hastalıklar insana çok şey öğretiyor. kısa sürede yıpratıyor ve yaşlandırıyor. bilmek istemeyeceğin bir sürü şeyi artık bilir oluyorsun. an geliyor, bu bildiklerinin bir kısmını unutmak istiyorsun. hatta bazen öyle şeyler görüyorsun ki bunları gördüğün için utanıyorsun. ben de kendi adıma aylar boyunca öğrendiğim bu şeyleri unutma zamanımın gelmesini bekliyorum. annemle beraber çıktığım bu yolculukta, yola yorulmuş ve yaşlanmış olarak devam ediyorum.
kışın jason molina'nın ölüm haberini aldığım zamanı hatırlıyorum. pitchfork -ya da onun gibi bir mecra- molina'nın ölüm haberine son albümünden bir şarkıyı, heart my heart şarkısını iliştirmişti. bu şarkıyı o zamana kadar hiç dinlememiştim. keşke hiç de dinlemeseymişim. ölümün kendi evime yakın olduğu günlerden geçerken, artık hiçbir şeye şaşırmazken, jason molina'nın ölüm haberi ardından ekran karşısında dakikalar boyunca nasıl derin bir sessizlikle oturduğumu hatırlıyorum. aklımdan bir sürü şey geçiyordu; ölüm benim evimi de böyle mi bulacaktı, her şeye hazırlıklı olmalıydım, hastalık süreci ne kadar masraflı ve zordu, acaba bütün bunlarla uğraşırken mezun olabilecek miydim vs. gibi sorular. ben hep kendi düşüncelerim, kendi yaşadıklarım içinde kaybolmuştum ama şimdi bu şarkı vesilesiyle ağır hastalık geçiren bir insanın aklından neler geçebileceğini duyuyordum. bu kısacık şarkı, bana kendi zorlu 2013 kışımı anlatıyordu. jason molina da bozkırı görmüş olmalıydı. bozkırın yorgunluğu önüne kattığı bir coğrafyadan bahsediyor, beni ve annemi adeta kendi hikayesinin bir parçası yapıyordu. "gözümü açsam bu kuş tüyü ve hayatım uçup gidecek" diyordu. hasta yatağında yatmakta olan kişinin başını çevirip, hayatına şöyle bir baktığını o an idrak ettim. karlı bir gece annem beni uyandırdı. ta haziranın sonundaki mezuniyetine gelemeyeceğim kızım dedi. hem zaten ne önemi var, kalabalığa girmeyi hiç sevmem ben, dedi. ben de aynen öyle dedim, ne önemi var. mezun olmak yeterdi.
bütün bunların arasında en kötüsü, jason molina'nın tedavi sürecinde ekonomik sıkıntı çekmeseydi. ben bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum, ta ki kendi gözümle üç sıfırlı fiyatlara sahip ilaçlar görene kadar. bizim için emekli sandığı vardı ama ya başka insanlar? paran ya da bir sosyal güvencen olmayınca hasta olmak ne zordu, resmen sürünüyordun. insanların bütün bir ömür boyunca aslında böyle günler için çalıştığını düşündüm. i.'ye hastaneden bir mesaj attım, "sırf hastane parası için çalışılırmış, sevdiğim işi aramama gerek yok." diye. ülkemizin gerçeğini hastane koridorlarından okumak çok kolaydı. o aylarda defalarca kendi kendime iyi ki benim işim insanlarla değil de makinelerle dedim.
bütün bunların arasında en kötüsü, jason molina'nın tedavi sürecinde ekonomik sıkıntı çekmeseydi. ben bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum, ta ki kendi gözümle üç sıfırlı fiyatlara sahip ilaçlar görene kadar. bizim için emekli sandığı vardı ama ya başka insanlar? paran ya da bir sosyal güvencen olmayınca hasta olmak ne zordu, resmen sürünüyordun. insanların bütün bir ömür boyunca aslında böyle günler için çalıştığını düşündüm. i.'ye hastaneden bir mesaj attım, "sırf hastane parası için çalışılırmış, sevdiğim işi aramama gerek yok." diye. ülkemizin gerçeğini hastane koridorlarından okumak çok kolaydı. o aylarda defalarca kendi kendime iyi ki benim işim insanlarla değil de makinelerle dedim.
***
aradan aylar geçti. hayatta neyin önemli olduğu, benim ne yaparak mutlu olabileceğim üzerine çok düşündüm. benim için yaptıklarını düşününce gözlerimin dolmasına hakim olamadığım dostlarımın olduğunu gördüm. hiç kimseden, hiçbir akrabadan görmediğim desteği birkaç dostumda buldum. hayatta böyle insanlar da varmış dedim, cidden varmış. ne yaptım da böyle insanların çevresinde olabildim, bu güzel insanları hak etmek için ne yaptım diye düşündüm. ilk defa kendimi çok şanslı hissettim. onlarla her şeyi yaparım, her yere giderim dedim. en zor projelere girişirim, en yapamayacağımı düşündüğüm işlere siz varsanız girerim, en hardcore doktorayı bu takımla bitiririm dedim. hem çok üzüldüğüm hem de aynı anda hayata bağlandığım bir dönem geçirdim. bu nasıl mümkün oldu en ufak bir fikrim yok. hastane-okul-ev arası mekik dokurken mümkün olsa da yirmi dört saat iş yapsam dedim. hastalıktan kaçmak için başka şeye sarılarak verimli olunabileceğini gördüm. meğersem insanın yapacak bir işinin olması ne kadar önemliymiş.
hani bazen filmlerde olur ya, baş karakter hayatının en kötü döneminde bir partiye gider de kendinden geçercesine dans eder ya da bir şey yapar ve gerçekten eğlenir. ben bunları hiç anlamazdım. yani öyle bir anda nasıl dans edilir ki derdim, saçma gelirdi. aklım almazdı ve hatta o kişiye kızardım. fakat bunun bir benzerini bütün bu olayların ardından müzik festivaline katılmak için p. ile beraber yollara düşüp ülke değiştirdiğimizde yaşadım. bu yolculuğumda hayatta görülecek ne kadar çok yer, dinlenecek ne kadar çok grup varmış dedim. p. bana yaşanacak çok şey olduğunu gösterdi, dışarıda koca bir dünya var dedi. hayatta kalma içgüdümün ne kadar baskın olduğunu gördüm. işte benim için başarı buydu.
***
diplomamı aldım. elbette ki annem mezuniyetime gelemedi çünkü hastaydı. devrim stadında gökyüzüne mehmet, abdullah, ethem, medeni için siyah balonlar bırakılırken göğsümde patlayacak gibi olan hisleri kimseye anlatamadım. anlamayacaklarından değildi elbette, anlatsam anlarlardı ama ben kendime sakladım. aylarca düşündüm, tam o an sırtımdan boşanan terin neyle alakası var diye. gezi parkı olaylarını da hastalık zamanında gördüm, ölen çocuklarla aynı heyecanı da hastalık zamanında paylaştım. sokağa indim, meşrutiyet'e gittim. biber gazı yediğimde gürül gürül akan hayatın içinde olduğumu anladım. bu ne güzel bir histi. ne kadar evde kalmaya çalışsam da kendimi kalabalıkların içine atmaktan alamadım. evde ölüm varken sokakta yaşam vardı. sokakta bir kavga vardı. ben devrim'de bütün bunları düşündüm. ne olursa olsun hayata tutunma güdümün baskın gelmesine engel olamadığım için derin bir vicdan azabı ve suçluluk duydum. işte terler bu suçluluk hissi yüzünden sırtımdan boşanmıştı. bunu ifade etsem kötü biri olacağımı düşündüğüm için dillendiremedim, şimdi içimi rahatlatmak için sesli söylüyorum.