
-yüzyılımızın yükselen trendi "kaçıp gitme isteği"ni şu yaşadığımız dünyada eminim herkes en az bir defa içinde duymuştur. hani filmlerde olur ya, balıkçı kasabasına giderler, ya da ne bileyim el değmemiş bir sahil yerine; "ben de şu an orada olsam" derim bazen. bunu bu yaşta demem ironik bir durumdur. daha çalışmaya başlamadan emekli olmayı istemek gibi. fakat yine de bunu benim demem, on yaşındaki bir çocuğun demesi kadar ironik olamaz.
-bir iki gün önce internette şuna rastladım:
www.maceraya.com
kazananı uzaya gönderiyorlarmış. "beni de gönderseler" dedim -ki uzaya üstüne para verseler gitmem. bence korkunç. yani küçükken herkes astronot olmak ister ama büyüyünce işler değişir. benim kabusum ucu bucağı olmayan uzay olabilir. hele uzayda seyahat etmek...
ama ilk defa şu absürd siteyi görünce böyle düşünmedim, bu aralar üzerimdeki dengesiz ruh halinden olsa gerek. resmen güldürdü beni. hemen ardından düşündüğüm şeye de güldüm. hem hayatta hem de insanların uzağında olacağın bir olay uzaya gitmek.
içimdeki boşluk hissi bambaşka.
-uzaya dair hissettiğim bu tedirgin ruh halini bozan yegane şey, spiritualized'ın ladies and gentlemen we are floating in space şarkısı. yukarıda saydıklarımın aksine çok güzel bir huzur doluyor içime bu şarkıyla. sanki bir grup seçilmiş(?) insanı uzay aracına bindirmişler, gizli bir yere götürüyorlar. şu an her yer karanlık ama birazdan aydınlığa çıkacak her şey, içimiz dahil. başında da hostesimiz konuşuyor.
-bazen anlık bir sıkılma hissi duyuyorum. o an diyorum ki "yaşadığım şehre yakın bir sayfiye yeri olsaydı keşke." hani izmir'de ya da muğla'da olup da, canın sıkılınca yakındaki yerlere kaçabilme olasılığına sahip olmak isterdim.
bulunduğum yeri ışınlanma vasıtasıyla değiştirmeyi ciddi ciddi istiyorum. olamayacağını bilince de uçamayacağını anlayan çocuk gibi hayalkırıklığına uğruyorum. çok koyuyor.
-dostlukları uzun yıllar sürdürebilmek çok büyük bir başarıdır. hatta hayattaki gerçek başarılardan biri budur.
-banyo yapmak güzel bir şey. fakat ardından saçlarımı kurutmak işkence gibi geliyor. hatta bazen tepem atıyor, "kestireceğim bu saçları!" diyorum. sonra vazgeçiyorum tabii. ama her banyo sonrası en az yirmi dakika saçlarımı kurutmak için uğraşmam gerektiği gerçeği hiç değişmiyor, değişmeyecek.
-bazen bir insanın çok ufak bir hareketinde, bir sözünde çok sevdiğim başka bir arkadaşımın izini görüyorum sanki. sonra da o insana, kendisini arkadaşıma benzeterek bakmaya başlıyorum. bir nevi yanılsama. aradan biraz zaman geçiyor, o insan öyle bir şey diyor ya da yapıyor ki "ama bu benim arkadaşım olamaz ki!" diyorum.
halbuki o zaten benim arkadaşım değildi ki. olsa olsa onun kötü bir kopyası olabilirdi ancak.
şimdiye kadar bu "benzetme" hatasından hiç ders almadım. bir kere bile olsun sonu güzel bitmedi. hep "ama bu benim arkadaşım değil ki!" diye uyandım. aptal mıyım neyim?
-manevi bağ kurduğum bardaklarım var benim. illa çayı onlarda içmeliyim. kırılırsa üzülürüm. okulda üç sene boyunca kullandığım "canım öğretmenim" bardağım kırılınca çok üzülmüştüm. gerçekten üzülmüştüm. sonra arkadaşım bana yeni bir bardak almıştı da "bundan sonra bunda çay iç" demişti. şimdi o bardağı kırılır diye kullanmıyorum.
-küçükken, saf bir şekilde olmayacak şeylerin olabileceğine inanır ya insan -üstelik gayet sağlam bir inançtır bu- şimdi de bir şeylere öyle inanabilmek istiyorum. hayatta her daim sonsuz bir inançla tutunacak bir dal olmalı.
-bir şey olur ve kafanda bir müzik çalmaya başlar bazen. bir şarkı. her zaman olmaz, nadir olur. bence bu çok kıymetli bir durumdur bu. değerini bilmek lazım.
(resim, barzin isimli tek kişilik projeden, yavaş müzik icra ediyor kendisi.
hazır benim de içimde sessiz müzikler çalıyorken.)