27 Kasım 2016 Pazar

konser güncesi

local natives

los angeleslı local natives ilk kez türkiye'ye geldi. gelmeden önce verdikleri röportajda türkiye'ye gitmemeleri için yapılan uyarılara, türkiye'deki tehlikelere rağmen kulak asmadıklarını belirtmişlerdi. benim de konser öncesi aklımda olan buydu. bu ülke nasıl bir yer haline gelmişti? tam da konser günü, 24 kasım'da, ülkece oldukça hareketli bir gün geçirdik. işin doğrusu her zamanki günlerden farklı mıydı? değildi. bizim için yine sıradan bir gündü: avrupa birliği ile müzakerelerin durdurulması, türk uçağının suriye tarafından vurulması, doların yeni bir rekora daha imza atması (tabii ertesi gün o rekor yenilecekti), çocuk istismarı yasa tasarısına dair açıklamalar vesaire derken hayatımdaki en güzel şey bir konseri beklemek oldu.

local natives bu sene içerisinde üçüncü albümleri sunlit youth'u çıkardı. ilk çıktıkları zamandan bu yana eli yüzü düzgün, kolay dinlenir ve enerjik bir müzik yapmaktalar. bu albüm de yine aynı çizgide, temiz bir albüm. eskiden olsa indie rock benim için daha çok şey ifade edebilirdi; ancak ben de o çizgiden biraz kaydım. o nedenle uzun uzun albümü anlatacak değilim. local natives, indie müziğin cezbettiği her kulağın zevk alarak dinleyeceği bir grup. bundan üç sene önce canlı performanslarını da izlemiş biri olarak sahnelerinin çok iyi olduğunu biliyordum. bir dakika yerlerinde durmadan, kendileri de çoşarak dinleyicileri müziğin içine çekiyorlar. perşembe akşamı salon iksv'deki konser de aynı böyleydi.  solist taylor rice konseri "bize gelmememizi söylemelerine rağmen geldik" diyerek açtı. yeni albümden villany şarkısını dinleyicilerin arasına dalarak söyledi. insanlarla zıpladı, onları kucakladı. benim en çok hoşuma giden şey, hem seyircinin gruba sevgisini cömertçe göstermesi hem de grubun buna karşılık vermesi oldu. grup sahne üzerinde sürekli hareket halindeydi. dinleyici de onlarla birlikte konserin sonuna kadar enerjiyi düşürmedi. 

konser boyunca aklımda olan tek şey, o bir-bir buçuk saati dondurup bütün bir güne, hatta aya, hatta yıla yayabilsek ne kadar güzel olurdu düşüncesiydi. artık ülkede her şey yokuş aşağı giderken, her gün bir öncekinden daha çok kafayı yeme noktasına gelirken böyle mutlu anların kıymetini daha iyi anlıyorum. kalabalık bir insan topluluğuyla birlikte, herkes güler ve eğlenirken insanlarla ortak bir bağ kurabilmek ne kadar güzel bir şey. bizim ülkemizde ise ne kadar zor. artık zor. içimde ülkemdeki insanları sevebilen o kişiyi fark ettiğim anlar, böyle anlar. insanlar bir saat önce yanında hiç tanımadığı biriyle birlikte çalan müziğe tempo tutarken, bir saat sonra trafikte gördüğü birinden nasıl da ölesiye nefret eder hale geliyor?

gevende

gevende benim için üniversite dönemlerimi temsil ediyor. müzik etkinlikleri kapsamında okula çok sık gelmişlikleri, ankara'yı çokça ziyaret etmişlikleri vardı. ben de daha önce bir kez onları izlemiştim. eskişehir'den çıkmalarına rağmen, onlara dair bizim oradan çıkmışlar hissim hep daim oldu. uzun süredir müziklerini takip etmiyor, neler yapıyorlar ilgilenmiyordum. ancak salon'daki etkinliklerinden haberdar olunca gitmek istedim. 

sonda söyleyeceğimi başta diyeyim: gevende benim bildiğim gevende değil. oldukça progressive, sert bir yöne doğru kaymışlar. performansları halen taş gibi, ona lafım yok. doğaçlamalara devam. sahne üzerinde cayır cayır yanan bir ekip var. bir konser dinleyicisi olarak bu açıdan beni oldukça tatmin ettiler. beynimin içine içine işleyen bir müzikte yorulduğumu hissetmek beni çok mutlu eden bir şey. bunu da gevende ile yaşadım. hayatımdaki konser deneyimlerini sınıflandıracak olursam, bu deneyime en benzer iki konser swans ve ibrahim maalouf konserleriydi. şubat 2017'de yeni albümlerini çıkaracak olan gevende'nin evrildiği yol, benim kulağıma evimde dinlemek için bir nebze sert geldi. ancak bu çok iyi oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

3 Kasım 2016 Perşembe

kılavuz


yıllar yıllar önce olmalıydı, lisedeydim sanırım, amcamın kitaplığında bilge karasu'nun göçmüş kediler bahçesi kitabını gördüm. isminden ötürü kitap hemen dikkatimi çekti. bilge karasu kimdir bilmiyordum bile, kitabı aldım eve götürdüm. aradan uzun zaman geçti ve ben o kitabı kendi rafımda unuttum gitti. hiç sayfasını çevirmedim bile. zaman içinde bilge karasu'nun önemini ve değerini öğrendim ancak hiçbir kitabını okumadım, bir şekilde öyle oluverdi. geçen günlerin birinde kitapçıya girdiğim bir vakit, aklımda başka bir yazar ve o başka yazarın belirli bir kitabı vardı. o kitabı bulamadım. alfabetik sırayı takip eden raflarda aradığım yazarın hemen dibinde bilge karasu'ya rastladım. halbuki aklımdan geçmiyordu bile. elim yine kedili kitabına gitti. sonra diğer kitaplarına. sonra kılavuz kitabına. orada kitapların sadece arkalarını okuyordum. kılavuz'un arkasını okuduğumda olduğum yerde hareketsiz kaldım. tüm sesler birden kesildi ve her şey, herkes milyonlarca kilometre öteme gitti. ferzan özpetek'in mükemmel bir gün filmi vardı. orada etkilendiğim bir sahne aklıma geldi. filmin baş karakteri olan kadın hikayenin sonuna doğru sokak ortasında yürürken birden zaman duruyordu. filmin sesi kesiliyordu ve birkaç saniye her şey sessizlik içinde var oluyordu. bu sahne bana filmden kalan tek şeydi ve buna benzer bir anı, kılavuz'un arka sayfasını okuyunca yaşadım. sırf o nedenle kitabı aldım. sonra hemencecik bitirdim. 

kitaba başlarken aradığım bir şey vardı. o şeyin ismini halen koyamıyorum. aradığımı bulduğumu da düşünmüyorum ama içimdeki boşluğu derinleştirdiğini fark ediyorum. okuduğum ilk bilge karasu eseri olmasından ötürü diline aşina olmadığım doğru. ancak o meşhur bilge karası dilini gördüm. rüya ile gerçeklik arasında, neyin rüya neyin gerçek olduğunu anlayamadığım bu kitap bana içimden taşan sevgiyi hatırlattı. insanlara ne kadar kızsam da mizacım sevmekten yana. kızgınlığım geçicilikten, öfkem dinmekten, gönlüm bağ kurmaktan yana. yumuşak tarafımı sakladığımda çıkarmam ufacık güzel bir şeye bakıyor. ben kaşlarımı çatmak istiyorum ama ayağımın dibine gelen kediler beni yoldan çıkarıyor. bilge karasu'nun sevgisi, sevgilisi bana hayattan elimi eteğimi çekmemem gerektiğini söylüyor. goya'nın el sueno de la razon tablosundan bahsediyor bu kitap, bu tablodan kesip alınmış bir kuşu, birine hediye etmek üzere almıştım. sonra vermedim. şu yaşıma geldim, beni sevmeyen birine kendimi sevdirmeye çalışmanın yanlış olduğunu öğrenemedim. ama sanırım goya'dan sonra artık bunu öğrendim. bilge karasu ile de bilgimi cümle içinde kullandım, pekiştirdim. 
bu da kitabın arkasından gelsin:
"yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu... oysa şimdi geviş getirip duruyorum. şu 'aracı olmak','araç olmak', 'bir oyunun taşı ya da taşları olmak'...
...işin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.
ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?"

2 Kasım 2016 Çarşamba

konser güncesi

yaklaşık bir yıldır aklımda istanbul'dan gitmek var. kimi zaman burada son zamanlarımı yaşıyormuşum gibi hissediyorum. bugün gün içerisinde ofis arkadaşımla hava almak üzere çatıya çıktığımızda ufukta beliren gökkuşağını gördüm. hemen arkadaşımı dürttüm ve birlikte birkaç saniye renkleri parlak, pırıl pırıl görünen gökkuşağını seyrettik. eskilerin bir huyu vardır, ben hep yaşlı kadınlarda gördüm, gökkuşağı görünce bir dilek dilerler. ben de bugün gökkuşağını görünce umarım kısa zamanda buradan giderim dedim. nereye olduğuna dair bir fikrim yok. iyi hissedebileceğim bir yere, belki ankara'ya ama mümkünse sevdiğim birilerinin olduğu bir yere.

bir yıldır dönem dönem nüksediyor bu gitme fikri. son iki aydır ise en yoğun şekilde hissettiğim dönem oldu. ülke bu haldeyken kendi varoluşsal sorunlarıma kafa yormak büyük bir lüks, farkındayım. ancak ne yazık ki içine girdiğim ruh halinden "bu bir lüks ve yapmamalıyım" diyerek çıkamıyorum. geçen aylarda gitmek için daha uzakları düşünürken şimdi ankara da olur raddesindeyim. kafamda hep artı ve eksi listesi çıkarıyorum ve her defasında istanbul'daki artılar listemin ilk sırasına (zaten bir-iki madde var) buradaki konserlerin çeşitliliğini ve bolluğunu koyuyorum. geldiğimden beri bu şehirle iletişimim neredeyse sadece müzik üzerinden kuruldu. bunu genişletmeye ve çeşitlendirmeye pek gönüllü olmadım, kabul ediyorum. hep biraz uzak kaldım. bunun nedeni de kendimi geldiğim andan beri gidici olarak hissetmemdi (hikayenin sonunda gidemezsem gerçekten komik olur). bavulum hep elimi uzatsam yakalayacağım mesafede durdu. üstteki dolaba kaldırma ve kendime yer açma gereğini bile görmedim. şu sıralar kendimi tekrardan artılar ve eksiler listesi yaparken buluyorum ve müzik yine artılar listemdeki birinci sırayı alıyor. maddi manevi tüm gücümü konserlere yatırmaya devam ediyorum. bu vesileyle geçtiğimiz perşembe ve cumartesi akşamı gittiğim iki konserden bahsetmek istiyorum.


perşembe akşamı salon iksv sahnesinde ingiliz caz üçlüsü mammal hands vardı. piyano, davul ve saksafondan oluşan ekip 2012 yılında kurulmuş ve  henüz iki albümleri var. o akşam gördüğümüz üzere oldukça genç ve yetenekliler. kendileri yaptıkları müziği caz, folk ve elektronika karışımı olarak yorumluyor. grubun her üyesi farklı müzik tarzlarından etkilenmiş. saydıkları isimler arasında coltrane de var, philip glass da shiris kumar da. isimlerinin sürekli birlikte anıldığı ve benim de onları tanımama vesile olan grup ise gogo penguin. aynı plak şirketine (gondwana records) bağlılar ve birlikte turluyorlar. o akşam gördüğümüz üzere mammal hands sahne üzerinde çok enerjik bir grup. o an, orada olmaktan zevk aldıkları her hallerinden belli ve bu deneyime ortak olmak beni çok mutlu etti. saksafonu sahnenin ortasına alarak davul ile tatlı tatlı atışmaları, her bir enstrümanın kendi solosunda diğer ikisinin onu hayran hayran seyretmesi beni etkiledi. ne zaman davul ya da piyano solosu olsa saksafonu çalan müzisyen enstrümanını bırakıp kenara çekildi. o akşamdan müziğin haricinde aklımda kalan, sahne üzerindeki üç müzisyenin birbiriyle uyumu, iletişimi ve bakışmaları oldu. gecenin sonunda benim birincil müzik arkadaşım olan amcam için onlara bir cd imzalatmayı başardım. benden amcama hediye.


cumartesi akşamı ise salon iksv sahnesinde israilli basçı avishai cohen vardı. kariyeri boyunca chick korea, herbie hancock, bobby mcferrin gibi isimlerle çalışmış avishai cohen adına bir şeyler söylemek benim ligimi aşıyor. sonra rezil olmayalım. o akşam avishai cohen trio adıyla sahnede olan ekipte kendisine  piyanist  omri mor ve davulcu itamar doari eşlik ediyordu. avishai cohen'in sık sık değişen bir triosu var ve çoğunlukla gençlerle çalıyor. kendisini övmek beni aşacağından ibreyi diğer iki müzisyene çevirmek istiyorum. omri mar klasik müzikten caza birçok farklı ekiple dünyanın değişik yerlerinde çalmış. israil senfoni orkestrasıyla konserler vermiş. itamar doari ise henüz otuz yaşında ve şimdiden birçok önemli orta doğulu müzisyenle çalışmış, ömer faruk tekbilek'ten johnny greenwood'a birbirinden farklı isimlerle ortak çalışmalar yapmış. o gece avishai cohen albümlerinden çaldığı kadar ekibiyle birlikte doğaçlama da yaptı. davulcu itamar doari'den gözlerimi alamadım. avishai cohen kendisini tanıtırken inventor kelimesini kullandı. nedeni olarak da kendi davul sistemini kurmasını söyledi. davulunun üzerinde kendisinin sonradan astığı belli olan ziller vardı. üç kere bis yapan cohen iki tane de ispanyolca şarkı söyledi. anneanne tarafının izmir'den göç ettiğini anlattı ve bu toprakları sevdiğini söyledi. araştırınca öğrendim ki anne tarafı sefaradmış ve ispanya'dan izmir'e, oradan da israil'e göç etmişler. ne muazzam bir etnik karışım diye düşündüm. ortadoğu, israil, avrupa. sonrasında amerika. acayip bir kültür. o akşam dinleyiciler arasında kulağıma çok defa arapça konuşmalar geldi. müzik dedim, ne ilginç, ne güzel. israilli bir müzisyenin konserinde ön sıra komple araptı. konser sonunda hayatımda ilk kez bir playlist kapmayı başardım. ergenliğimi yeni yaşıyorum. sanırım bir sonraki adımım sevdiğim grubun tişörtünü giymek olacak.