31 Aralık 2008 Çarşamba

mühendis olabilecekmiş gibi dururken aynı zamanda olamayacakmış izlenimi de verebilen mühendislik öğrencisi

yeni yıla girmemize yaklaşık 30 saat var.
üç lise arkadaşı oturmuş, bugünümüzü ve yarınımızı sorguluyoruz. bir kişi halinden memnun, iki kişi kendini mm binasından atmaya meyilli. bir kişinin sınıfta kalmasına ramak var, bir kişinin bütün umudu finallerde; bir kişinin durumu daha parlak, umut vaad ediyor. bir kişi doğru yaptığını düşünüyor, bir kişi doğru yapıp yapmadığından emin değil, bir kişi doğru yapmadığını biliyor. bir kişi "aman boşver takma kafana" diyor, bir kişi kafaya takmıyor gibi görünüp takıyor, bir kişi bu durumu feci kafaya takıyor. oturmuş halimizden konuşuyoruz. neyi sevip sevmediğimizi anlatıyoruz. bu okul dört senede nasıl biter onu hesap ediyoruz. "hadi bitti diyelim, önümüzdeki otuz sene böyle geçer mi?" diyor biri. "ben bu işi yapmayacağım ama diplomamı alacağım" diyor bir kişi. "ben bu işi seviyorum" diyor ikinci kişi. "yok, ben galiba ne bu işi yapacağım, ne de bu okulu bitireceğim" diyor üçüncü kişi. sonra diyoruz ki biz lisede böyle değildik, ne oldu da değiştik. ip nerede koptu? araya üç-beş anı giriyor karabiber-tuz niyetine. sonra bir sessizlik oluyor. kim bilir aklımızdan neler geçiyor. sonra biri: "oof ooof! sanırım ben mühendis olamayacağım…"diyor./ biri: "mühendislik bana göre değil" diyor/ diğeri: “ben seviyorum mühendisliği ya" diyor. ardından başlıyoruz kimin dersi daha ağır, hangimizinki daha zor biter diye yarışa. yok senin circuit vardı, senin termo, onun da operational research. şu dersin şunu bağlar; hadi bir kalsan bundan, bir üst seneki dersi değil, babayı alırsın artık.

yeni yıla girmemize yaklaşık 28 saat var.
hava buz gibi soğuk. ayaz var, donuyoruz. u3’e devrim arabaları filmini izlemeye gidiyoruz. liseden beri birlikte film izlemeyeli epey olmuş, biz de epey değişmişiz o günden beri.
devrim arabaları diyoruz, bir grup mühendisin yoktan var etme çabasını anlatıyor. ilk yerli üretim otomobil. sıfırdan üretilen ilk yerli motor. bir grup mühendisin hikayesiymiş, amfiyi dolduran bir grup mühendis adayıyla izleyeceğiz.

filmde şöyle bir sahne var ki bizi bizden alıyor. sırf biz değil, bütün amfi aynı yerde gülüyor.

24 yaşında taze bir mühendis, projenin ilk iş günü için çok şık giyinmiş. kapıdan çıkarken karısına soruyor:
-mühendise benziyor muyum?
-benziyorsun benziyorsun.


o an yanımdaki arkadaşım diyor ki:
-mühendise benziyor muyum?
-sen daha çok kalmışa benziyorsun be abi.


arka sıralardan milletin birbirine aynı soruyu sorduğunu duyuyorum.

yeni yıla girmemize yaklaşık 26 saat var.
hava buz gibi, atkı ve eldivene sarınmamıza rağmen donuyoruz. hızlı hızlı yurtların oradaki dolmuş duraklarına yürüyoruz. arkadaşın bayağı içine oturmuş:
- sizce ben neye benziyorum?
-mühendis olabilecekmiş gibi dururken aynı zamanda olamayacakmış izlenimi de verebilen birine benziyorsun.

-o ne demek be?!

kızılay’a gelmişiz, durakta otobüs bekliyoruz. artık konu değişmiş, bunalım havasını atmışız çünkü yaklaşık olarak 10 saat sonra tekrar derse gireceğiz, tipimiz her ne kadar andırmasa da. her ne kadar dersler üzerimizde şık durmasa da. bir arkadaş seinfeld’den ve friends’den bahsediyor hararetle. anlattıklarına gülüyoruz. veda edip ayrılıyoruz sonra. en son söz de şu oluyor: "şimdi başlasam çalışmaya, finallere kadar konular yetişir mi?"












hiç alakası yok biliyorum ama şimdi empire state'in tepesinde olmak geçti içimden. aşağıya bir baksaydım. yükseklik korkum depreşirdi belki. adrenalin.

28 Aralık 2008 Pazar

sanırım aklımdan bir şeyler geçiyor - 2


-yüzyılımızın yükselen trendi "kaçıp gitme isteği"ni şu yaşadığımız dünyada eminim herkes en az bir defa içinde duymuştur. hani filmlerde olur ya, balıkçı kasabasına giderler, ya da ne bileyim el değmemiş bir sahil yerine; "ben de şu an orada olsam" derim bazen. bunu bu yaşta demem ironik bir durumdur. daha çalışmaya başlamadan emekli olmayı istemek gibi. fakat yine de bunu benim demem, on yaşındaki bir çocuğun demesi kadar ironik olamaz.

-bir iki gün önce internette şuna rastladım:
www.maceraya.com
kazananı uzaya gönderiyorlarmış. "beni de gönderseler" dedim -ki uzaya üstüne para verseler gitmem. bence korkunç. yani küçükken herkes astronot olmak ister ama büyüyünce işler değişir. benim kabusum ucu bucağı olmayan uzay olabilir. hele uzayda seyahat etmek...
ama ilk defa şu absürd siteyi görünce böyle düşünmedim, bu aralar üzerimdeki dengesiz ruh halinden olsa gerek. resmen güldürdü beni. hemen ardından düşündüğüm şeye de güldüm. hem hayatta hem de insanların uzağında olacağın bir olay uzaya gitmek.
içimdeki boşluk hissi bambaşka.

-uzaya dair hissettiğim bu tedirgin ruh halini bozan yegane şey, spiritualized'ın ladies and gentlemen we are floating in space şarkısı. yukarıda saydıklarımın aksine çok güzel bir huzur doluyor içime bu şarkıyla. sanki bir grup seçilmiş(?) insanı uzay aracına bindirmişler, gizli bir yere götürüyorlar. şu an her yer karanlık ama birazdan aydınlığa çıkacak her şey, içimiz dahil. başında da hostesimiz konuşuyor.

-bazen anlık bir sıkılma hissi duyuyorum. o an diyorum ki "yaşadığım şehre yakın bir sayfiye yeri olsaydı keşke." hani izmir'de ya da muğla'da olup da, canın sıkılınca yakındaki yerlere kaçabilme olasılığına sahip olmak isterdim.
bulunduğum yeri ışınlanma vasıtasıyla değiştirmeyi ciddi ciddi istiyorum. olamayacağını bilince de uçamayacağını anlayan çocuk gibi hayalkırıklığına uğruyorum. çok koyuyor.

-dostlukları uzun yıllar sürdürebilmek çok büyük bir başarıdır. hatta hayattaki gerçek başarılardan biri budur.

-banyo yapmak güzel bir şey. fakat ardından saçlarımı kurutmak işkence gibi geliyor. hatta bazen tepem atıyor, "kestireceğim bu saçları!" diyorum. sonra vazgeçiyorum tabii. ama her banyo sonrası en az yirmi dakika saçlarımı kurutmak için uğraşmam gerektiği gerçeği hiç değişmiyor, değişmeyecek.

-bazen bir insanın çok ufak bir hareketinde, bir sözünde çok sevdiğim başka bir arkadaşımın izini görüyorum sanki. sonra da o insana, kendisini arkadaşıma benzeterek bakmaya başlıyorum. bir nevi yanılsama. aradan biraz zaman geçiyor, o insan öyle bir şey diyor ya da yapıyor ki "ama bu benim arkadaşım olamaz ki!" diyorum.
halbuki o zaten benim arkadaşım değildi ki. olsa olsa onun kötü bir kopyası olabilirdi ancak.

şimdiye kadar bu "benzetme" hatasından hiç ders almadım. bir kere bile olsun sonu güzel bitmedi. hep "ama bu benim arkadaşım değil ki!" diye uyandım. aptal mıyım neyim?

-manevi bağ kurduğum bardaklarım var benim. illa çayı onlarda içmeliyim. kırılırsa üzülürüm. okulda üç sene boyunca kullandığım "canım öğretmenim" bardağım kırılınca çok üzülmüştüm. gerçekten üzülmüştüm. sonra arkadaşım bana yeni bir bardak almıştı da "bundan sonra bunda çay iç" demişti. şimdi o bardağı kırılır diye kullanmıyorum.

-küçükken, saf bir şekilde olmayacak şeylerin olabileceğine inanır ya insan -üstelik gayet sağlam bir inançtır bu- şimdi de bir şeylere öyle inanabilmek istiyorum. hayatta her daim sonsuz bir inançla tutunacak bir dal olmalı.

-bir şey olur ve kafanda bir müzik çalmaya başlar bazen. bir şarkı. her zaman olmaz, nadir olur. bence bu çok kıymetli bir durumdur bu. değerini bilmek lazım.

(resim, barzin isimli tek kişilik projeden, yavaş müzik icra ediyor kendisi.
hazır benim de içimde sessiz müzikler çalıyorken.)

27 Aralık 2008 Cumartesi

lazım olan insanlar

biri gözümün içine bakıp "mutsuzum" dese, orada dağılabilirim herhalde. hani hayatta kaldıramayacağın laflar olur ya, ben bunu kaldıramam işte. en savunmasız haliyle, tüm içtenliğiyle sana "mutsuzum" diyen bir kişi kadar insanı çaresiz bırakan pek az şey vardır. elin kolun bağlı, durursun öyle. sadece durursun. çünkü o an ne yaparsan yap, mutsuzluğa ilaç olacak bir şey bulamazsın. ah çaresizlik ah.

ama kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor artık. kimse de birinin mutsuzluğunu gözlerinden okuyabilecek denli dikkatle bakmıyor karşısındakine; hatta bakmaktan özellikle kaçınıyor. yalandan da olsa mutlu insanlar görmeyi tercih ediyor herkes çevresinde. mutsuzluk bulaşıcı çünkü. insanlar "bulaşıcılık" halini hissedebiliyorlar. gerçek mutsuzluğa gözlerini kapayıp sorun yokmuş gibi güne devam ediyorlar. televizyonda çıkan iç karartıcı bir haberden kumandaya basarak kurtulabildikleri gibi en yakınlarındakilerin mutsuz hallerinden de o insana kafalarını çevirerek kurtulabileceklerini sanıyorlar. yalan söylemeyi iyi bilenler bu işte de başarılı oluyor. aferin onlara.

insanların göz ardı ettiği sadece mutsuzluk değil elbette, ne yazık ki gerçek mutluluğu kaldırabilecek kadar da güçlü değiller. zaman zaman kıskanç, zaman zamansa avutulmayı bekleyen bir çocuk gibi şımarık yaklaşıyorlar başkalarının mutluluklarına. kim kendi mutlu değilken bir başkasının mutlu olmasını en içten, ta içinden ister ki? işte erdem bunu istemeyi becerebilen insanlardadır ve herkesin çevresinde annesi haricinde böyle bir-iki insan bulunmalıdır. sağlıklı bir hayat için.

şimdi böyle deyince aklıma little miss sunshine geldi.
oradan da bu sahne. katıksız bir mutsuzluk.
ama onu küçücük yüreğiyle anlayan miniminnacık bir kız var yanında. başını onun omzuna yaslamış ve mutsuzluğu paylaşmış. sessizce. bir insan daha ne ister ki?

24 Aralık 2008 Çarşamba

bir adamı kar bile iyi edemiyorsa


bazen iplerin kontrolünün senin elinden çıktığını hissediyorsun. bir yolda gidiyorsun ama aslında gitmemen gerek çünkü o yolda gidecek kadar becerikli değilsin. gitmek istemediğini söyleyemiyorsun çünkü kimse seni dinlemiyor. herkes kendi kısıtlı algısında seni değerlendirip, yargılıyor. belki sen bile şikayetçi olduğun bu davranışı başkaları için uyguluyorsun, kendinle çeliştiğin anlar yaratıyorsun. yolda gidiyorsun ama her an biri seni yoldan atabilir. hiç şaşırmazsın buna çünkü tehlikenin farkında olmana rağmen önlem almaktan yoksunsun.
bir istesen. istesen denersin ama istemiyorsun. durdurma düğmesi olsa da biraz dinlensen. ileri/ geri sarma tuşları koyalım mı deseler, hiç itiraz etmezsin. her gün gördüğün insanların senin yüzündeki anlamı okuyamamaları ne kadar garip. sen olsan buna beceriksizlik dersin. hem gerçek beceriksizlik nedir ki zaten? kimse senden dünyayı kurtarmanı beklemiyor. kendini içindeki sıkıntıdan kurtar, biraz da iyi olmayı öğren, yeter.
her zaman bir geri dönüş var mıdır, merak ediyorsun. cevabını en merak ettiğin soru bu. gökyüzünde karadelikler açılırken, acaba bu karanlığın sonu aydınlığa çıkar mı diye düşünüp duruyorsun.
sessizlik anında aklından milyon tane düşünce geçiyor. kendine yabancılaştığını anlıyorsun. yeni seni tanımak için sorular soruyorsun. aldığın yanlış yanıtlarda yanlış insanla konuştuğunu fark ediyorsun. içindeki bir başkasının sesi uzun zamandır. olmak istemediğin birine dönüştüğünü gördükçe yorganı başına çekip uyuyasın geliyor. tam gündüz canavarlarından kaçtım derken, gece yaratıklarına yakalanıyorsun bu sefer. her biri korkunç. hepsi de duymak istemediğin şeyleri dile getiriyor. uyku korku verdikçe uyku saatlerin azalıyor. ne tam uyanık, ne de tam uykulu.
hep kendini suçluyorsun. bir kere olsun bağışlamıyorsun kendini. zihnini yorduğunu biliyorsun, kendine yüklendikçe her şeyin çözüme ulaşacağını sanıyorsun. bazen böyle yanlış sanılara kapılıyorsun işte, ne yapılabilir ki? kendi bildiğini okumak gibi bir huyun var. eskiden kızardım ama artık hak veriyorum sana. bazı şeylerden sonra kendi bildiğini inadına yapmanın senin için daha iyi sonuçlar doğurduğuna inandım. keşke o yoldan hiç çıkmasaydın.
bazen öyle şeyler yapıyorsun ki kendini bulmaya çalıştığını ta buradan görebiliyorum. her seferinde yeni şeylerle karşılaşıyorsun ve hiçbir şeyin tanıdık olmama hissi seni bezdiriyor.
olanlara alışmak kendine ihanet gibi geliyor. kendine acımasızlık seviyesinde bile olsa gerçekleri söylemek istiyorsun. söyleyince de karadeliğe yuvarlanıyormuşsun hissi beliriyor içinde.
tekrar yoldasın. tekrar sağından solundan trafik akıyor. gözlerin kocaman açılıyor, elinle ağzını kapıyorsun. sanırım buna şok diyorlar. ben nerden geldim buraya diyorsun. araba kullanmasını bilmem, daha ehliyetim bile yok benim. ben nerdeyim böyle?

ayrıca gün boyu zihninde neden flowers from the man who shot your cousin'dan lay down your arms çaldı durdu ki? bu konuya daha sonra değineceksin sanırım.

12 Aralık 2008 Cuma

bulutları fotoğraflayan muhabir


aklıma saçma bir şey geldi şimdi. insan nasıl balık tutmak için saatlerce bekliyorsa, bulutları fotoğraflamak için de saatlerce bekleyebilir. yani o kadar vaktin varsa beklersin. güzel bir iş çünkü. tam bu noktada ne kadar lüzumsuz da olsa şu sonucu çıkartmak istiyorum: "bulutları fotoğraflamak, balık tutmak gibidir"

zamanın daha yavaş aktığı hayali bir dünyada ben bulutları fotoğraflıyorum. oradaki işim bu. gece gündüz onları izliyorum. rahatsız olmuyorlar benden çünkü beni tanıyorlar. çevremdeki insanlardan daha çok tanıyorlar belki de. üstelik onları incitmeyeceğimi de biliyorlar. kırmam asla hiçbirini.

aslında fotoğrafları çok sevdiğim söylenemez. yani çok sevmeyi istemem işin doğrusu. görüntüleri zihnime kazırım daha çok. gözümü kapatıp, güzel anları karanlıkta canlandırmaya çalışırım genelde. bazen görmek istediğim şeyi göremem, zorlarım o zaman kendimi. kimi denemem başarıyla sonuçlansa da hüsrana uğradığım anlar da olur haliyle. o zaman tek bir noktadan bütüne gitmeye çalışırım. bu iyi bir yöntemdir, tavsiye ederim. fakat net hatırladığım bir noktadan, resmin bütününe ulaşmaya çalışmak bazen sıkıntı verici bir eyleme dönüşür; bu esnada kendime kızarım. çünkü derim, “demek ki zihnine tam manasıyla aktaramamışsın.” o yüzden sonradan hatırlamak isteyeceğimi düşündüğüm görüntüleri, karşıma çıktıkları an dikkatlice fotoğraflarım. başarıyla yapabildiklerimi sonradan defalarca gözümün önüne getirebildiğim olmuştur. hoşuma gidiyor böyle anlar, yapabildiğimi görmem beni memnun ediyor. gittikçe kendimi geliştiriyorum bu hayali fotoğrafçılık alanında. kendime güzel anlardan meydana gelmiş bir fotoğraf albümü yaratıyorum böylelikle. sadece benim bildiğim, benim sevdiğim görüntülerden ibaret.

bulutlar diyordum, salakça bir mutluluk veriyor bana. bugün akşamüstü mutfak penceresinden bu resmi çekerken bir ses duydum. dedi ki bana: "sana da bir esinti geliyor mu? okyanus esintisi gibi bir şey?" . "hayrola?! iyi misin sen?” dedim; "kafan güzel herhalde" . "böyle bir ferahlık, ne bileyim her zamankinden farklı bir güzellik var işte" dedi bana. "bu bozkırın ortasında mı duydun okyanus esintisini, ilahi! sanırım seni yere indirmem gerek." dedim ona.

2 Aralık 2008 Salı

dinazor ve diş fırçasının büyük buluşması


bazen üstüme hiç geçmeyeceğini sandığım bir sıkıntı çöküyor. gitmesi için uğraşmıyorum çünkü o zaman beni daha fazla yoruyor. işte bu sıkıntıyı hissedince pek bir şeyle ilgilenemiyorum. sanki her şey benim dışımda gelişiyor ve ben sadece oradan geçen herhangi biri oluveriyorum. garip bir dinginlik oluyor bu durumda. huzurla kel alaka ama hani insan kendini huzurlu hissettiğinde zaman yavaş akar ya, ben de bu sıkıntıyı hissedince saatler yavaşlıyor sanki. çevremde koşturan insanlar olsa bile her şey bana ağır çekim geliyor. sadece camdan dışarı bakmak istiyorum. ağaçları, gökyüzünü falan izleyeyim istiyorum. müzik sesi duyayım sadece, ilgilenmediğim konuşmaları dinlemek zorunda kalmayayım. insanlarla fazla muhattap olmadan takılayım bir köşede.


işte yukarıdaki karalamaları da böyle bir ruh halinde, bugünkü fizik dersinde a4 kağıdına yaptım. her telden çalan bir kompozisyon. bunları çizerken iyi ki yanımda kahvem vardı da her şey az biraz katlanılır oldu benim için.


"fizik: bilinçaltınızdaki hayvanları, lise biyolojisinden arta kalanları ve hayalinizdeki esnek başlıklı diş fırçasını ortaya çıkarır. güle güle kullanın."