8 Kasım 2013 Cuma

yalnız ve işinin ehli bir adam: bill callahan


Önceleri Smog mahlası altında, 2007’den bu yana da kendi adıyla albümler çıkaran Amerikalı müzisyen Bill Callahan, yirmi yılı aşkın süredir müzik piyasasında. Bu süre zarfında gitarıyla şarkılarını söylemiş, on altı stüdyo albümü kaydetmiş. Yıllar geçtikçe deneysellikten uzaklaşmış, takibi daha kolay ve melodik bir müzik anlayışına doğru evrilmiş. Callahan’ın bunca yıldır ilmek ilmek işlediği müziği, şarkı sözlerindeki zanaatkârlık, yavaş ve sakin bariton vokali bu sefer Dream River albümüyle karşımızda.
   
Smog yıllarında melodik olma kaygısı gütmeden, gitarın ve sözlerin baş aktör olduğu müzikler yapan Callahan, kendi ismini kullanmaya başladığından beri müziğine başka enstrümanlar girdi; yalın melodilerden görkemli seslere doğru bir yolculuk başladı, şarkı sözleri şiirselleşti.  Dream River, bu yolculuğun en üst noktası olduğunu etkileyici açılışıyla daha ilk andan hissettiriyor. The Sing şarkısında Callahan, yine vazgeçemediği yalnızlık temasıyla bizi selamlıyor: “Yabancılar uyurken/ Bir otelin barında içki bana eşlik ediyor/ Bugün tek söylediğim bira ve teşekkür ederim.”  Ama bütün bunları dillendirirken yarattığı ortam Smog yıllarındaki gibi depresif ya da karanlık değil. Yalnızlığı anlatırken mizahi bir dil kullanıyor ve yaylılar sayesinde adeta kovboy filmlerinde yer alan bir bar atmosferi çiziyor. Müzisyen, kovboy temasını 2011 yılında çıkardığı Apocalypse albümünde de işlemişti ve şimdi de benzer temalar üzerinden gidiyor. Callahan; şarkılarını kendini toplumun dışında hissetme, yaşama dair bir anlamın peşine düşme, şehir yaşamından kaçıp doğaya sığınma, ilişkiler ve ayrılık temaları üzerine kuruyor. Bütün şarkılarını özenle işlediğini anlamak hiç zor değil. O, hayatı anlamaya çalışırken bizi de kendi kişisel yolculuğumuza çıkartıyor. 

Albümün yarısına geldiğimizde Callahan hayallerini paylaşmaya başlıyor. Spring şarkısında bir insanla birlikte olmayı anlatıyor: “Evimizi bir tepenin üstünde görüyorum/ Mavi aydınlık bir sabah vakti/ Bir kapıdan geçiyorum ve anlıyorum/ Gerçek bahar senin içinde.” Apocalypse albümünde peşinden koştuğu bir his için yollara düşen bu adam, hala aradığını bulabilmiş değil. Irmaklardan, gökyüzünden, kuşlardan, doğanın ta kendisinden besleniyor, ülkesi Amerika’ya kızmaya devam ediyor. Ride My Arrow’da, “Savaş nehri çamura buluyor/ Nehirden çıkarken, girdiğimiz zamana göre daha kirliyiz.” diyor. Ok, mızrak, Armageddon… Epik detaylar satır aralarından fırlıyor. Apocalypse’deki ülkeyi talan eden ekonomik sistem eleştirisi Summer Painter’da devam ediyor: “Hiçbir zaman bilemedim kim için çalıştığımı/ Zengine mi fakire mi?” Callahan son derece politik. Gerçeği yüzümüze çarptığında daha karanlık ve tedirgin hissediyoruz. 

Dream River, Bill Callahan’ın hayatı sorgulayışının, anlam arayışının ve bunları yaparken kendini yalnız hissedişinin hikayesi, işinin ehli bir müzisyenin son ürünü. Bizim içinse 90’lardan beri albüm çıkaran, müziğinde yeni şeyler deneyen ve şarkı sözü yazarlığında şiirselliğe uzanan birinin şarkılarında kendimizi bulmamıza bir vesile. Bill Callahan artık hayatı öfkeyle değil, anlamaya çalışmakla geçiriyor. Kendini çok yalnız hissediyor, öyle ki “Kunduzlar etrafıma baraj örüyor” diyebilecek kadar insanlara şüpheyle yaklaşıyor. Fakat albümü bir mutluluk anıyla bitirmekten de kaçınmıyor. “Bir şeylerin iyi gittiği anları sürdürmek lazım”  diyerek albümü umutlu ve huzurlu bir şekilde noktalıyor.  

1 Kasım 2013 Cuma

tsu!: kalbim tarlalarla nasıl doldu?

bu kış müzik beni ne güzel koruyup kolladı. ev, okul ve sokaklar haricinde başka mekanlarda, aklıma gelmeyecek yerlerde bana tanıdık gelen tek şey müzik oldu. geçmeyen hastane gecelerinde, arkadaş evlerinde, sırf hayatın aktığını görebilmek için gittiğim kafelerde kulağımda hep müzik vardı. geriye dönüp bakınca gördüğüm; benim bir müziğe, bir de üç-beş dosta ömür boyu ödenmeyecek gönül borcum var. o dostlardan p. ile bu kış tsu!'yu ne dinledik. ben kaç gece sabaha karşı saatleri tsu! dinleyerek karşıladım.

tsu!, kendisini  bant'tan ve radyo programlarından tanıdığımız james hakan dedeoğlu'nun solo projesi. bant deyince bir şeyler demeden geçmek istemiyorum. yirmilerinin ilk yarısını bitirmeye yakın bir insan olarak diyebileceğim şu ki lise çağında müzik zevkimi şekillendiren roll ve bant yazarları olmuştur; temelimi onlar attılar. o yüzden kendilerine saygı duyarım. james hakan dedeoğlu da ismini o zamandan bildiğim biriydi. yaptığı müziği ilk  kez dinlememse yedi-sekiz ay öncesine tekabül ediyor.

dedeoğlu,  tsu! albümünde tek bir gitarla karşımıza çıkıyor. olabilecek en sade ve minimal şekilde dinleyiciye sinemasal bir atmosfer yaratıyor. ben ne gitar tekniğiyle ilgili bir şey diyebilirim ne de notalarla ilgili bir şey. sadece bu müziğin bana hissettirdiklerini anlatabilirim. tsu!'nun değişik coğrafyalara dağılmış şarkı isimleri üzerine düşünür, kendimce bir şeyler hayal ederim. bu müzik işte tam da buna uygun düşer, hayal kurmaya ve serbest çağrışımlara. acaba derim, bilinçakışı tekniğiyle yazan edebiyatçılar da müzikten ilham almışlar mıdır? mesela 1900'lerin başlarına böyle müzikler ne güzel gidermiş diye düşünürüm. adeta kalbimi dolduran bir zenginlikle bana yazma ilhamı veren bu müziğin, benim bir şeyler üretebilmem için yakıt görevi görmesini isterim.

nasıl oluyor bilmiyorum ama albümün ilk şarkısı sonora'yı kafamın içinden çalabiliyorum. şarkıyı ilk kez dinlediğimde dağlara, ormanların içine kaçmak istemiştim; çünkü kalbim oralarda atıyordu. bu müzikte benim için deniz, rüzgar ve dalgalar vardı. kar, kum fırtınası, sahil ve güneş vardı. aklıma gelen her şey doğaya ait, her fikir kaçmakla ilgiliydi. kaçıp da inzivaya çekilmek. kırsal bir yerde kendini dinleyip, doğadan aldığın ilhamla bir şeyler üretebilmek. üretilen şey bir resim de olabilirdi, bir domates de. bu müziği yaz mevsiminde tarlaların ve ineklerin olduğu yabancı bir memlekete yanımda taşıdım. o vakit her şey yerine oturdu. benim için bu albüm koca şehirde içine girdiğim bir kovukken, tarlaların yanından geçerken doğaya kaçma isteğimi kamçılayan bir ses oldu. şehrin gürültüsünden, korna sesinden, reklam panolarından, haberlerden uzaklaşıp zihnimi arındırma sürecine girme hayalinin çıkış noktası oldu. ben tsu!'yu mount eerie'nin clear moon'u ve james blackshaw'la eşzamanlı olarak dinledim, o yüzden kafamda yakın yerlerde duruyorlar. bu albüme dair zihnimde çok keskin bir resim oluştu: doğaya sığınan insan. istediğim hangisiydi bilmiyorum, kırsal bir yere gidip doğanın kollarına kendimi atmak mı yoksa dilini bilmediğim, iklimine yabancı olduğum bir yere göçmek mi?  

tsu! tek bir gitarıyla beni doğa, hafıza, hayaller hakkında işte bu kadar çok konuşturabildi. beni korudu, kolladı. gönül borcumu ödemem mümkün değil.

#26

çok uzun zamandır ne kafam ne de gönlüm huzura erebildi. göğsümün üstünde hep bir ağırlık, kafamın içinde hep ardı arkası kesilmeyen düşünceler var. yatağa yeni nevresim takımı serdiğimde duyduğum gönül rahatlığını başka hiçbir şeyde duyamıyorum. teselliyi neyde arasam bilmiyorum. beni korkutan şeyler var, önceden düşünüp önlemimi almaya çalışıyorum ama yine de endişe etmekten kendimi alamıyorum. kalbim hep son hızda atıyor, gözlerim çok kolay doluyor. bu duruma artık o kadar üzülmüyorum çünkü alıştım. iyi ki alışmak denen şey var, yoksa halimiz ne olurdu? hiçbir gün bir öncekinden kolay değil, sadece daha tanıdık. benim içimi biraz olsun rahatlatan şey, bu durumları dünya üzerinde yaşayan başka insanların da olduğunu bilmek. bazen insanın aradığı tek şey yalnız olmadığını görmek. ben de bunu hem başka sağlık sorunlarıyla mücadele edenlerden hem de benim yanımda olan dostlarımdan ziyadesiyle görüyorum. görmüyorum dersem yalan olur ama işte hep yanımda kalsalardı iyiydi. ah be, hepsi mi yakın zaman aralıklarıyla dünyanın çeşitli yerlerine dağılır? dağıldılar işte. bizim elimizde kalan da mail, skype, whatsapp oldu. neyse bu da iyi, ya hiçbiri olmasaydı?

kendi adıma sanki asıl zorlu sürece şimdi başladım gibi geliyor. benimle beraber her şeyi gören, bütün evreleri geçiren, evime ve hastaneye gelen dostlarım başka yerlere gidince bir başına olmanın ne demek olduğunu görüyorum. yalnızlık hiç ağlak ve depresif bir şey değilmiş. yalnızlık soğuk ve sert bir beton gibiymiş. hani böyle evde oturuyorsun ama çatısı uçmuş ya da ne bileyim bir duvarı göçmüş gibi. meğersem benim için o evi birarada tutan çevremdekilermiş. sağolsunlar. şimdi farklı saat dilimlerinden bile yetişmeye çalışıyorlar. ne diyeyim, şanslıyım.

kendi hayatımın dışına çıkmaya çalıştığımda ve bunu başardığımda, dönüp dolaşıp geleceğim yerin evim olduğunu bilmek süreci baltalıyor. tamam, bu bilgi beni yapmaktan alıkoymuyor ama gönlümü de tam anlamıyla rahatlatmıyor işte. son bir yıldaki düsturum show must go on'du ancak bu da o kadar kolay değil. resmen güç ve emek istiyor. böyle diye diye bir sürü şeyi hallettim. hayattaki başarın nedir deseler, işte bu derim, daha fazlası değil. ama bir nokta geliyor yoruluyorsun. böyle durumlarda elim hemen ya laptop'a ya telefona gidiyor. neyseki bu şimdilik işe yarıyor, tekrardan kendime geliyorum.

bildiğim güzel anılarım var. ufak, minik, kafamın içinde ve sevdiklerimle. yatağıma yatıyorum ve bu anları düşünerek, kulağımdaki müzik eşliğinde uykuya dalıyorum. işte gün boyu en huzurlu hissettiğim anlar o anlar.

27 Ekim 2013 Pazar

jason ve ben

hastalıklar insana çok şey öğretiyor. kısa sürede yıpratıyor ve yaşlandırıyor. bilmek istemeyeceğin bir sürü şeyi artık bilir oluyorsun. an geliyor, bu bildiklerinin bir kısmını unutmak istiyorsun. hatta bazen öyle şeyler görüyorsun ki bunları gördüğün için utanıyorsun. ben de kendi adıma aylar boyunca öğrendiğim bu şeyleri unutma zamanımın gelmesini bekliyorum. annemle beraber çıktığım bu yolculukta, yola yorulmuş ve yaşlanmış olarak devam ediyorum.

kışın jason molina'nın ölüm haberini aldığım zamanı hatırlıyorum. pitchfork -ya da onun gibi bir mecra- molina'nın ölüm haberine son albümünden bir şarkıyı, heart my heart şarkısını iliştirmişti. bu şarkıyı o zamana kadar hiç dinlememiştim. keşke hiç de dinlemeseymişim. ölümün kendi evime yakın olduğu günlerden geçerken, artık hiçbir şeye şaşırmazken, jason molina'nın ölüm haberi ardından ekran karşısında dakikalar boyunca nasıl derin bir sessizlikle oturduğumu hatırlıyorum. aklımdan bir sürü şey geçiyordu; ölüm benim evimi de böyle mi bulacaktı, her şeye hazırlıklı olmalıydım, hastalık süreci ne kadar masraflı ve zordu, acaba bütün bunlarla uğraşırken mezun olabilecek miydim vs. gibi sorular. ben hep kendi düşüncelerim, kendi yaşadıklarım içinde kaybolmuştum ama şimdi bu şarkı vesilesiyle ağır hastalık geçiren bir insanın aklından neler geçebileceğini duyuyordum. bu kısacık şarkı, bana kendi zorlu 2013 kışımı anlatıyordu. jason molina da bozkırı görmüş olmalıydı. bozkırın yorgunluğu önüne kattığı bir coğrafyadan bahsediyor, beni ve annemi adeta kendi hikayesinin bir parçası yapıyordu. "gözümü açsam bu kuş tüyü ve hayatım uçup gidecek" diyordu. hasta yatağında yatmakta olan kişinin başını çevirip, hayatına şöyle bir baktığını o an idrak ettim. karlı bir gece annem beni uyandırdı. ta haziranın sonundaki mezuniyetine gelemeyeceğim kızım dedi. hem zaten ne önemi var, kalabalığa girmeyi hiç sevmem ben, dedi. ben de aynen öyle dedim, ne önemi var. mezun olmak yeterdi.

bütün bunların arasında en kötüsü, jason molina'nın tedavi sürecinde ekonomik sıkıntı çekmeseydi. ben bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum, ta ki kendi gözümle üç sıfırlı fiyatlara sahip ilaçlar görene kadar. bizim için emekli sandığı vardı ama ya başka insanlar? paran ya da bir sosyal güvencen olmayınca hasta olmak ne zordu, resmen sürünüyordun. insanların bütün bir ömür boyunca aslında böyle günler için çalıştığını düşündüm. i.'ye hastaneden bir mesaj attım, "sırf hastane parası için çalışılırmış, sevdiğim işi aramama gerek yok." diye. ülkemizin gerçeğini hastane koridorlarından okumak çok kolaydı. o aylarda defalarca kendi kendime iyi ki benim işim insanlarla değil de makinelerle dedim. 
***
aradan aylar geçti. hayatta neyin önemli olduğu, benim ne yaparak mutlu olabileceğim üzerine çok düşündüm. benim için yaptıklarını düşününce gözlerimin dolmasına hakim olamadığım dostlarımın olduğunu gördüm. hiç kimseden, hiçbir akrabadan görmediğim desteği birkaç dostumda buldum. hayatta böyle insanlar da varmış dedim, cidden varmış. ne yaptım da böyle insanların çevresinde olabildim, bu güzel insanları hak etmek için ne yaptım diye düşündüm. ilk defa kendimi çok şanslı hissettim. onlarla her şeyi yaparım, her yere giderim dedim. en zor projelere girişirim, en yapamayacağımı düşündüğüm işlere siz varsanız girerim, en hardcore doktorayı bu takımla bitiririm dedim. hem çok üzüldüğüm hem de aynı anda hayata bağlandığım bir dönem geçirdim. bu nasıl mümkün oldu en ufak bir fikrim yok. hastane-okul-ev arası mekik dokurken mümkün olsa da yirmi dört saat iş yapsam dedim. hastalıktan kaçmak için başka şeye sarılarak verimli olunabileceğini gördüm. meğersem insanın yapacak bir işinin olması ne kadar önemliymiş. 

hani bazen filmlerde olur ya, baş karakter hayatının en kötü döneminde bir partiye gider de kendinden geçercesine dans eder ya da bir şey yapar ve gerçekten eğlenir. ben bunları hiç anlamazdım. yani öyle bir anda nasıl dans edilir ki derdim, saçma gelirdi. aklım almazdı ve hatta o kişiye kızardım. fakat bunun bir benzerini bütün bu olayların ardından müzik festivaline katılmak için p. ile beraber yollara düşüp ülke değiştirdiğimizde yaşadım. bu yolculuğumda hayatta görülecek ne kadar çok yer, dinlenecek ne kadar çok grup varmış dedim. p. bana yaşanacak çok şey olduğunu gösterdi, dışarıda koca bir dünya var dedi. hayatta kalma içgüdümün ne kadar baskın olduğunu gördüm. işte benim için başarı buydu.
***
diplomamı aldım. elbette ki annem mezuniyetime gelemedi çünkü hastaydı. devrim stadında gökyüzüne mehmet, abdullah, ethem, medeni için siyah balonlar bırakılırken göğsümde patlayacak gibi olan hisleri kimseye anlatamadım. anlamayacaklarından değildi elbette, anlatsam anlarlardı ama ben kendime sakladım. aylarca düşündüm, tam o an sırtımdan boşanan terin neyle alakası var diye. gezi parkı olaylarını da hastalık zamanında gördüm, ölen çocuklarla aynı heyecanı da hastalık zamanında paylaştım. sokağa indim, meşrutiyet'e gittim. biber gazı yediğimde gürül gürül akan hayatın içinde olduğumu anladım. bu ne güzel bir histi. ne kadar evde kalmaya çalışsam da kendimi kalabalıkların içine atmaktan alamadım. evde ölüm varken sokakta yaşam vardı. sokakta bir kavga vardı. ben devrim'de bütün bunları düşündüm. ne olursa olsun hayata tutunma güdümün baskın gelmesine engel olamadığım için derin bir vicdan azabı ve suçluluk duydum. işte terler bu suçluluk hissi yüzünden sırtımdan boşanmıştı. bunu ifade etsem kötü biri olacağımı düşündüğüm için dillendiremedim, şimdi içimi rahatlatmak için sesli söylüyorum.

soran olursa polis yaktı dersiniz


bir devlet kendi üniversitesinden ancak bu kadar nefret edebilir, kelimenin tam anlamıyla ancak bu kadar. okul cayır cayır yanıyor. bir akrep ve bir toma 26 ekim 2013 günü odtü'ye girdi. bu kayıtlara geçmeli. kampüsün üstünde sürekli bir helikopter uçuyor ve yurtların içine kadar biber gazı doluyor. bu hükümetin yaptığı şeylere şaşırmayı çok uzun zaman önce bırakmıştım ama hala bir şeyler karşısında dehşete düşebiliyorum. daha kötüsü olamaz dediğim her an daha kötü bir şeyle karşılaşıyorum. okulum cayır cayır yanıyor. evet, olay bir ağaç meselesi olmaktan çıkalı çok oluyor. ben bu insanların yapabilecekleri karşısında korkuya kapılıyorum. devletin kendi öğrencisine, kendi üniversitesine duyduğu nefreti aklım hafsalam almıyor. bugün 26 ekim, bir akrep ve bir toma kampüse dalıyor. polis bir arkadaşımızı ateşlerin içine atıyor. haziran ayında ölen gençleri düşününce buna elbette ki şaşırmıyorum. sadece tek diyebildiğim bu ne büyük, ne bitmez öfkeymiş. 

ne ara o yolu yaptılar anlamadım, cidden anlamadım. bir gün baktım orası ormanlıktı, bir gün baktım orası koca bir yol olmuş. sadece asfalt dökmeleri kalmış. hayatımda bu kadar hızla yapılan ne bir yol ne bir inşaat ne de başka bir yapı gördüm. adamlar koca yolu göz açıp kapama süresince yaptılar. 

24 yaşındayım ve 20 yıldır belediye başkanı bu adam. 
24 yaşındayım ve 12 yıldır iktidarda akp. 
hangi ortamda büyümüşüm? gençliğimi kimlerle geçirmişim? bizim gençliğimize yazık. işte bu gerçeğin içine edeyim. 

benim yalnız ve güzel okulum bir başına direniyor. bu laf hiç bu kadar anlamlı ve yerine uygun olmamıştı; yalnız ve güzel okul. odtü öylesine yalnız ki duyduğum yalnızlık öfkemi bastırıyor. ne yazık ki kimsenin okulda neler olup bittiğinden haberi yok.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

#25


william faulkner'ın ses ve öfke'sini ilk okuma girişimim yarım kaldı gibi görünüyor. yarısına kadar geldim ama anladığım şey, anlamam gereken şey mi bilemiyorum. sanırım ortada çok keskin bir gerçeklik yok, bu yüzden de herkesin anladığı kendine. bundan sonrasına devam edebileceğimi düşünmüyorum; çünkü kitabı okurken kafamdan bambaşka şeyler geçiyor, romana haksızlık ediyorum. bir faulkner romanını daha ilk girişimimde tamamlayamamak beni şaşırtmadı. biliyorum ki ikinci, üçüncü ve belki de bir dördüncü deneme gerekecek. ama sonunda okuyacağım. 

birleşik devletler'in güneyine dair olan eserlerdeki umutsuz karakterleri düşünüyorum. carson mccullers'la başlayarak gönlümde ayrı bir yere koyduğum bu coğrafyaya ait hikayeleri kendime yakın hissediyorum (buna benzer temalara sahip ülkemiz edebiyatı eserlerine neden aynı hisleri besleyemediğimi bir zaman anlatmak isterim).  ses ve öfke'deki "ailem beni okula göndermek için çok para harcadı, en azından şimdi ölmeyim" düşüncesini aklından geçiren karakterle ortak noktam var. varoluşsal kaygılar çeken fransız yazarlarını ya da bir söyleşisinde sinemasında işlediği temayı existential journey olarak tanımlayan yönetmen joachim trier'i kalpten anlayabiliyorum. buna rağmen yapmam gerekenin bütün bunları kafamın gerisine atıp, yoluma devam etmek olduğunu düşünüyorum; çünkü bunları düşündüğüm her an gerçekliğin bir adım uzağına düşüyorum. iş gücümün kalitesi düşüyor, dikkatim dağılıyor, yapabileceğimden daha az iyi bir şey yapıyorum. yapılması gereken, bir sandalyede oturup çaydanlıktan tüten buharı izlemek olmamalı. bu existential journey kalıbının üzerimdeki etkisi, yaptığım her şeyi bir kenara koyma isteğimi kamçılaması. bu anlamda dünyanın en aptal insanı olabilirmişim gibi geliyor. amaca varmaya yakınken, yola çıkarkenki amacımın artık umrumda olmadığını fark edip, ondan vazgeçebilirmişim gibi geliyor. öbür tarafta carson mccullers, william faulkner da diyor ki hayatta bazı şeyleri istemeden de olsa yapıyoruz. mesela karnımızı doyurmak zorundayız ve bu yüzden de çalışmamız gerekiyor.  rüzgarda uçan bir poşeti seyretmeye vaktimiz yok. bir filmde yer alan bu sahneye sanat diyebiliriz ancak gerçek hayatta bunun karşılığı amaçsızlıktır, lüzumsuz durumdur. böyle küçük anlara takılmak da çoğu zaman sakil duran bir şey, midemi bulandırıyor.  başkası yapınca o insandan, kendim yapınca kendimden iğreniyorum. 

sonuç olarak güneyli yazarların her türlü kişisel buhrana rağmen yola devam etme güdüsünü yapmak zorunda olduğum şey olarak görüyorum. geçmişteki ben'e olan saygımdan ötürü yaptığım şeyi yapmaya devam ediyorum. buna rağmen asıl içimden gelen şey, existential journeyci diğer ekibe kapılmak ve kendi emeğimi bile çok kolay harcamak (belki de ben bu ekibi yanlış anlamışımdır).

10 Mayıs 2013 Cuma

perils from the sea

mark kozelek ve jimmy lavelle'in perils from the sea albümü günlerdir kulağımda. bu bahar ardı ardına güzel albümler gelirken, son dönemlerdeki ruh halime bu kadar uygun düşen bir albüme henüz rastlamamıştım. sanırım benim için bu baharın albümü de bu olacak. göğsümdeki ağırlığı perils from the sea ile özdeşleştirmek ister miydim diye soruyorum da çok içten vereceğim yanıt, elbetteki hayır olacak. son aylarda o kadar güzel, eğlenceli albümler dinledim ki neredeyse hareketli müzik dinlemenin gücüne inanır olmuştum. phoenix'in yeni albümünü dinledim, alt j, tame impala dinledim, şu anda aklıma gelmeyen ama dinleyince beni olumlu hisler içine sokan şeyler dinledim. ancak buraya kadarmış. sanırım benim adamımın mark kozelek olduğunu kabullenmek zorundayım. 

perils from the sea ile ilgili yazılanları okurken, insanların bahsettiği şeylerin benim hissettiklerime çok yakın olduğunu gördüm. mesela şu yorumu yazan kişinin mark kozelek ile ilgili söylediği şeyi ben de söylerim. arkadaş demiş ki: "mark kozelek'in takıntılı bir hayranı değilim ancak yıllar içinde onunla ilgili bir sürü şey okudum. hatırı sayılır bir zamanı onun müziğini dinleyerek geçirdim. kendisiyle kurduğum tek taraflı ilişkiyi detaylı olarak incelersek aslında takıntılı bir dinleyici gibi görünebilirim." bu mark kozelek okumaları kısmı dikkatimi çekiyor; çünkü kendisinin okuduğum her röportajı, şarkılarını dinlerken kafamda oluşan mark kozelek algısıyla birebir örtüşecek şekilde içten. her yeni gelen albümle de bir insan kendini teşhir etme kulvarına girmemeyi başararak nasıl bu kadar açabilir diye soruyorum. bana, hayata bakış açısını paylaşma ve ortak şeyler yakalama imkanını bolca ve sınırsızca verdiğinden, kendimi aslında bu adama ne kadar benziyorum derken buluyorum. muhtemelen bu, insanların birbirine benzemesinden öte bir yakınlık değil ama ben yine de tıpkı yukarıda alıntı yaptığım yorumdaki gibi tek taraflı bir ilişki kurduğumu düşünüyorum. bu albümde ortalama yedi dakika boyunca her şarkıda bana bir hikaye anlatılmış. resmen bana anlatmış. zaten daha önce başka bir yazıda bahsetmişim, kendisini dinlerken sadece bana özel bir şeymiş gibi dinliyorum diye. o his perils from the sea'de de var. mark kozelek-jimmy lavelle albümü, başta ilginç bir birleşme gibi görünmüştü. dinleyince kendi kendime şunu sordum: jimmy lavelle'in müziği olmasa mark kozelek'in bir şarkıda anlatılamayacağını düşündüğüm şeyleri anlatışı bu kadar dinlenir olur muydu? ben yine dinlerdim ancak belki bu kadar melodik gelmezdi. zaten sun kil moon albümlerine göre çokça konuşur bir havada ilerleyen şarkılar da bunun göstergesi bence. mark kozelek'e bu rahatlığı sağlayan jimmy lavelle'in müziği. bu işbirliği için şu arkadaş da "bu on yılın the postel service'i olabilir" demiş. kendisi de iddialı bir öngörü yaptığının farkında. bence bu on yıllık dilimin sonunda incelemeye değer bir tespit. 

by the time that i awoke,  benim albümde en sevdiğim şarkı oldu. zaten üç kere dinlesem yirmi beş dakika geçiyor. şu anda vaktimi verimli geçirmek gibi kaygıların uzağındayım. hayatımda ilk defa ne yapsam vakit geçmiyor, yapacak bir şey bulamıyorum. bunun nedeni de birçok şeyi yapmayı gereksiz görmem. insan vaktini verimli geçirmek istese yapacak şeyler için zaman yetmez, gün yetmez. bense günler niçin geçmiyor diyorum. zihnimin içindekileri bir yerlere boşaltabilmeyi isterdim. hayatta her zaman sorunlar var ancak biraz da farklı sorunlarla ilgilenmeliyim. kulaklıklarımı takıp da son ses bu şarkıyı dinlediğimde son zamanlarda anlamsız gelen bu hayat gailesini benimle paylaşan biri olduğunu düşünüyorum. benden yirmi küsur yaş büyük bu adamın yorgunluğuna benzer bir yorgunluk hissetmem göğsümün üzerindeki ağırlığı bana hatırlatıyor. bazen ne olduğumu düşünüyorum. hayattaki en birinci görevimin ne olduğunu. vicdanım ve mantığım farklı şeyler söylüyor. hastalıklar insanı bütüyütüyor ve bir sürü şeyi önemsizleştiriyor. bütün bu koşturmacanın, gelip geçen birkaç hastalık altında esamesi bile okunmuyor. bu noktada mark kozelek'in şarkıda dediğine kulağım gidiyor: "hatırlayamıyorum ve kendimi hatırlamaya zorlayamıyorum. çocukluk hayallerimi aştım. öğretmenler bana yazamayacağımı söylediler ama onlar asla birinin hayatına dokunmuyorlar. yirmi beş yaşındaki halimi düşünüyorum, okyanusu geçerken ve müziğim üzerine çalışırken." sonra san francisco'da bir kızdan bahsediyor. bu kıza rağmen hayat yine böyle işte. birini öpmenin bile insanı mutlu etmediği zamanlar var. üstelik maalesef çok var. 

mark kozelek'in etrafında dönüp durduğu ana temalardan biri yolda geçen hayat. konser için gidilen dünya şehirleri, turda geçen günler, oteller. benim kafam da son zamanlarda hep gezgin. yaptığım her şeyden sıkılıyorum ve bir yere gittiysem kısa bir süre sonra kalkmak istiyorum. gelecek kaygısı ve ne yapsam soruları geceleri uyutmuyor. içine girdiğim her sohbet beşinci dakikasından itibaren "ne yapacaksın?"a bağlanıyor. tanıdığım herkes istisnasız gitmekten bahsediyor. ülke değiştirmek olur, şehir değiştirmek olur, ev değiştirmek olur: bir şekilde harekete geçmenin iyiliğine dair düşünceler işte. kafamdaki bilgi kirliliğinden kurtulmam mümkün değil. özgürlüğün sanılanın aksine başıboşluk değil de tam tersine kişisel bir sorumluluk altına girmek demek olduğunun daha önce bu denli farkına varmamıştım. kendi kafamın içinden kaçmak istesem kaçacak daha iyi bir yer yok. bu yüzden ben de perils from the sea albümüne geldim.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

tekin olmayan sular



kırk yılda bir bazen aklıma gelir, acaba süper baba'daki fiko şimdi ne yapıyordur? hala çengelköy'de oturuyor mudur? torun torba sahibi olmuş mudur? en önemlisi mutlu mudur? ya da çok nadir aklıma gelir, lisede sevdiğim çocuk acaba şimdi ne yapıyordur? bazen şunu düşünürüm, eskiden benimle en uçuk hayallerini paylaşan arkadaşlarım halen öyle şeyler yapmak istiyorlar mıdır? bunu onlara soramam; çünkü bu saatten sonra böyle şeyleri onlara hatırlatmanın benim haddim olmadığını düşünürüm. sonra aklıma gelir, benim de böyle hatırlamadığım hayallerim var mıdır? 

mark kozelek ile jimmy lavelle'in (the album leaf) ortak çalışmaları perils from the sea'nin haberini alınca merakla beklemeye başladım. albüm pitchfork ve stereogum üzerinden verildiğinden beri -ki birkaç gün öncesine tekabül ediyor- dinledim durdum. bundan birkaç ay önce mark kozelek'in bir röportajını okumuş ve üzerine düşünmüştüm. daha doğrusu düşünme gibi değil, daha çok kafamdan atamamıştım diyeyim. sonra bir de yakın zamanda bir arkadaşım, bundan yedi sene önce ona çektiğim cd'yi the outer banks ile bitirdiğimi hatırlatmıştı bana. ona hiç öyle bir cd çektiğimi hatırlayamadım. en ufak bir çağrışım bile yapmadı. sonra bana sırayla şarkıları saydı ve evet dedim, bu tam o yaşlardaki benin çekebileceği bir cd'ydi. bu iki olay arasında hatırı sayılır bir süre vardı. işte bu ikisinin üstüne ben, mark kozelek ile jimmy lavelle'in perils from the sea albümünü dinledim. ilk anda kulağıma takılan bir şarkı oldu: by the time i awoke. albümde dokuzuncu sırada. yedi buçuk dakika boyunca konuşmaya üşenir bir havada sözleri söyleyen mark kozelek, bana bütün bu aklımdan geçenleri hatırlattı. hatırlamak, hafıza, anı temalı bu parçayı dinlerken istemsizce ellerimi başımın üstünde birleştirdim. bu kadar düşünmek iyi değil. kafamdan atamadıklarım arasında en belirgin olan şey gençlik hayalleriydi. sanırım hiç değişmemiştim. bunu ne iyi ne de kötü bir şey olarak söylüyorum, sadece benim gerçekliğim bu. ilgi alanlarım değişmemiş, temel şeyler konusunda hayata bakış açım da. her şey sadece o zamankilerin üstüne eklenmiş fakat radikal bir şey olmamış. inandığım şeyler aynı, inanmadığım ve karşı çıktığım şeyler de. neyi sevip sevmediğimi ta o zamandan biliyormuşum, şimdi yaptığım şeyler asla o zamanki benin düşünceleriyle çelişmiyor. o zamanki halimle yaptığım, yazdığım bazı şeylere baktığımda şimdiki beni tanıyabiliyorum. kendime eski bir dostumun gözüyle bakarmış gibi bakabiliyorum. 

yan yana gelmelerini hayal bile edemeyeceğim ve benim için belli dönemleri karşılayan bu iki müzisyenin ortak albümü beni çok derin sulara daldırıyor. bu kadar düşünmek istemiyorum. şefkatle ve buruk bir tebessümle andığım lise dönemine eşlik eden in a safe place albümüyle jimmy lavelle ve huzursuzluğun yaşla ilgisi olmadığını idrak ettiğim üniversite yıllarında bıkmadan usanmadan dinlediğim mark kozelek: düşünmekten başka ne yapabilirim? insanı şaşırtan hafıza ve hayranı olduğum unutmak eylemi. unutmasak kafayı yerdik, unutmasak yaşamak diye bir şey olmazdı

22 Nisan 2013 Pazartesi

#24

son günlerde başbakanın "sahibine kırgınım, gücendim" sözleriyle tekrardan gündeme gelen zeytinburnu kuleleri ve istanbul'un silüeti konusunda konuşulması gereken başka bir nokta var. bu kulelerin dikilmesinde görev alan mimarlar ve mühendisler. bu projenin altına imza atan mimar ve mühendisleri meslek ahlâkından yoksun görüyorum. siyasi oyunları ve ekonomik rand peşinde koşan kalantorları bir kenara koyup, bu mimar ve mühendisler üzerine ayrıca konuşmak gerekiyor. hangi teknik adamın, istanbul'a böyle bir hainliği yapacak cüreti ve vicdanı olabilir, bunu cidden aklım almıyor. siyaset adamları ve para babalarına eyvallah, onlar böyle şeyler öne sürebilir ancak bu tarz fikirlerin şehre zarar vereceğini ve mümkün olmadığını bu insanlara anlatan birileri olmalı. bu projelerin altına imza atmamış insanlar elbette vardır, ancak biri atmazsa atacak biri mutlaka bulunur. işte bunu bilmek beni sinirlendiriyor. insan bu kadar mı otorite altında ezilir, bilgisini ezdirir ve kendini satar? işte ben bunun altına imza atan mimar-mühendislere küfrediyorum. bilgi bu kadar da eğilip bükülen ve parayla satılan bir şey olmamalı. çok yazık. meslek ahlâkı denen bir şey var, otoriteden önce yaptığın şeyle mesleğine ihanet ediyor musun, bunu sorgulamak gerekir. üzgünüm dostum ama bu adamların yaptığı hiçbir şeye saygım yok, mühendisliklerine kafam girsin. memlekette böyle adam çok.
*** 
bilim ve teknikte etik deyince, birçokları gibi aklıma ilk olarak nazi almanyasında yapılan bilim geliyor. bilimde ve teknolojide çok uzun yıllarda katedilecek yolu çok kısa zamanda alan bu insanlar, bütün bunları korkunç şeyler deneyerek yapmışlar. şu anda okurken hayret ettiğim gelişmeleri, bundan 70 sene önce bulduklarını gördüğümde ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. hem yaptıkları bilim insanın aklını alıyor hem de tüylerim diken diken oluyor. 1930'larda roket yapmaları muazzam bir olayken, bunu insanların üzerine atmaları son derece korkunç. mesela einstein'ın neden büyük bir insan olduğu bence tam da bu noktada anlaşılıyor, yoksa einstein en büyük bilimadamı değil. einstein tamamen etik ilkere bağlı kalıp, almanya'daki okulunda yapılan kimyasal çalışmalara tavır alıyor ve ülkeyi terk ediyor. einstein otoriteye tepkisini koyarken, bunu yapmayan birçok bilimadamı alman biliminin savaşla paralel gelişimine hizmet ediyor. bütün bunlar çok büyük ikilemler gibi görünmesine rağmen aslında değil. ellerinde her yöne çekilebilecek gücü bulunduran adamlar, sahip oldukları şeyi meslek ahlâkına uygun kullanmasını bilmeliler. otorite gönül rahatlığıyla şunu diyememeli: "biri yapmazsa yapacak başka biri mutlaka bulunur." şu unutulmamalı ki dünyanın en korkunç şeylerinden biri, kötüye kullanılmış bilim ve tekniktir.

#23

uzun süren şevksizlik ve zihin yorgunluğunun ardından vardığım sonuç, insanın kendi hayatını her alanda optimize etmesi gerektiğiydi. bunun o kadar da kolay bir şey olmadığını düşündüm. hayatı optimize etmek ne demekti? mevcut koşullar dahilinde yapabileceğin en iyi şeyi yapmak ve mutlu olmaktı. neden optimizasyon kelimesinin tam olarak bir türkçe karşılığı olmadığını sorguladım. aklıma gelen şey, bizim kültürümüzde tam olarak bu kelimeyi karşılayan bir anlayış olmadığıydı. bizim kültürümüzde kadercilik vardı, tevekkül vardı ama optimizasyon yoktu; bunlar bize uzak şeylerdi. elbette ben de bu kültürden payıma düşeni almıştım ve hayatı optimize etmek üzerine tecrübesizdim. ancak yapmam gereken şey tam olarak buydu. 

genelleme yapacak kadar bilgim ve tecrübem yok ancak mevcut durumla oynamamak alışkanlığının doğu toplumlarına özgü bir hali var. geldiğimiz kültürde hem insanın içini rahatlatan "hayırlısı neyse o olsun/her işte bir hayır vardır" öğretisi hem de "ne yapalım kader böyleymiş" diyerek sorumluluktan kurtulma alışkanlığı var. bu yüzden de mevcut durumda yapabileceğin en iyi şeyi yapmak kavramı bize uzak. optimizasyon bizim dilimizde yok; çünkü bilmiyoruz. bu kelimeyi karşılayan bir cümle kurabiliriz ancak kısa yoldan tek bir kelimeyle anlatamayız. internet üzerinden sözlük karıştırmalarımın ardından hemen hemen bütün avrupa dillerinde optimizasyon olduğunu gördüm ancak bunun ne kadarı türkçedeki gibi türkilizce bir kelimedir, elbette bunu irdeleyecek bilgim yok. doğu dillerini de anlayamadığım için hipotezimi geliştiremeyip burada bıraktım. 

16 Nisan 2013 Salı

şevkle konser veren adamlar

bazen düşünürüm, müzisyenlik zor zanaat. yani sürekli konser verme halinde olmak insanı hem fiziken hem de manen yıpratan bir şey olmalı. her daim bir kalabalığın önünde iş yapıyorsun ve insanlar seni dinlemeye beklenti içinde geliyor. onlar için sevdikleri grubu/kişiyi dinlemek tek bir özel geceyken, müzisyen için öyle değil. kim bilir bu üst üste kaçıncı gece? belki on, belki on beş. dinleyiciler için çok şey ifade eden şarkılar, artık çala çala müzisyen için özelliğini yitirmiş. bundan daha doğal ne olabilir ki? üç sene önce yaptığı albümdeki ruh haliyle şimdiki hali farklı. belki artık o şarkıları çalmak bile istemiyor ama seyirci bekliyor işte. hatta seyirci bazı şarkıları özellikle dinlemek istiyor. belki adamın canı sıkkın, insan önüne bile çıkmak istemiyor. ben mesela, canım sıkkın olunca odamda vakit geçirmeyi tercih ediyorum. ama müzisyen ne yapacak? belki koca bir tur onu bekliyor. akşam onlarca, yüzlerce insan onun için gelecek. işte bütün bunları düşününce müzisyen olmak da zor arkadaşım diyorum. insan her gün işe şevkle gitmez ki! ama seni dinlemek için gelmiş onca insanın karşısına şevksiz çıkmak da olmaz. işte the postal service'in haftasonu coachella'daki şu performansını izleyince bilgisayar ekranımdan bile olsa memnun oldum. adamlar öyle bir şevkle çalıyor ki eğlenmemek imkansız. on yıldan sonra sahne almanın tatlı heyecanı mı acaba? üç-dört kere izledim, bir-iki kere de arka fonda dinledim. alkışlar alkışlar ve insanlar.  sanırım hayattaki en güzel şeylerden biri, işini yaparken keyif alan insanları izlemek. ister müzisyen olsun, ister başka bir meslek icra ediyor olsun. bence en imrenilesi insanlar böyleleri. 

hep bir şeyi merak ederim: gitar çalarken insanlar bir yandan da zeminde kayar gibi nasıl hareket ediyorlar acaba? sürtünme yok mu gençler? ben gibbard nasıl bir ayakkabı giymiş, bir türlü tam göremedim. 

13 Nisan 2013 Cumartesi

the jumping off point


mad men - 6.sezon prömiyerine dair spoiler içerir.

don draper'a bir konuda katılmamam mümkün değil. hayatında güvendiği ve gerçek anlamda onu anlayan kişilerin -peggy ve joan'ı kastediyorum- kadınlar olması konusu. bu nokta mad men'in beşinci sezonunda dikkatimi çekti ve altıncı sezonun ilk bölümüyle de bu fikrimi kendimce perçinledim. çevresinde o kadar erkek olmasına rağmen, gerçek don'u görebilen -ya da don'un kendisini görmelerine izin verdiği- kişiler nedense hep kadınlar. üstelik birlikte olduğu kadınlar değil. hatta megan bile değil. dostluğu ve güveni, yatmadığı kadınlarda bulması beni geçen sezondan beri düşündüren bir şey. peggy ile kurduğu derin ama mesafeli bağ bir yerlerden tanıdık geliyor. hatta joan'ın sağlam ve hükümet gibi kadın halinden ileri gelen don-joan ilişkisinin, peggy-don ilişkisinden daha yaygın olan bir dostluk olduğunu düşünüyorum. o tür bir ilişki bence daha anlaşılır. ancak peggy-don dostluğu farklı. peggy ve don'un iç dünyaları çok yakın ve bu da birbirlerini anlamalarını sağlıyor. bu anlama hali asla bir gönül ilişkisine evrilmek zorunda değil; çünkü buna gerek yok. insanlar illa kendilerini en iyi anladıklarını düşündükleri kişiyle birlikte olmak istiyor ama çoğu zaman seni en iyi anlayan kişi dostun oluyor. daha sık gördüğün, daha çok şey paylaştığın insan gibi görünen kişi; seni daha uzun aralıklarla ve dar zamanlarda gören dostun gibi anlayamayabiliyor. ya da depresif yönlerini dengelemek için daha neşeli birinin sana iyi geleceğini düşünüyorsun. tıpkı don'un, megan'la ilişkisinden umduğu hal gibi. sen o neşeli halin içine giremedikçe araya bir cam çekiliyor. işte o sıra, tek dayandığın, bütün bunları anladığını umduğun kişi -dostun- oluyor. bir kadının sunduğu şefkati hiç kimse sunamıyor. ben, "en iyi arkadaşım erkekler" diyen kadınları anlayamıyorum. sanırım onlar hayatlarında hiçbir zaman bir kadınla derin bir bağ kuramamışlar. hatta bunu hiç tecrübe etmedikleri için çok şey kaybettiklerini düşünüyorum. hayatta maneviyatı güçlü kaç tane ilişki kurabilirsin ki? bunlardan biri de annenin ya da sevgilinin haricinde bir kadının, sana sunduğu şefkati hissedebildiğin bir ilişkidir bence. galiba don da bunun farkında. çevresinde o kadar adam varken, gelip kendini peggy'e gösteriyor. mesela altıncı sezonun ilk bölümünde, hawaii adasıyla ilgili reklamı kim anlardı? tatile, öldükten sonra cennete gidermiş gibi bir havayla gitme fikrini kim anlayabilirdi? hayata dair pozitif  tutumuyla megan değil, diğer erkekler hiç değil. joan anlar ve iyileştirmeye çalışırdı. peggy anlar ve don ile beraber o fikir üzerine konuşmaya devam ederdi. işte hayattaki bu büyük iletişimsizliği hafifletecek birileri olmalı. hayatta, yapmak istediğin şeyi yapamayınca ya da yapmaktan mutsuzluk duyduğun şeyleri yapmaya mecbur olduğunda; bütün bunları anlatabildiğin kişiler bulunmalı. insanlardaki algı hatası, onları en iyi anlayan kişiyle yatmalarının harika bir şey olduğunu düşünmeleri. 
emeğine sağlık, çok güzel bir çizim

don'a tatilinin nasıl geçtiğini sorduklarında, sadece "bir tecrübe edendim" diyor. bunun ne anlama gelebileceğini, ofisinde camdan dışarı bakarken zihninden duyduğu okyanus sesini ihmal etmeden anlamaya çalışıyorum. tıpkı beşinci sezondaki asansör boşluğuna bakma sahnesinin bir benzeri. sahilde dante'nin cehennem'ini okuyan, ölümden dönen bekçiye "o anda ne gördün?" diye soran don için yaşam şu anda pek bir şey ifade etmiyor. insan ne zaman ölmek ister? intihar eden bilimadamlarına dair okumalar yaptığım şu sıralarda, don'un bu ruh hali bana yeni bir malzeme daha veriyor. 

11 Nisan 2013 Perşembe

hardcore bilim

büyük bilimsel başarılar, yalnız geçen saatlerin ürünü. masada tek başına geçen saatler gözümde canlandı. bütün o büyük bilimadamlarının yalnız geçen hayatlarını düşündüm. bunu dramatik ya da depresif bir durum olarak değil, sadece somut bir gerçeklik olarak gördüm. masa başında, laboratuvarda, denklemlerin arasında geçen uzun, sonsuz saatler. silip silip başa dönmeler ve tam bitti derken yeniden başlamalar. insanın daha iyi bir seçeneği olsa bütün bunları tercih etmeyeceği aklımdan geçti. belki de insan başka türlüsünü bilmediği için, en iyi bildiği şey bu olduğu için bütün bir ömrü boyunca yoğun tempoda çalışır dedim. peşinden koşacağı başka bir tutkusu olmadığı için. bilimadamlarının hayat hikayeleri çok etkileyici. kimisinin insanlığa yararlı olma amacıyla çıktığı yolda, yıllar geçtikçe amacının kendini kurtarmaya döndüğünü görmek beni etkiliyor. bazı insanların sağlıklı bir psikolojide kalmak için tek yapabildikleri çalışmak ve ben bunu kalpten anlayabiliyorum. hayatımı dolduracak daha büyük bir şey olsa belki bunlar hiç aklıma gelmezdi. keşke buna ihtiyaç duymayacak bir yapıda olsaydım; ancak çalışmanın olmadığı bir yaşamda aklımdan neler geçeceğini hayal etmek bile istemiyorum. max planck, oğlunun birinci dünya savaşında öldüğü haberini aldıktan hemen sonra einstein ile görelilik kuramı üzerine harıl harıl çalışmış. naylonu icat eden kimyacı wallace carothers, intihar etmeden önceki dönemde bir arkadaşına yazdığı mektupta, "şu anda hayatımda beni kimyadan başka tatmin eden bir şey yok." demiş. bilimadamlarının hayat hikayelerini okumak son zamanlardaki uğraşım. bitmeyen çalışmayı hangi motivasyonla yaptıklarını anlamaya çabalarken kendimce edindiğim izlenim, pek az şeyden tatmin oldukları. hep newton'un, einstein'ın adı en meşhur; fakat tarih birçok büyük bilimadamıyla dolu. hepsi de sadece kısıtlı bir çevrede anlaşılan, adı duyulan insanlar. tıpkı yaptığı müzik kimseyle buluşmayan müzisyen ya da yazdığı kitap okuyucu bulmayan yazar gibi çalışmaları hak ettiği ilgiyi görmeden giden birçok bilimadamı var. bu nedenle bilimdeki motivasyonun büyük işler başarmak olmadığını düşünüyorum. insanları çok daha kişisel dertler bu derece hardcore bilime sürüklüyor.  

2 Nisan 2013 Salı

açık çay

nightly cup of tea - ilya zomb

senelerdir bitiremediğim, elimde yıpranmış kitaplar var. bunların hiçbiri roman olmadığı için belli bir düzende okuma zorunluluğu duymuyorum. genelde banyo sonrası saçımı kuruturken okuyorum. o süreçte okuduğum sayfa sayısı bana yetiyor ve bu yüzden de bu birkaç kitap hiç bitmiyor. bunlardan biri de katherine mansfield'in güncesi. işte yine saçımı kuruturken nedense aynı sayfaya elim gitti ve açık çay ile ilgili kısmı bir kez daha okudum. resmen açık çay severlere küfretmiş katherine. tamam, bence biraz ağır konuşmuş ama yalan da değil şimdi.

açık çay
"en hüzünlü şeylerden birini yaşadım az önce -bir fincan açık çay." ah, niye açık olması gerekiyor! birinin, çayı önünüze koyarken, "korkarım, biraz açık oldu," demesi içe dokunur olmaktan da öte. çay biraz koyulaşıncaya dek bundan yararlandığı için acımasız biri gibi duyar insan kendini. fincanı kavrıyorum; titriyormuş gibi sanki- "korkak!" diye soluyormuş gibi. itiraf ederim, bir çay partisinde birinin (o çekingen fısıltıyla, bilirsiniz, sanki utanılacak bir biçimde bilincindeymişler gibi) gözyaşlarına boğulma isteği duymaksızın, "benimki çok açık olsun lütfen," dediğini işitmeye hiç katlanamam. koyu çayı umarsızca sevdiğimden değil. hayır, orta koyulukta olsun, çağrışımlar yaptıran bir çay. çok koyu çay paranızın karşılığını verir gibi görünüyor gerçekten de -çaydanlıkta, tadından ötürü.

katherine mansfield, bir hüzün güncesi, can yayınları.

31 Mart 2013 Pazar

zamanın yavaş aktığı ülkeler

kendi gerçekliğimden kaçmak ve kafamı dinlemek istediğimde nerede nefes alayım bilemiyorum. kendi hayatımdan kaçıp başka hayatların içine girmek bana iyi geliyor ancak yönümü nereye dönsem içimi karartan daha beter bir şeyle karşılaşıyorum. bazen kulaklarımı ve gözlerimi kapatmak isteyecek denli ülkeyle ilgili sert şeyler duyuyor ve görüyorum. daha önce kendimi olan bitenlere karşı tepkisiz hissettiğimi anlatmıştım. bundan dolayı olacak olaylara karşı ne öfke-nefret ne de sevinç-destek gibi kuvvetli şeyler hissediyorum. her şeyi bir filmde izlermiş gibiyim: bak yine bir şeyler oldu. ülkede olan bitenlerle ilgili kafa yorduğumda üstüme hep bir ağırlık çöktüğünden kendimi her şeyden soyutluyorum. düşünüyorum da herkesin öyle temel, yaşamsal dertleri var ki zaten büyük çoğunluk ne olduğuyla ilgilenmiyor. işte o zaman da ortalık sadece belli insanlara kalıyor. siyasetin bizzat içinde olanların haricinde, bu işlerin teorisine/ne olması ne olmaması gerektiğine kafa yoran insanlar görece kafası rahat adamlar. üzgünüm dostum ama gerçek bu. evine giderken ikinci kere otobüs parası vermemek için metro kartını bir saat içinde kullanmaya çalışan adamın ülkedeki durum cidden umrunda değil. sonuna kadar da haklı bu konuda. eğer birileri yönetimi çapraz kontrol edecekse bu kişi bahsettiğim adam olamaz. kafası rahat adam olur, olmalı da.

değişim programlarıyla ülkemize gelen refah seviyesi yüksek avrupa ülkeleri vatandaşlarına baktığımda hiç anlamadığım bir şey var: sıkıcı ülkelerinden [kendi tabirleriyle] sıkılıp da buralara gelme isteği. bir insan kuraldan, işlerin tıkır tıkır işleyişinden nasıl sıkılır diye düşünmekten kendimi alamıyorum. empati yapmaya çalışıyorum ama yine de cayır cayır olayları, dengesizliği, gerilimi ve stresi merak edip haritanın sağına gelen avrupalıyı anlayamıyorum. zaten hiçbir zaman onlarınki gibi bir ortamda yaşamadığım için anlayamamam normal. burada günlük hayatın içinde bile insanlar o denli sinirli ki sırf sokağa çıkmak bile insanı gerebiliyor. halbuki geçen yaz kısa süreli de olsa yaptığım kuzey avrupa seyahatinden aklımda kalan bir görüntü var ve benim için sakin bir ülke nasıl olur, bunu tanımlıyor: sıradayım, kahve alıyorum. önümdeki adam bir avuç dolusu bozuk parayı tek tek sayarak kocaman bir para veriyor (on kuruşlardan beş lira yapmak gibi). bu sırada uzun bir kuyruk var. kasiyer de dahil olmak üzere herkes bakıyor ama kimsenin ağzından tek bir off bile çıkmıyor. ben içimden off diyorum, bu nasıl bir şey diyorum. bu yaşıma kadar hayatımda böyle bir şey görmemişim. kendi ülkemde markete girdiğimde bile her şey hızlı olmalı, paranı önceden hazırlamalısın aksi takdirde insanlar söylenmeye başlar. herkes gergin, ekmek alırken bile sinirli. ben bunu görmüşüm. şimdi dakikalarca bir adamın para saymasını bekliyorum ve durup düşünüyorum: burada zaman ne yavaş ve sakin akıyor. günlük hayatın böyle geçtiği ve acelenin olmadığı bir ülkedeki yaşama imreniyorum.

30 Mart 2013 Cumartesi

#22

bir zaman makinası olsa, kendi geçmişimde hiçbir ana geri dönmek istemezdim. bunun nedeni dönmek isteyeceğim güzellikte bir zaman dilimi olmamasından değil elbette, insanın kendi geçmişine dönmesini gereksiz bulmamdan, hep gelecek odaklı yaşamamdan. geçmişte ne kadar güzel şey olursa olsun, genel olarak eski zamanlar konseptini depresif buluyorum. önümde uzanan günlerden vazgeçmediğim sürece umutlu bir insanım. ilkgençlik zamanlarını düşünüyorum da artık depresyona girecek gücüm yok, ona bile giremiyorum.

takip ettiğim yerlerden birinde clarice lispector'un near to the wild heart romanından alıntılanan şu kısma rastgeldim: "i must not forget, i thought, that i have been happy, that i am being happier than one can be. but i forget, i’ve always forgotten." tam da yakın zamanda p.'ye buna benzer bir şeyden bahsediyordum. geçmişte bir zaman, çok ufak bir şeyden bile olsa, dünyanın en mutlu insanı olduğumuz anlar var ve bunu yaşayan biziz. şimdiki mutsuzluğumuzun -ya da mutlu olmama hali diyeyim- peşine takılmamak gerekiyor; çünkü bir kere o mutlu olma halini hatırlıyorsak, bir daha niçin aynı ruh haline ulaşamayalım? aslında sorun, o ruh halini ulaşılabilecek bir seviye olarak görmekte yatıyor. nihaî amaç bu olduğunda insan tabii ki de mutsuz olacaktır diye düşünüyorum. bütün bunlar belki kendime ettiğim telkinlerden ibarettir ama zararı yok. bir zaman çok mutlu bir anın içinde olduğumu hatırlıyorum: recuerdo. insan hüzne kapılmadan bu anları çağırmasını bilmeli. bir kere oldu, bir daha niye olmasın diyebilmeli. bunu özlem duymadan yapabilmeli. bir şeyi hatırlamak ile özlemek farklı şeyler ve ben ikincisinden kaçmayı akıl sağlığı açısından gerekli görüyorum. bir insanı özlemekten daha kötü olan bir şey var, o da geçmiş bir zamandaki kendini özlemek. insan kendinin başka bir halini ya da upgrade edilmiş versiyonunu bir kere gördü mü sonsuza kadar zihninden hiç gitmeyecek bir gerçekliğe uyanıyor. kendimin ruhsal olarak daha iyi bir versiyonunun peşinden koşmak sancılı bir süreç. artık o hal çivi gibi beynime çakılı; çünkü bir kere öyle olabildiğimi görmüş bulundum.

kalabalık gruplar

kalabalık müzik gruplarının üyeleri arasındaki ilişkiye tanık olmak ne kadar etkileyici bir deneyim. sahne üzerinde yedi-sekiz hatta on kişiden fazla olan kimi grupların dinleyiciye yaydıkları bir hissiyat var. hepsi için geçerli değil elbette ancak bazılarında var olan aile hissini kıymetli ve nadir buluyorum. bunun bana değdiğini görünce duygulanıyorum, kendimi bu yoğun etkileşimden çıkan müziğin güzelliğini düşünürken yakalıyorum. iki kişiyle bile bir şey üretmek ne kadar zorken, onca kişinin  beraber müzik yapması çok etkileyici. insanlık açısından bakınca bir sürü kişinin bir araya gelerek bir şey üretmesi zorun başarılması bence. hırsı, egoyu, içsel hesaplaşmaları, çekişmeleri bir kenara bırakarak bir şey var etmek insan doğasını zorlayıcı. ne zaman bunu düşünsem akabinde "insanlık böyle bir şey yapabiliyorsa başka şeyleri de yapabilir" diye düşünüyorum, bana umut veriyor.

başkalarıyla beraber kendini bir şeye adamak ve ortaya duygusal yoğunluğu olan şeyler çıkarmak, içini tamamiyle açmak demek. sana bu güveni veren bir insan topluluğuyla rastlaşmak ise şans. belki saatlerce konuşsan kendini bu denli açamazsın ama müzik yaparak bundan fazlasını yapıyorsun. zaten bu noktada hep aklımı kurcalayan bir şey oluyor: bir sanat ürünü, üreticisini tamamen çıplak bırakmıyor mu? bu çok sık aklıma gelen ve cevabını bilemediğim bir soru. daha doğrusu "seni olduğun gibi ortaya koysa ne olur?" kısmı kafamı meşgul ediyor. 

aralarındaki etkileşimi hissedebildiğim kalabalık gruplar deyince tabii ki de aklıma ilk olarak arcade fire geliyor. sonra ikinci albümüyle birlikte dokuz kişilik bir ekiple çalmaya başlayan bon iver. edward sharpe and the magnetic zeroes ya da mahalleden arkadaşları toplayarak çalan efterklang. aşağıdaki efterklang videosu o kadar güzel ki arada sırada açıp izliyorum. süpürgeyle yerlere vuran nils frahm, kemanını çalan peter broderick ve flütüyle heather woods var. yaşlı amcalar ve teyzeler var. herkes var, bir ben yokum. 2:32'deki gözlüklü amcadan neyim eksik diye soruyorum. verseler ben de bir üçgen çalgı çalarım, efendime söyleyim videodaki gibi balonları patlatanlardan olurum. nasıl desem, bu grup o kadar kalabalık ki araya beni de koysalar kimse farkıma varmaz. 

daha küçük bir grubun birbiriyle olan ilişkisini gözlemlemek bana nispeten kolay gelirken, insan sayısı artmasına rağmen aralarındaki uyumu takip edebilmem (üzgünüm dostum ama evet, internet başından, youtube live performanslardan) onların başarısı. kalabalık bir arkadaş grubunun arasındaki derin ilişkiye tanık olmak, ürettikleri şeyi dinlemek dünyanın en heyecan verici şeylerinden biri. yakın zamanda milankundura'yı sahnede dinleyince bunu bir kere daha anladım. bir bakmışım müzikten ziyade yedi kişinin birbiriyle olan göz temasına, birbirlerine açtıkları doğaçlama alanına dikkat kesiliyorum. acaba böyle müzik yapmak nasıl bir şey ki?

25 Mart 2013 Pazartesi

#21

ruh hali grafiğimdeki maksimum değer olan +3'e bir aylık data sonucu ulaşabilmiş değilim. zaten öyle bir amacım da yok. amacım, minimum değer olan -3'e gelmemek. tanrılar sağolsun bana bunu sadece bir kere gösterdiler. zaten hayatımı devam ettirmeye çalışırken günler nasıl geçiyor anlamıyorum. göğsümdeki ağrı da olmasa fena değilim işte, her şeye alıştım. neyse ki alışmak diye bir şey var. insan her şeye alışıyor. +3'e çıkmadım ama +2'yi gördüğüm iki günde de konsere gitmiş olduğumu gördüm. burdan çıkardığım sonuç, müzik bana iyi geliyor. zaten müzik herkese iyi gelmez mi? gelmediği vakitlerde işimiz zor, durum vahim. ben  şu sıralar güzel şeyler dinleyerek kafamı dağıtabiliyorum. bunu yapamadığım, içimden hiçbir şey dinlemenin gelmediği dönemler de oluyor. 

bir süredir iki gruptan kendimi alamıyorum. gittiğim yoldan, bindiğim otobüsten, okuduğum kitaptan çabuk sıkılmama rağmen tame impala ve alt j'den bir aya yakın zamandır sıkılmadım. arada başka şeyler de dinledim ama bir albümü bir hafta, hatta üç-dört gün bile evirip çevirince sıkılıyorum. kalıcı etki bırakan albümler o kadar az ki. ruh halim böyle sıkılganken de tame impala ve alt j benim için istisnaîydi. 

tame impala ile kurduğum ilişki değişik oldu. lonerism albümlerini ilk dinlediğimde pek de sarmadı. müzik zevkine güvendiğim birinin tavsiyesi olduğu için bir şans daha verdim. sonraki dinleyişlerimde arada birkaç şarkı beni yakaladı. sonra o şarkıları bir daha dinlemek için albümü çevirirken bir baktım meğersem diğer şarkılar da güzelmiş. artık psychedelic şeyleri geride bıraktığımı düşünürken tame impala'yı seviverdim. hani tıpkı şöyle, bazı müzikleri geçmişte dinlemişsindir, güzeldir; ama artık  bugün onları dinleme isteği duymazsın. pink floyd evresinden her genç gibi geçtim ama bitti. şimdiyse tame impala bana genel havasıyla pink floyd'un ilk dönemini ya da beatles'ın revolver dönemlerini anımsatıyor. mesela beatles'ın tomorrow never knows'u. tame impala'nın şarkıları bana bu havayı veriyor. gürültüye yakın müziğin kakofoniyle bıçaksırtı bir ilişkisi var. animal collective yapınca kulağıma bir yığın anlamsız ses olarak gelirken, tame impala yapınca çok hoşuma gitmesinin nedenini bilmiyorum. sözlere hiç takılmadan, ne dediklerine bakmadan sadece müziği dinliyorum. ne dedikleri umrumda değil, müzikleri benim kafamı güzel yapıyor. kafamdaki tame impala algısını karşılayan bu resimdeki gibi bir umarsızlık haline girmem şu anda mümkün değil ama özeniyorum. "tenceredeki yemeği yaktım ama çok da umrumda" pozu. belki biraz böyle olsam göğsümün ağrısı geçer. 

kafalar güzel

benim hareketli müzik algımın çarpıklığından ötürü, alt j melodik müzik açlığımı giderdi. dinlerken kafamda tempo tutuyorum. tame impala'yı dinlerken ne kadar dedikleriyle ilgilenmiyorsam, bu arkadaşları dinlerken de o kadar ne diyorlarmış diye bakıyorum. ilk albümleri an awesome wave çok eli yüzü düzgün bir albüm. bence birbirine benzeyen onlarca tema ve konseptin ardından, bu arkadaşların söyleyecek yeni şeyleri var. ingiltere geçen yıl the xx'i patlatmıştı, bu yıl da alt j. internette bu arkadaşlar için komik etiketler kullanmışlar, hayatımda ilk defa duyuyorum: trip folk nedir? (halbuki duygusal anlamda o kadar da indie'nin ekmeğini yiyen insanlarız).  alt j'in müziğini anlatmaya çalışarak komik duruma düşmek istemiyorum; çünkü bu anlatma işini çok güzel yapan insanlar var. 

tame impala ve alt j bana ilham verdi, bir şeyler düşündüm. sonra bu düşündüklerim kesin başkarının da aklına gelmiştir dedim, vazgeçtim. gittiğim güzergâhlardan, bindiğim otobüslerden sıkıldım. üzerimdeki sorumluluktan, kafamda dolaşan milyonlarca şeyden yoruldum. ancak gece başımı yastığa koyduğumda içime saldıkları tatlı heyecan kimi zaman benim için kısa günün kârı. iki tane tame impala iki tane alt j şarkısından oluşan kısa playlist, nokta atışı yaparak gönlünü kazanmak istediğim arkadaşlarıma.

13 Mart 2013 Çarşamba

dalgalar-2

lisansın son döneminde haftada altı gün okula gidilir mi? alttan hiçbir ders almamama ve normal dönem programını takip etmeme rağmen ben gidiyorum. derslerimi öyle aldım ki hepsi olabilecek en dağınık şekilde -cumartesim de dahil olmak üzere- günlerimi doldurdu. son derece bilinçli bir tercih yaptım; kendi hayatımdan ne kadar kaçabilirsem o kadar kaçayım diye. bunu da en iyi derslerle sağlayabileceğimi düşündüm. yapacak bir işimin olmadığı her an, mevcut durumumda beni kısıtlayan problemler aklıma takılıyor. sadece kendi bakımımdan/yemeğimden/günlük gereksinmelerimden ibaret bir hayatım olsaydı her şey ne kadar kolay olurdu diye düşünüyorum. şikayet etmeye utanıyorum, elbet bütün bunları yapacağım ama bazen daha kolay bir hayata özlem duyuyorum. bir süredir herhangi bir karar alacakken, bu kararımı etkileyen değişkenler benden bağımsız oluyor. istediklerim ile yapabileceklerim arasında şu anda çok fark var. kafama estiği gibi buralardan gidemem. master ile biraz daha buralarda oyalanmak iyi olabilir gibi geliyor. master ve oyalanmak (bakış açım da bu kadar sığ olmasaydı iyi olurdu). aslında master'a böyle bakmıyordum ama artık her şeyden yorulduğum için, genel anlamda şu hayatta yaptıklarımı vakit geçirmek olarak görüyorum. istediklerimi yapabilecek denli sorumluluklarımı azaltana kadar vakit öldürücü şeyler. ha, bir bakmışsın aradan bilim de çıkıvermiş. 
***
arkadaşım i. vesilesiyle günlük ruh halimin kaydını tuttuğum bir sisteme başladım. yaklaşık iki haftadır her günümü -3 ile +3 arasında notlandırıyorum. amacım bu vesileyle kendi ruh halime dair data toplamak. amacım en kötü olarak sıfır seviyesini korumak. sıfır seviyesi nötr bir durumu ifade ediyor: mutsuz hissetmediğim ama çok iyi de geçmeyen bir günü. şimdilik bütün değerlerim -1 ile +1 arasında seyrediyor. bugün excel'de grafiğini çizdim de neredeyse bir sinüs eğrisine sahip olduğumu gördüm. bir gün -1, diğer gün +1; sonra yine -1, sonra yine +1. çoğunlukla da sıfır. neyse, bence o kadar da kötü değil. beni nelerin iyi hissettirdiğini, nelerin kötü etkilediğini bulmak için bunu yapıyorum. i., benim her gün evden çıkmam gerektiğini söylüyor. zaten ben de bunun için haftanın altı gününe ders aldım. insanlarla birlikte olmam gerektiğini de söylüyor; ancak ben bu konuda net bir sonuca varamadım. insanlarla zaman geçirdiğim günler arasında +1 ile -1 değere sahip günler neredeyse aynı sayıda. sağlıklı bir sonuç için daha çok dataya ihtiyacım var. ruh halim oscillation'lar sergileyen noisy bir grafiğe sahip. kendi kıytırık yöntemimi ve sinüsü bir kenara atarsam, tam olarak şöyleyim:



 yine de memnunum ki uç değerlerde seyretmiyorum.

bölüm -1: dalgalar-1

10 Mart 2013 Pazar

kişisel şeyler üretmek

iddia etmiyorum ancak insanın kendi bildiği şeyi en iyi anlatabileceğine inanıyorum. biri kendi yaşadıklarını, kendi hislerini ve gelgitlerini; kurgusal olaylardan ve duygulardan daha iyi ifade edebilir diye düşünüyorum. bu ifade türü her şey olabilir; yazı olur, müzik olur, resim olur vs. insanın başından geçeni anlatması kolay olanı seçmesi değildir. gerçeğin kurgudan daha kolay olduğunu düşünenler var ve ben onlara katılmıyorum. biri diğerinden daha zor demiyorum, sadece insanın gerçek olanı anlatma refleksi daha hayvani bir dürtü ve beni her zaman daha çok cezbediyor. bunun yalın gerçek olması gerekmiyor, elbette kurgusallık devreye girecektir; ancak o içini açma durumuna tanık olmak benim hoşuma gidiyor. bunu deyince aklıma nedense elif şafak geldi, ya da onun gibi yazarlar. büyük laflar ederek, büyük hikayeler peşinde koşan insanların bana samimiyetsiz gelmesinin nedeni de bu olsa gerek. kendi küçük hayatlarına değil de çok büyük hikayelere girişme isteği her şeyi samimiyetsiz kılıyor. herkesin siyaset, din, tarih romanı;  kendini anlattığı kitabından iyi olamıyor. üzgünüm ama herkes bir savaş ve barış yazamıyor. koca evrende çok çok küçük bir noktadan ibaret olan varlığımızdan bahsetmek önemsiz değil. insanların bunu önemsiz görmesini komik buluyorum. elbette ki en iyi bildiğim şey kendi varlığım, bana dair sorunlar. kafka kendini anlatmamış mı?

birkaç sene önce pj harvey'nin bir röportajını okumuştum. kendisine röportajlarındaki soğuk duruşunu, az konuşuşunu eleştirenler olduğu söylendiğinde; "az mı konuşuyor muşum?!" gibisinden bir tepki vermişti. "benim şimdiye dek yaptığım albümleri dinleyen insan, bana dair her şeyi öğrenebilir. en derindeki şeyleri bile şarkılarımda yazmışım. hatta biraz fazla açık yazmışım." gibisinden bir cevap vermişti. pj harvey'nin bu yorumunu çok doğru bulmuştum. şarkılarında anlattığının üstüne ne söyleyebilirdi ki? siyasetten tut da cinselliğe kadar her şey müziğinde sansürsüzce anlatılıyordu.  

ülkemizi ziyaret edecek olması sebebiyle merak edip daughter'a kulak verdim. birkaç gündür başka bir şey dinlemeden kendilerine takılı kaldım. bu kişisellik meselesini bana düşündüren de ilk albümleri if you leave oldu. daha ilk şarkı olan winter'ı dinledikten sonra neden hemencecik seviverdim diye düşündüm (meğersem 4AD etiketine sahiplermiş, nasıl sevilmez?). birkaç günden sonra bulduğum yanıt şuydu: son derece kişisel bir albüm olduğu için. az lafla çok şey anlatıp da içini açmak bu olsa gerek. bağırtısız öfkeyi hissettiğim her müzikte beni heyecanlandıran bir şeyler buluyorum. kızgınlığı ve üzüntüyü, gitar ve davul vasıtasıyla aldığım müzikleri seviyorum. 

insanlar kendi küçük hikayelerini anlattıkça -çoğu kişinin düşündüğünün aksine- sıradanlaşmıyorlar. konular aynı evet; çünkü ne kadar farklı olabilir ki? kendime yakın hissettiğimi seven bir dinleyici olduğum için ben de sıradan bir insan olacaksam memnuniyetle olurum.

aşağıdaki video youth şarkılarının performansı. mutsuz hissettiğim bir pazar akşamında yirmi beş dakikamı ayırıp kexp performanslarını izleyerek ruh halimi düşünmemeye çalıştım. sonuç: son derece başarılı oldum. ruh halimi değil, kişisel şeylerin güzelliğini düşündüm.

9 Mart 2013 Cumartesi

yatak odası kayıtları tadında

sanırım hiçbir zaman dinlediğim müzikte virtüöziteyi arayan bir dinleyici olmadım. zaten müzikte tekniği bilen veya bu konulara hevesli biri de olmadım. kendimi bildim bileli müzik yapanlara hep hayret ettim ve acaba nasıl yapıyorlar deyip durdum. bu bilinmezlik benim müzikten aldığım zevki arttıran bir şey oldu. hiç bilmediğim bir aleme, merak hissi ve anlamlandıramama durumuyla yaklaştım. böyle olunca da kandırılması kolay bir dinleyici oldum. işte bu nedenle enstrümanı doğru kullanabilen insanlara özel bir hayranlık geliştiremedim. bu bir cahillik mi bilmiyorum. ben bunu bu şekilde değerlendirmiyorum. bana bir şeyler hissettiren her müziğin peşinden bir yerlere sürüklendim. kulağıma kötü gelen şeyden kaçtım ama eğer sevdiysem kendi yatak odasında mütevazı imkanlarıyla bir şeyler üreten insanların müziğini dinlemekten keyif aldım. ince eleyip sık dokuyan dinleyicilerin kusur bulacağı şeyleri eğer hoşuma gittiyse kalpten severek dinledim. bahsettiğim şey, tencere kapağıyla müzik yapmak değil ama çıtayı nereye kadar düşüreceğimi bulamadığım için bu örneği verebilirim diye düşündüm; sevdiysem onu bile dinlerim. 

benim bu yaklaşımımı yanlış bulan insanlarla fikir alışverişinde bulunduğum zamanlar oldu. benimki gibi rahat bir tutumu benimseyen dinleyicileri eleştiren yazılar okudum. birçoğuna da hak verdim, son derece mantıklı noktalara değiniyorlardı. ancak yine de ben kulağıma hoş geleni dinlemekten kendimi alamadım. ne zaman wild nothing, papercuts ya da youth lagoon gibi isimleri dinlesem aklıma hep bu tartışma geliyor. bu saydığım isimleri yukarıda bahsettiğim gruba dahil edebilir miyiz emin değilim. bence de kategorize etmeyelim; ancak neyden konuştuğumu anlatabilmek için, lo-fi denen türden çokça esinlendiğimi söylemek isterim. ben bu lo-fi ve türevlerini seviyorum. düşük kalite kayıt, tam olarak ne dediğini anlayamadığım ve gitarların arasında kaybolan vokal, aradan gelen cızırtılar vs. bütün bunları seviyorum. bu müzik bana gençlik hissini çağrıştırıyor. bana genç olduğumu hatırlatıyor. aklıma tutku, ter, hormon geliyor. daha önce wild nothing için bir şeyler karalamıştım ve orada (1 ve 2) şöyle demişim: "gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum." hayat bu üçüyle çok güzel ve biliyorum ki bu sonsuza kadar böyle olmayacak. bir zaman gelecek ve bu üçü içinde bulunduğum çağı tanımlayan şeyler olmaktan çıkacak. o yüzden bana bunları hissettiren müzikler aklımı çeliyor. kafamdaki şeye en çok uyan wild nothing, papercuts ve youth lagoon olduğu için örnek olarak bunlardan bahsettim. müziklerindeki "bu kayıt daha iyi olabilirdi" hissi beni cezbediyor. müziklerinin ham halinden aldığım zevki, kusursuz enstrümantalist seviyesindeki birçok kişiden alamıyorum. tabii bunun bir nedeni de benim kulağımın o tarafa evrilmemesinden dolayı. 

ne yapabilirim, on yedi yaşındayken galaxie 500 dinleyip duygulanıyordum. kafama işleyen bu olunca şimdiki halim de şaşırtıcı olmasa gerek. hep derim, ergenlik çağımda metal müzik evresinden geçmiş olsaydım, gitar müziğini işte o zaman daha iyi anlıyor olurdum diye.

bu üç arkadaşın fotoğrafları bile lo-fi algımı pekiştiriyor: sıradan ama güzel. müziği de wikipedia'da güzel   tanımlamışlar: experimental music with athmospheric elements. bravo.

7 Mart 2013 Perşembe

neşeli dans şarkım

üç arkadaş olarak kendi aramızda yaptığımız bir etkinlik var, adına youtube challenge koyduk. olay, herkes laptoplarına gömüldüğü vakit youtube üzerinden sırayla video açmak üzerine kurulu. konsept sürekli değişmekte. mesela bazen "bakalım bunu hatırlayabilecek misiniz?" konseptini uyguluyoruz. ilk bilen kazanıyor ve asla şarkıları sonuna kadar dinlemiyoruz. bazen "sevdiğimiz eski şarkılar" konsepti yapıyoruz ve muhakkak bir alanis morrisette hands clean çalınıyor. bazen "hardcore gitar babaları" konsepti yapıyoruz ve bizim mütevazı gitar bilgimiz sebebiyle p. bizi mağlup ediyor. en son seçtiğimiz konsept, sevebileceğimiz dans şarkıları bulup dinlemekti. hiçbirimiz dup-tıs müziği insanı olmadığımızdan bu konudaki cehaletimizi giderelim dedik. p., bana hareketli ve neşeli müzikler dinlemem gerektiği konusunda telkinde bulundu. birkaç gündür onun tavsiyesine uyuyorum ve görece yüksek tempolu şeyler dinliyorum. sonuç olarak ruh halimi olumlu yönde etkilediğini söyleyebilirim. neyse, popüler kültürün içine girmemize yardımcı olacak ama bize kültür şoku da yaşatmayacak şarkılar aramaya başladık. acaba hangimizin şarkısını sevecektik? kıstaslarımız şunlardı: güncel olmalı ve farazi bir dans partisine yakışmalıydı. bütün bunlar bize çok uzaktı ve introduction to clubbing bizim için hüsrandı. yarış bazı tartışmalara sahne oldu:
  1. lady gaga'nın hangi şarkısı en güzel?
  2. rihanna'nın en meşhur şarkısı hangisi? 
  3. madonna kıstaslara uygun mu?  (a) ne de olsa 30 senedir pop sahnesinde: bence uygun. (b)  kolaya kaçıyorsun, madonna zaten bildiğimiz bir isim: bence uygun değil
  4. gangnam style kaç milyon izlenmiş? "meğersem trilyon izlenmiş!"
  5. p.'nin 2003 yılından kalma şarkının, 2012 şarkısı olduğu konusundaki ısrarı sonucu wikipedia'ya başvurduk. hayatımda tanık olduğum en bomba olaylardan biriydi.
yenildiğimde kurtarıcı olarak jennifer lopez'e kaçtım. m.i.a'yı yanlış şarkıyla tanıttığım için sevmediler, paper planes yapsaymışım olacakmış (işte kritik bir nokta: bir arkadaşıma birini tanıtırken hangi şarkıyla nokta atışı yapmalıyım?) açtığım şarkılar çok seksenler bulundu ve kabul edilmedi. youtube challenge son olarak abba'nın dancing queen'iyle bitti. bu şarkı bana tepki olarak açıldı. "dans şarkısı olsun ama belli bir seviyeyi de koruyalım" deyince son zamanlardaki favori şarkım let me take you out'u açtım. benim için en mükemmel dans şarkısıydı. şarkıyı açtıktan bir süre sonra her iki arkadaşımdan da büyük tepki aldım. böyle dans şarkısı mı olurmuş, bu ne biçim hareketli şarkıymış, bunu dinleyeceğimize dancing queen dinlermişiz, çınk çınk çınk... sert tepkiler beni hüsrana uğrattı. bana şarkıyı hemen kapattırdılar ve üzüldüm.   

Let Me Take You Out by Class Actress on Grooveshark

bence class actress'in let me take you out şarkısı çok güzel. gözümde renk renk ışıklar yakıyor. dinlediğimde heyecanlanıyorum ve mutlu oluyorum. sanki sonsuza kadar bu yaşta kalacakmışım gibi geliyor.  adeta başımı sallamaktan bayılacakmışım gibi. son zamanlarda mutluluktan anladığım bu: yerinde manyak gibi zıplamak. işte bunu aşağıdaki eserimde de belirttim. dans partim mükemmel geçti. bir sonrakini sabırsızlıkla bekliyorum.


              sanat hayatıma dönüş yaptım. edvard munch reprodüksiyonum umut vaad ediyor.

6 Mart 2013 Çarşamba

thomas bernhard ve glenn gould


bazı şeyleri yarım yapmak ya da kötü yapmak, hiç yapmamaktan daha iyidir diye düşünüyorum. bu düşünceyi, thomas bernhard'un bitik adam kitabını okuyup bitirdiğimde bir kez daha gözden geçirdim ve yine aynı sonuca vardım. piyanist glenn gould ve iki arkadaşı etrafında geçen bu roman, bana hayatta mükemmeliyetçilik denen şeyin zaman kaybından başka bir şey olmadığını düşündürdü.

roman, glenn gould'un yıllar süren goldberg variations çalışmalarını ve bu sırada kendisinin gölgesinde kalan diğer iki arkadaşını anlatıyor. müzik hayatlarının bittiği gün olarak, bir kapı aralığından glenn gould'un goldberg variations'ı çalışını duydukları günü sayan iki arkadaştan anlatıcı olan, bir yerde şunu diyor: "wertheimer'ın [arkadaşlardan biri] aksine, ki o seve seve glenn gould olmak isterdi, ben asla glenn gould olmak istemedim, ben hep kendim olmak istedim, werthiemer'se hep ve ömür boyu hiç dinmeyen bir hayal kırıklığına sürüklenerek, bir başkası, hayatta daha şanslı olduklarına inandığı kişilerden biri olmak istiyordu, diye düşündüm." bunun üzerine ben de kendimi düşündüm. başka türlü olmasını tercih edeceğim durumlar elbet geldi geçti ancak yine de başka türlü bir yaşamı düşünemiyorum. kendim olmaktan başka bir hal gözümde canlanmıyor; çünkü benim bildiğim, aklımın erdiği kısım, şu anda içinde olduğum kişi. daha ötesini düşünmek vakit kaybından başka bir şey değil. üstelik sağlıklı da değil.

başta glenn gould'un hikayesi sanarak başladığım kitabın, aslında diğer iki arkadaşın kitabı olduğunu gördüm. bir tanesi glenn gould'dan daha iyi olamayacağını bildiği için çalmayı bırakıyor, diğeri ise piyano çalmanın artık ona anlamsız gelmeye başlamasından dolayı piyano ile ilişkisini kesiyor. insan bir şeyi bırakacaksa, en iyisi olamadığı için bırakmamalı. buna mükemmeliyetçilik diyorlar ama bence mükemmeliyetçilik ile üşengeçlik arasında yakın bir ilişki var. daha doğrusu şöyle diyeyim, mükemmel olmayacağını bildiğinden bir işten vazgeçmek üşengeçliğe yakınsayan bir şey. hatta bir adım daha ileri götürürsem, mükemmeliyetçilik-üşengeçlik ve garanticiliğin de yakın bir ilişkisi var. mükemmel olma garantisini almadığı için vazgeçen insana garantici demek yanlış olmasa gerek. bu anlamdaki garanticilik de hoş bir şey değil.

tekrar thomas bernhard'a dönücek olursam, yine tek bir paragraftan oluşan bu kitabını bu kadar rahat okuyabileceğimi düşünmemiştim. okuduğum üç kitabı arasında en kolay okunan kitabı buydu. kitap ilerledikçe kendisine duyduğum sevgi arttı. mühim olanın glenn gould değil, thomas bernhard'ın kafasında kurduğu başka bir hikaye olduğunu anladım. hatta thomas bernhard'ın gerçek hayatta glenn gould'la hiç tanışmamış olduğunu okuyunca da biraz şaşırdım. bence bu kitabı ne glenn gould'a saygı duruşu ne de bir müzisyenin meslek yaşamını anlatan bir kitap olarak tanımlayabiliriz. bu kitap olsa olsa thomas bernhard'ın kendini anlattığı kitaplardan biri daha.
............................
goldberg variations'dan bahsettikten sonra, aşağıdaki videoyu paylaşmak istedim. benim varyasyonlar arasında en sevdiğim 25.si oldu. hatta bana biraz da before sunrise'daki klavsenle çalınan parçayı anımsattı. gerçekten o parça mı, değil mi bilmiyorum. araştırmak lazım. 

5 Mart 2013 Salı

a.


şu resmi görmek benim kalbimi kırdı. aslında niçin bende karışık duygular uyandırdı, net olarak bilmememe rağmen tahmin edebiliyorum. hikayenin arka planı değil, sadece fotoğrafta gördüğüm şeydi beni etkileyen.
...................
yaklaşık on gün önce bir rüya gördüm ve halen aklımda. rüyadan uyanınca ve gerçek hayata gözümü açınca gözümden yaşlar boşalmaya başladı. hüngür hüngür ağlamak gibi değil, sessiz ve yavaş yavaş yaşlar döküldü. rüyamda öyle mutluydum ki gerçek hayata uyanmak, içime tarifi imkansız bir mutsuzluk saldı. halbuki rüyamda dünyanın en mutlu insanıydım. ne kadar ilginç bir şey, gerçekte yaşamamamıza rağmen rüyalardaki hisler ne kadar da gerçek. hissettiğim mutluluk da son derece somuttu. en son ne zaman öyle mutlu olduğumu hatırlayamadığımdan dolayı kendimi çok kötü hissettim. tekrar uykuya dalmaya çalıştım, olmadı. o rüyanın içine girmeye çalıştım, kendi hayatımdan kaçmaya çalıştım. o saf ve yoğun mutluluğun çok çok azını bile hissedememek, şartların bunu olanaksız kılması beni kötü hissettiriyor. ben bütün güzelliklere açık olduğumu düşünmeme rağmen, hepsini bastıracak bir sorun her daim hayatımda ve hep benimle. ruh halimi etkileyen değişken benden bağımsız: annemin sağlığı. yeni güne uyandığımda aklıma düşen ilk bu oluyor ve sonra göğsümün üstünde bir ağırlık hissediyorum. hatta tam göğsümün arasından başlıyor, midemin hemen üstünde bitiyor. bu bölgede bir şerit halinde uzanan bir ağırlık hissediyorum. ben sadece eski hayatımı geri istiyorum. her şeyin biraz daha kolay olduğu, omzumdaki yükün biraz daha hafif olduğu (asla az değil) eski hayatımı özlüyorum. annemi özlüyorum. aslında kendi annemi de değil, anne kavramını özlüyorum. birinin en kıymetlisi olmayı, birinin her şeyden ve herkesten sakındığı yavrusu olmayı özlüyorum. basit bir aile hayatındaki huzurlu bir günde yer almayı, altmış yaşındaki annesiyle kahve içmeye gidenlerden olmayı, reklam filmlerindeki gibi bir aileye sahip olmayı isterdim. bu ailenin çocuğu olmak isterdim. fakat bütün bu fantazileri düşünerek kendimi üzmemem gerektiğinin farkındayım. insan imkansız şeyler uğruna kendini yıpratmamalı, gerçekçi olmalı. bugün, hayatımın bu evresinde başımdan geçen bu sağlık sorununa mantıklı ve soğukkanlı yaklaşabiliyorsam, bunun nedeni tanrıdan çok bilime dayanmamdır. aklımı koruyorsam bunun nedeni pozitif bilime yaslanmamdır. aldığım üniversite eğitiminden en çok bunu öğrendim; matematiğin, fiziğin, kimyanın içine girdikçe mantıklı ve soğukkanlı biri olmayı. hayatımın bundan sonrasında en önemli şeyin kendi geleceğimi kurmak olduğu sonucuna da bunları kullanarak vardım. hiçbir üzüntü, önümdeki hayata zarar vermemeli; çünkü lisansın son döneminde yapabileceğim çok şey var. aklımı koruyup, bütün bunları enine boyuna düşünmeli ve değerlendirmeliyim. ara sıra da kendime bunu hatırlatmalıyım; çünkü mutlu biri olmak istiyorum. 

24 Şubat 2013 Pazar

a. ve beth orton

a.
insan, annesinin biricik yavrusu olmayı bıraktığında hayatında bir sayfa kapanıyor sanırım. bırakmak derken büyümekten, başka bir şehre gitmekten ya da kendi hayatını kurmaktan bahsetmiyorum. koşulların elvermemesinden, senin ona değil de onun sana daha çok ihtiyacı olmasından ya da en basitiyle bu dünyadan göçüp gitmesinden bahsediyorum. birden bire kendini çocuk olmaktan çıkıp da yetişkin olarak buluveriyorsun. insanın annesiyle rolleri değişmesi çok travmatik bir durum. sonsuz sevginin kaynağı bir anda kuruyor gibi. kuruyor çünkü seni sevmek istese bile sağlığı elvermiyor, sevemiyor. annenden çok kendine üzülmeye başladığını fark edince utanıyorsun. içinde biraz bencillik olduğunu görünce başın öne düşüyor. "beni şimdi kim sevecek? ömrümün sonuna kadar hangi kollar bana açık olacak?" diye soruyorsun. ben başkasının sevgisini istemiyorum, anneminkini istiyorum diyorsun. annenin kolları seni artık saramaz olduğunda hissettiğin yalnızlığın tarifi yok. son zamanlarda aklıma geliyor, keşke bir kardeşim olsaydı diye. yalnızlığın ağlak ve üzücü bir şey değil de, sert ve soğuk bir şey olduğunu şimdi şimdi düşünmeye başladım. evin duvarı yıkılmış ya da çatısı uçmuş gibi. neyse diyorum, ömrümün en güzel günlerinin önümde olduğunu düşünmekten başka elimden bir şey gelmiyor. ne demişler, show must go on. 

beth

beth orton'un sugaring season albümünü sonbaharda çokça dinlemiştim ancak şu röportaja denk geldiğimden beri tekrardan dinlemeye başladım. bir müziğin/kitabın/filmin ardındaki gerçek hikayeyi öğrenince çoğunlukla o şeyi farklı değerlendiriyorum. öğrendiğim bilgi doğrultusunda o şeyle ilişki kuruyorum. belki iyi bir şeydir, belki kötü bir şey; bunu bilmiyorum. "bir sanat eseri, üreticisinden bağımsız değerlendirilmeli mi?" gibi tartışmaları uzmanlarına bırakıyorum. ben hikayelerden etkilenen bir insanım, tek bildiğim bu. neyse, beth orton'un bu röportajından çok etkilendim ve albümü bir de bütün bunları okuduktan sonra dinlemeye başladım. annesini ve babasını erken yaşta kaybetmesi, çocuğunu yalnız bir anne olarak büyütmesi, müzikten soğuması ve uzun süre eline gitar almaması, sonra bir adamı sevmesi ve onun sayesinde tekrardan müzik yapma şevkini bulması vs. gibi şeyleri öğrendikten sonra insanın hayata tutunma güdüsünün aslında çok güçlü bir şey olduğu üzerine kafa yordum. insan denilen canlı sandığımdan daha güçlü. hayatın da cezbedici bir şey olduğunu kabul etmek gerek. 

beth orton'un kızına dair söylediği şeyleri okurken, bahsettiği sevginin nasıl bir şey olabileceğini düşündüm. yani onu yeniden hayata bağlaması kısmı. aynı zamanda william faulkner'ın döşeğimde ölürken kitabındaki annenin dedikleri aklıma geldi. bire bir olmamakla birlikte, şu anlama gelen şeyler söylüyordu: "çocuğum olduktan sonra hiç yalnız kalamadım. evlendiğimde, yanımda kocam varken bile kaçabildiğim bir yalnızlığım vardı ama bebeğim olduktan sonra benim için kıymetli olan bu yalnızlığı yitirdim." gibisinden bir şeydi ve çok çarpıcıydı. acaba anneler, bir anlık da olsa ömürlerinin herhangi bir noktasında keşke doğurmasaydım diyorlar mıdır? yani akıllarından bir anlık da olsa, mikrosaniye bazında mesela, böyle bir şey hızlıca gelip geçiyor mudur?

beth orton röportajın bir yerinde şöyle bir şey diyor. çok tanıdık. artık kafamda belli bir hisse karşılık gelen bir görüntü oluşuyor. 

"I always remember once when I was a very little girl, with my mum and dad. We were driving through these endless flat fields and I was thinking all the time: what if I was out in that field on my own? The frightening and thrilling feeling of that stayed with me. I sometimes wonder if that was the beginning of the pull to escape that I felt."

madem bu kadar beth orton dedim, npr tiny desk kaydı sade ve güzel. bir dakika, o yalnız ve güzel miydi yoksa?

22 Şubat 2013 Cuma

bir romandan öğrendiğim

william faulkner'ın sayısız kere başlayıp her defasında ilk sayfalarında bıraktığım döşeğimde ölürken kitabını yeni bitirdim. ilk kez dört yıl önce okuma teşebbüsünde bulundum ve o zamandan bu yana da her yıl birkaç kere şansımı denedim. hiçbirinde kitabın içine girememiş, olan biteni anlamamış ve yirminci sayfaya ulaşamadan vazgeçmiştim. bunca yıl sanki zaman geçtikçe benim algım değişecek -gelişecek- ve ben daha iyi bir okuyucu olacağım, sabırlı ve kararlı olup, bu kitabı bitirebileceğim diye düşündüm. hep değişmeyi bekledim ve bunu umarak kitabın kapağını açtım. roman, birkaç gün önce yine aklıma düştü ve 2013'teki ilk faulkner girişimimi gerçekleştirmek üzere kitaba başladım. bu sefer kendimi farklı hissediyordum. geçirdiğim son birkaç ayın ardından hiçbir şeyi zorlamamak gibi bir tavır takınmaya başladım. hayata karşı daha yumuşakbaşlı olmayı denediğim bu dönemde, değişenin ne benim algımın ne de faulkner'a karşı tutumumun olduğunu gördüm. değişen benim kişisel tavrımdı. döşeğimde ölürken'in içine girmeye çalışmadım, bir süre anlamadan okudum. bir baktım, o benim içime girmeye başlamış. ben izin verdikten sonra da onu anlamaya ve sevmeye başlamışım. kitabı; zihinimi zorlayarak değil de, okuma eylemini bir tecrübeymişçesine görmeye çalışarak bitirdim ve sevdim. insanın hayatı boyunca aydınlandığını düşündüğü dönemler sayılı oluyor ve döşeğimde ölürken'i okumak da benim için öyleydi. kitabın bana anlattıklarından ötürü değil de tamamen kendimle ilgili şeyler açısından zihnimden silemeyeceğim bir tecrübe edindim. kendimi bir şeyin içine bıraktığımda huzur bulabildiğimi ve o şeyin güzelliğini takdir edebildiğimi gördüm. o yüzden yazdığım bu şeyler ne kitabın -kendi çapımda- bir değerlendirmesi ne de incelemesi. sadece benim kişisel macerama dair tespitlerim.

   sahibi kullanabileceğimizi söylemiş. sağolsun. thank you very much.

kitabı okuma esnasında internetten araştırmalar yaptım, kendime karakterleri tanıtıcı bir şema çıkardım ve bunun benzerlerinin defalarca yapıldığını gördüm. en güzellerinden biri de üstteki resimde olan aile ağacıydı. amerika'da liselerde çok okutulan ve üstüne tartışmalar yapılan bu kitap, şayet lisedeyken karşıma gelseydi ve detaylı bir şekilde okuyup inceleseydik acaba nasıl olurdu diye düşündüm. illa bu kitap olması gerekmiyor. bu şekilde bir eğitim sistemimiz olsaydı ne kadar farklı insanlar olurduk diye düşünmekten kendimi alamadım. bir dakika ya, dead poets society mi olduk şimdi? neyse.

bazı şeyleri neden ve nasıl yaptığını bilmeden yapma halini sorguladığım çok dönem oldu; ancak şu anda bunun gereksizliğini görüyorum. hayatta bazı şeyler sadece deneyimlememiz için var ve anlamamız çok da gerekmiyor. nasıl bazı filmleri anlamadığım halde seviyorsam, bazı şeyleri de anlamadan sevebileceğim sonucuna vardım. hayatın da böyle olduğunu ve belki de tümdengelim yöntemiyle, günlük hayatta karşılaştığım pek çok şeye de böyle bakabileceğimi düşündüm. sonuçta her şeyin içinde insan faktörü var ve insan istikrarlı bir canlı değil. bırak başka bir insanı, kendini anlaman bile mümkün değil. bunu bir arkadaşım çok güzel bir şekilde anlatmıştı: insanı modelleyebileceğimiz bir sistem olarak düşünürsek, bir sistemin kendinden daha gelişmiş bir sistemle ifade edilmesi ya da o sistem tarafından anlaşılması mümkün değildir, demişti. bu da benim aydınlandığım anlardan biriydi. bir sistem hep kendindinden daha basit şeylerle ifade ediliyor ve modelleniyordu, dolayısıyla bir insan olarak kendini ya da bir başkasını anlaman cidden mümkün değil. en fazla o sisteme yaklaşabilirsin, daha basit bir şekilde ifade edebilirsin ve bu da beraberinde bir sürü default hata getirir. kötünün iyisi işte.