaldıramıyordu. fakat depression cherry beni özüme döndürdü. kulağımda müzikle uykuya dalarken beach house'u tanımlayan "rüya/gençlik düşleri/dream pop" gibi sözcükleri düşündüm. zihnimde çağrışım yapan görüntüler ve içimde uyandırdığı hisler ile neler neler yapabilirdim, bir sürü şey. zamandan ve mekandan bağımsız olarak konuşabileceğim duygu durumları hissediyorum. en çok da özlem hissi belirginleşiyor. ikinci albüm olan thanks your lucky star geldiğinde ben kendimi çoktan nostaljinin içine gömülmüş buluyorum. hani nostaljik olmayacaktım, hani nostaljiyi mutsuzluğa uzanan bir yol ve bugünü yaşamaya bir engel olarak görüyordum, ne oldu böyle? beach house beni bu iki albümle fazla nostaljik yaptı. bu hissi azaltabilmek için sevdiğim birkaç insana bir şeyler yazdım. özlemimi belirttim. beach house üzerine yazıştık, birbirimize şarkılar yolladık. nostaljiyi yenmem için, benim nostaljimin içinde olan insanlara ulaşmaktan başka çarem yoktu. yolumun düştüğü bir iskoç şehrinden üç tane kart attım. 

geçmişle şimdinin farkının ne olduğunu düşünüyorum. artık hislerimle nasıl başa çıkacağımı -sanırım- biliyordum. kendimi yıpratmıyor, özlem hissi duyan kırılgan tarafıma şefkatle yaklaşmaya çalışıyordum. yine de ikinci albümün kapanış şarkısı somewhere tonight'ta takılı kalmaktan kendimi alamadım. albümün tamamını bir tarafa ittim ve sadece somewhere tonight'ı dinledim. kalbim kırıldı. sanki sevdiğinden bu gece ayrılmış gibi hüzünlendim. kendimi buruk hissetmeye başladım. virgin suicides filminin balo sahnesi geldi gözümün önüne. ya da ali: fear eats the soul filminin dans sahnesi. olmayan bir aşka üzülüyor, yaşamadığım bir duygu durumunu tecrübe etmeye çalışıyor gibi anlamsız bir çaba içerisine giriverdim. aklıma gelen en iyi ihtimalle lise dönemleri, üniversite başları; sadece saf bir sevgi hali. kendi başına, kendi halinde platonik hisler. büyüdükçe gerçekliğinden şüphe duyduğum şeyleri özlemeye başlıyorum. çocukluk demiyorum, saflık da değil. o da o zamanın gerçekliğiymiş. bir baloda sevdiği çocukla dans edemeyen kız gibi dinliyorum bu şarkıyı. bunu başka bir şarkıya benzettiğimi düşünüyorum, acaba neye diye günlerce kafamdan geçirirken, the smiths'in well i wonder'ına benzettiğimi buluyorum. sonu bana bu şarkıyı hatırlatıyor. 

bir aydınlanma hali yaşıyorum. ışıklar sönüyor. kendimi, hayatımı ve beni tatmin etmeyen şeyleri düşünürken, sırf düz bir eğride giden ruh halimi sürdürmek için verdiğim çabanın anlamsızlığını fark ediyorum. bilinçli olarak göz ardı ettiğim şeyler batmaya başlıyor; sokaklar, kalabalık, trafik, kaosun hakim olduğu bu şehir midemi bulandırıyor. kendimle kaldığım iki albüm süresi boyunca özlemini kurduğum şeylerin uzakta olması gerçeği beton etkisi yaratıyor. hissettiğim her neyse hep peşimsıra gelecek. iyi ki arada böyle albümler çıkıyor da nefes alabiliyorum. 

hadi bir sonrakine kadar kalabilirsek sağlıcakla kalalım. 

6 Mayıs 2012 Pazar

hıdırellez

mühim olan gönülden geçen değil mi?

sevgili hızır,

hıdırellez'i bu yıl da kaçırdık iyi mi? biri de çıkıp demiyor ki üç gün sonra hıdırellez, ona göre dileğini çiziver, oturduğun semtte uygun bir gül ağacı buluver. ben şimdi nereden bulayım gül ağacı gecenin 11'inde? zaten haberim olmuş saat 10'da? neyse hızır, madem sen herkesin dileğini yerine getiren iyi bir kimsesin, benimkini de getirirsin umarım. hem maksat niyet değil mi, bak ben de bir şekilde niyet ettim işte.

sevgiler,
ben.


not: kaçırdığım bir diğer hıdırellez de burada. neyse artık, seneye kaçırmayız umarım.

1 Ocak 2011 Cumartesi

gençlik konsepti-2: herkes burada sen nerdesin?

bildiğim en güzel gençlik klibi 1979'dur.


gençliğe dair söylemek istediğim şeyler bitmemiş olacak ki, bu konu hakkında ikinci bir yazı yazıyorum. kafamdaki gençlik imgesi ile örtüşmediğimi gördükçe içimde beliren o tuhaf hissi yenmem mümkün olmuyor. günlerim bir film olsaydı ben izlemek istemezdim, bu ne sıkıcı film falan derdim. bunu burada yazmaktan çekinmiyorum ya da saklama güdüsü duymuyorum çünkü hissettiğim şey bu. bir sürü salak şey yapıyor olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi görünme kaygısı içinde değilim.

sözleşmiş gibi çıkan albümler

bu sene dinlediğim müzikler gençlik konsepti üzerine kuruluydu. beni bu konu hakkında düşünmeye sevk eden büyük ihtimalle onlar oldu. onlar geçmişe dönüp bakarken ben de kendime baktım. beach house gençlik hayallerine güzellemeler yazmış, onlarla daldığım rüyalardan the national'la uyandım. kendileri eve dönüşten bahsederken ben de döndüm kendi şehrime baktım. sorrow şarkısında bahsettikleri şehir ankara'nın ta kendisi olabilirdi. hatta hayat gailesini bir kenara bıraksan; ankara'da şair, yazar, ne bileyim, sanatçı olabilirdin. o derece depresif, o derece karamsar bir şehir. şehrimden gittikçe uzaklaşıyorum ve bir vakit ona sadece ana ocağına döner gibi dönmek istiyorum. belki ben de o vakit eve dönüşle, kredi ödemeleriyle ya da ne bileyim, kötü giden ilişkilerle ilgili bir şeyler yazarım. sonra bir de the suburbs var, unutmam mümkün değil. bu yıl gençlik konseptini kafamın bir kenarına kazımam arcade fire ile oldu sanırım. onlar gençlikten bahsederken kafalarını çevirip de arkaya bakmışlar çünkü her şey geride kalmış gibi konuşuyorlar. oysa ben böyle olmasını istemiyorum, istediğim bu değil. benim geriye bakmama gerek yok ama yine de gözüm arkaya kayıyor. bir zamanlar iyi arkadaşın olan insanlarla hayat telaşesi içinde eskisi kadar görüşememek gibi şeyleri biliyorum. geceleri uyuyamayan benim ve bana öğüt veren de onlar, ileride geceleri niçin uyuyamadığımı anlayacakmışım, öyle diyorlar. hadi bakalım diyorum ben de, yıllar sonra bir çocuk doğurmak istersem dönüp de bu şarkıyı dinlerim. belki o zaman daha iyi anlarım.
arcade fire gençliğe uzaktan bakarken wild nothing tam kalbinden bakıyor. bense kendimi arcade fire'a yakın hissediyorum, wild nothing dinlerken ise hatırlıyorum. hoplamak zıplamak istiyorum, kan ter içinde kalasıya dek dans etmek istiyorum. gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum.