konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2018 Pazar

mark kozelek: muhabbetimiz çok olsun

en son üç ay önce mark kozelek'in konser haberinde kalmıştım, kaldığım yerden devam ediyorum.  dün gece şehre mark kozelek uğradı. ne yazık ki artık eskisi kadar yazma enerjisi bulamıyorum ancak böyle deneyimler bende halen yazma isteği uyandırıyor. mark kozelek'in yaptığı bir şeye kayıtsız kalmam imkansız, sevemesem bile imkansız. dün gece ilk kez kendisini canlı dinledikten sonra şunu düşündüm: 90'larda ve hatta 2000'lerde bir mark kozelek konserinde bulunmak ile bugün bulunmak oldukça farklı deneyimler olmalı. zamanın kendisinden bağımsız olarak, bir adamın müzikteki -ya da performansındaki mi demeliyim?- dönüşümüne şahit olmak insanın kendisini sorgulamasına da sebep oluyor. o değişirken ben de değiştim. başka bir insan diyemem ama tıpkı onun gibi biraz daha keskin tepkiler veren birine dönüştüm. yaş almanın bununla bir ilgisi var mı acaba? muhtemelen olmalı. 

mark bey dün gece sahneye ilk çıktığı an, bunca yıldır zihnimde oluşan algısı bire bir olarak karşımda duruyordu. anında evet dedim, bu adam o çekindiğim ve belki de karşı karşıya gelsem korkacağım adam. asabi ve aksi bir üniversite hocasından nasıl korkarsam, öyle. ya beni terslerse, ya yanlış bir şey dersem. böyle başlayan konser, hiç tahmin edemeyeceğim kadar kahkahalı geçti. siyah takım elbisesi ile sahnede dikilme ve sahneyi elindeki mikrofon ile sağdan sola adımlayarak hikayelerini anlatma yaşına gelmiş. o ağırlıkta, o cüssede ve babalıkta. bu nasıl bir babalık bilmiyorum ama daha önce kendisini ve müziğini tanımlarken bir kere bile düşünmediğim/uygun bulmadığım bu kelimeyi dün geceden sonra kurabilirim: sevgisini göstermeyen asabi bir baba gibi dinleyenleri kucakladığını düşünüyorum.

mark kozelek yıllar içinde şarkı söylemeyi bilinçli olarak reddetti. artık söylemiyor, sadece anlatıyor.  hatta mırıldanıyor. en kısa hikayesi on dakikadan başlıyor. hiçbiri melodik değil. bunun adı nedir, ne denir; hiçbir fikrim yok. tek bildiğim, şu anda yaptığı müziğin bir benzerini daha önce dinlemediğim, dün geceki performansın bir benzerini daha önce izlemediğim. belki sonuncu en melodik albümü benji'ydi. sonrasında çıkanları takip ederken ben de yollarda kayboldum. bu sebeple eski şarkılarını çalmayacağını tahmin ediyordum ama geceden bu denli zevk alacağımı da ummuyordum. ben dün gece bir bir şeye tanık oldum. tiyatro desem değil, konser desem değil, bir seslendirme değil, ne bileyim, nakaratı bile olmayan, başı ve sonu olan tuhaf tuhaf hikayeler. yaş almış bir adamın şikayetleri, korkuları, kız arkadaşları, seyahat ettiği şehirler, sevdiği şarkıcılar (kurt vile, mark e. smith, elliott smith), izlediği filmler (midnight express), okuduğu kitaplar, yediği yemekler ve dahası. şiir değil, kesinlikle şiir estetiğine sahip olmayan ama tuhaf bir şekilde beni her defasında içine çeken bu hikayeleri dinlerken aklım hem oradaydı hem de bir çok yerde ve birçok şeyde. geçmişi düşündüm. üzülmedim, asla hüzünlenmedim. halbuki on beş sene önce mark beyler beni üzerdi. şimdi ise üzülmedim, nereden nereye geldim diye düşündüm. gerçekten de düşünce hızı ışık hızını geçiyormuş. düşüncelerinde yaptığın zaman yolculuğu yorucu olabiliyormuş. mark bey bol bol ohio dedi (carry me ohio değil elbette, artık o devir kapandı), inanmazsın, ben de ankara'yı düşündüm. özlem ile değil, hüzün ile de değil, geride kalmış bir gerçeklik olarak ve benimle birlikte o günleri yaşayan insanlar olmasa gerçekliğinden şüphe edeceğim bir uzaklık hissiyle ankara'yı andım. şehrim milyon ışık yılı uzaktaydı. içinde annem ve amcamdan başka artık kimse kalmamıştı. sevdiklerim çok çok uzaktı. mark bey sahnede ilacını alırken, yaşla birlikte gelen şeker, kolestrol, tansiyon ve daha nicesini düşündüm. o annesini anarken ben de kendi annemi andım. beni üzen, mark bey ile birlikte benim de yaş aldığım gerçeğiydi. artık ne kadar gençtim? sahneye harika bir özgüvenle çıkıp şarkıya eşlik eden onat kadar genç değildim mesela. ah böyle pırıl pırıl çocukları görünce bir şeyi tutkuyla istemenin ve bir şeye -müziğe?- tutkuyla bağlı olmanın güzelliğine hayran kalıyorum. hem de her defasında ilk kez hissediyormuşum gibi bir hayranlık. böyle tutkular hayata sıkıca sarılmak için güçlü sebepler. bir insandan öte, maddi bir nesneden öte. 

mark kozelek bana kendi tutkularımı ve diğer tüm bu şeyleri hatırlattı. hikayeleri, öfkesi, maskülenliği, nüktedanlığı, egosu ama en önemlisi şarkılı muhabbetiyle bana bir deneyim yaşattı. böyle günlerin sayılı olduğunu biliyorum ve buna tanık olduğum için mutluyum. dün gece olmak istediğim başka hiçbir yer yoktu. bir tanecik fotoğraf çekme gereği bile duymadım. o an, o his o kadar doğruydu ki gönlümün  zenginleştiğini hissettim. 

5 Nisan 2018 Perşembe

chad lawson konseri

dün gece salon iksv'de çok güzel bir konser vardı. amerikalı piyanist chad lawson ve ona keman ve çelloda eşlik eden jeffrey bruinsma ve alistair sund ile birlikte sakin ve huzur dolu bir akşam geçirdik. chad lawson'ın müziğini modern klasik ve minimal piyano melodileri olarak tanımlayabiliriz. aslen caz eğitimi almış olan lawson, dün gece hem kendi bestelerini hem de the chopin variations albümünden eserlerini çaldı. 

minimal piyano eserleri deyince bir konserin benim açımdan oldukça güzel geçeceğini tahmin edebiliyorum. chad lawson ile önceden tanışıklığım vardı. bu sebeple nasıl bir atmosferle karşılaşacağımı biliyordum. konser deneyimlerimi anlatmayı pek beceremiyorum. yapabildiğim kadarını yapmayı da unuttum ya da artık işin o kısmını anlatmak içimden gelmiyor diyeyim. daha çok bir konserin bana hissettirdikleri, zihnimden geçen düşünceler ve o konsere gitme/konserden geri eve dönme pratiği içinde bulunduğum ruh halinden bahsetmek beni daha çok rahatlatıyor. çünkü bir noktada bunları ifade etme ihtiyacı duyuyorum. aksi takdirde içimdeki hislerden kurtulamıyorum. oysaki kurtulmak istediğim çok şey var. 

chad lawson'ın inceliği, nazikliği ve hoş sözleri beni düşündürdü. yani ince bir söz duymayı kim istemez ki diye düşündüm. özenli insanlarla günlük hayatta rastlaştığımda o özeni takdir ediyorum. bu hissi özledim. hem de öyle çok özledim ki. ben dün gece özen ve güzellik gördüm. karşımda böylesine başımı iki elim arasına aldıracak bir kemanla karşılaşmayı ummuyordum ama karşılaştım. başım bedenime ağır geldi. gözlerim fazla geldi. bazen böyle oluyor, başımı alıp yanıma koymak istiyorum. başımı bir duvara yaslamak istiyorum. işte o yorgunluk yine geldi. bu sefer müzikle ve güzel bir şekilde. bir süredir kalbimin adeta saatli bir bomba gibi attığını duyuyorum. yani varlığını en çok duyduğun organın ne deseler, kalbim derim. bir saniye sussan ya, birazcık diye yalvardığım oluyor, o derece. gece demeden, gündüz demeden güm güm atıyor. banyo yaparken, süt içerken, temiz bir nevresime ilk uzandığım an ve bir de böyle sakin, güzel eserleri dinlerken bir nebze yavaşlıyor. dün tamamen yavaşladı diyemem ama biraz yavaşladı. aylar önce olsa tamamen de yavaşlardı. ben dalıp giderdim, kendimi de unuturdum, eve dönüşü de. ama dün gece o güzelim müzikte bile zihnim susmadı. düşünceler, düşünceler birbirini kovaladı. bir an durdum, bir dakika dedim. bu güzel konseri kendi kendime mahvetmemeliyim. sonra yine konserin içine dönmeye çalıştım. bir noktada gözlerimin dolmasına engel olamadım. çünkü artık hüzünlü şeylere değil, güzel şeylere duygulanıyordum. o anın benim günlük yaşamımda oldukça kıymetli bir zaman dilimi olduğunun farkındaydım. o an, bu şehirde olmak isteyeceğim başka bir yer yoktu. işe gidince orada olmak istemiyordum, eve gelince de evde. ama o konser mekanında, müziğin yanı başımda olmasından duyduğum hoşnutluğu, eve gelinceye kadar sakladım. yatağa girinceye kadar. sabah uyandığımda ise inanılmaz bir mutsuzluk hissediyordum. neden böyle bir olmamışlık, yapamamışlık ve hayata dair bir başarısızlık hissediyordum, bilemiyorum. halbuki sakin sakin yaptığım bir vapur yolculuğu sonunda ulaştığım güzel bir konser mekanı, oldukça güzel bir müzik ve sonrasında beni birkaç zaman -umuyorum ki gün bazında olsun- idare etmesini beklediğim bir ruh hali vardı. ama duyduğum huzursuzluk üst seviyelerde. 

konseri anlatamadım. keşke anlatabilseydim. şimdi umudum yarın geceki balmorhea konserinde. tam da yakın zamanda "müziği bir baş etme mekanizması olarak kullanmak zararlı mı?" başlıklı bir yazıyı okuduktan sonra tek diyebildiğim, ben müziği ilaç niyetine alıyorum. 

10 Aralık 2017 Pazar

bir slowdive konseri


bu sene bitmeden anlatmak istediğim birkaç şey vardı; hepsi öylece kalakaldı. tembellik mi desem, isteksizlik mi, yoksa yazmaya başladığımda hepsinin anlamını yitirdiğini düşünmemden mi bilmiyorum ama yazamadım. bunlardan bir tanesi de slowdive konseri deneyimiydi. ekim ayının başında, amsterdam'da izlediğim bir slowdive konseri benim için çok anlamlıydı, yılı bitirirken yok saymak istemedim. mayıs ayında slowdive'ın yirmi iki senenin ardından çıkardığı albümü dinlerken annem hastanedeydi. ne olacağını bilmediğim tuhaf ve sıkıntılı bir dönemde, ben her hafta istanbul-ankara arasını katederken hep bu albümü dinledim. buraya not etmişim, slowdive'ı bu albüm turnesinde bir yerlerde yakalama hayalim vardı. oldukça üzgün ve depresif bir dönemde bana önümdeki günlere dair hayaller kurduran böyle şeylerdi. konserler, müzikler ve sevdiğim insanlardan ötesi yoktu. halen de bunlardan başka, bunlardan fazla bir şey istediğim söylenemez. 

şu hayatta ne işim var dediğim çok oluyor. ama illa ki kendime bir sebep bulmam gerekiyor. büyük amaçlarım, insanlığa yararlı olmak gibi ulvi hedeflerim yok. buna paralel olarak hayattan büyük beklentilerim de yok. gerçi büyük hedef nedir, onu da bilmiyorum. konserlerin peşinde koşmak benim için oldukça keyifli bir hedef mesela. sevdiğim insanlarla geçirdiğim kısıtlı zamanlar da öyle. amsterdam'da gerçekleşecek bir slowdive konseri haberini duyunca da hollanda'da yaşayan p. ile aylar öncesinden bu konserin planını yaptık. sadece bir hafta sonunu içeren buluşmamız, hem slowdive romantizmi hem de yetişkinlik hayatımızın bir özeti olan dar-zamanlara-sıkıştırılan-yoğun-duygusal-paylaşımlar üzerine oldu. slowdive'ın yıllar sonra gelen albümü benim için bu senenin en güzel albümlerinden biriydi. bu albümü dinleme deneyimi, elbette ki sadece bu albümü dinlemek demek değildi. tıpkı bir slowdive konseri deneyiminin sadece sevdiğim bir grubu dinlemek demek olmaması gibi. bu konser benim için neydi? ilkgençlik yılları, naif hisler, o zaman büyük gelen ama şimdi tebessüm ettiğim hayalkırıklıkları, gençlik heyecanları, yoğun duygularla örülmüş ilişkiler derken hissettiğim nostaljinin oldukça ağır geldiğini itiraf etmeliyim. bir slowdive konserinin çok güzel geçeceğinden benim hiç şüphem yoktu; ama beklediğimden de güzel geçti. yeni albümlerinin beklenen tüm şarkılarını çalmalarının haricinde, avrupa turnesi kapsamında her konserlerinde çalmadıklarını bildiğim  dagger benim için sürpriz oldu. kendimi hem tıpkı on beş yaşında gibi yoğun duygularla sarılı hissettim hem de yanımdaki dostumun varlığı ile oldukça şanslı. alison'da neil ile rachel'ın sahnenin iki ucundan birbirlerine doğru gelerek gitar çaldıklarını gördüm. souvlaki ile, 40 days ile, crazy for you ile kendi hayatımdan daha büyük bir hayat içerisinde kayboldum. hayran hayran dalıp gittim. konser bitiminde başkalarının da benzer sabitlikte, yerlerinde öylece durduklarını gördüm. insan böyle yoğun hisler ile her zaman sarmalanmıyor. hele toplu bir şekilde olması ise öyle nadir oluyor ki... gerçekten slowdive seven insanlarla bunu paylaşmak oldukça güzeldi. konser bitiminde hem bir tatmin hissi hem de büyük bir boşluk hissi duydum. bunun nedenini halen de anlayabilmiş değilim. bazı güzel deneyimlerden sonra böyle oluyor. belki ben abartıyorum, bilemiyorum ama slowdive'ın geçmişten gelişi bu sene beni en mutlu eden şeylerden biriydi. bu konseri p. ile birlikte izlemek ise ankara'da geçen gençliğime en güzel armağandı.

bu da şarkı listesi. yanımızdakiler kapınca biz de rica edip fotoğrafını çektik.

26 Kasım 2017 Pazar

hidden orchestra konseri


23 kasım perşembe akşamı salon iksv sahnesinde hidden orchestra vardı. çekirdek kadrosu dört kişi olan ekip; brighton merkezli ve müzisyen joe acheson'ın projesi. joe acheson çok yönlü bir müzisyen ve hidden orchestra projesinde farklı müzik türlerini bir araya getirmekte. kendisine kemanda ve piyanoda poppy ackroyd, davullarda jamie graham ve tim lane eşlik ediyor. o akşam sahnede beşinci bir üyeleri de görsellerde ve laptop başında gruba katılmıştı.

grubun müzik yapma sürecini joe acheson şu şekilde açıklıyor: tüm enstrümanların kayıtları ayrı olarak yapılıyor ve acheson tarafından bir araya getirilip kaydediliyor. örneğin, davulcu tim lane aynı zamanda grupta trombon da çalıyor ancak sahnede bu sesi kayıtlardan dinliyoruz. müziğin üzerine eklenmiş doğaya ait sesler ise hidden orchestra deyince benim aklıma gelen ilk şey oluyor. bu noktada joe acheson'ın ilginç bir projesinden daha bahsetmek isterim. tüm birleşik krallık'ı gezerek, her bir sahilden sesleri kaydettiği ve bunları incelediği bir çalışması da olmuş. şu anda grup elemanlarının deniz kenarına konuşlanmış güzelim brighton'da yaşadığını düşünürsek, böyle seslerden ilham almalarına şaşırmayız diye düşünüyorum. ya da doğadan, sakinlikten, kuşlardan. 

grubun benim için dikkat çekici ve en hoşuma giden yanı çift davul ile müzik yapmaları. davullar hep karşılıklı konumlanıyor ve davulcular graham ile lane çoğu zaman birbirlerinin gözünün içine bakarak çalıyorlar. perşembe akşamı da bu şekilde adeta iki davulun birlikteliğini, iki davulcunun sahne üzerindeki iletişimini ve uyumunu izledik. bilmemin imkanı yok ancak o akşam bu iki davulcunun dostluğuna da şahit olmuşum gibi hissettim. tüm konser boyunca birbirlerine gülümseyerek tatlı tatlı atıştılar da diyebilirim. elle tutulmayan, somut olmayan bu şey her neyse, tanık olduğum için o kadar mutluyum ki... müzik icra ederken kurulan iletişim benim aklımın ermediği, hiçbir fikrimin olmadığı bir iletişim. bu da sahnede başta davulcular arasında olmak üzere, hidden orchestra ekibi içinde hissedilebilen bir şey.

grup o akşam 2017 çıkışlı down chorus albümlerinden ve sadık bir dinleyicilerini hayal kırıklığına uğratmayacak eski parçalarından çaldılar. benim tek eleştirdiğim nokta, şimdiye kadar salon iksv'de gördüğüm en gürültülü ve konuşkan seyirci kitlesinden birine denk gelmiş olmaktı. 

hidden orchestra benim çokça dinlediğim, özellikle ders çalıştığım gecelerime eşlik eden sevgili  grup. icra ettikleri müzik, bana inanılmaz bir konsantrasyon müziği geliyor. benim için cool ve uzayvari/endüstriyel bir boşluğu değil, pastoral hisleri temsil ediyor. kendilerini ikinci defa canlı dinlemiş olmanın memnuniyetini yaşıyorum. aşağıda kişisel favorilerimden olan seven hunters parçalarının 2014 yılına ait güzel bir canlı performans kaydı var.

19 Kasım 2017 Pazar

julie byrne konseri


julie byrne'ü 2016 yılı sonlarında tesadüf eseri tanıdım. natural blue şarkısını ilk dinlediğimde yaşadığım duygu yoğunluğunu, hissettiğim huzuru ve güzel hisleri burada ifade etmeye çalışmıştım. aradan geçen bir yıllık süreçte kendisini çokça dinledim. lastfm istatistiklerim, bu bir senede en çok dinlediğim müzisyen olarak julie'yi işaret ediyor. dönem dönem müziğinden kendini alamadığım yumuşak sesli kadınlar oluyor. eskiden böyle müzikleri daha çok ve daha yoğun dinlerdim. dinledikçe de içimde depresif hislerin belirmesine engel olamazdım. zihnim başka şeyler düşünür ve derinlere dalardım. sanırım artık bu yönümü kontrol edebiliyorum. yani çoğu zaman. eskiden dinlediğim bazı singer-songwriter müzisyenlerden artık dinlemediklerim var. julie ise bana bu müziğin depresif tarafını değil; bilakis huzur veren ve içimde iyi hisler uyandıran tarafını hatırlatıyor.

15 kasım günü salon iksv'deki konsere biletimi aylar öncesinden almış olmama ve heyecanla o akşamı beklememe rağmen, kendimi bir konsere gidecek zihinsel durumda hissetmiyordum. bu süreçte yaktığım başka konser biletleri oldu. ama 15 kasım günü işten eve geldim ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığını gördüm. günlük yaşamımda iş yerinde iletişim kurduklarım haricinde, toplumla etkileşim içine girmek istemiyordum. ailemle ya da uzaktaki arkadaşlarımla haberleşiyordum, bu beni memnun da ediyordu ancak zorunlu ve kaçamadığım etkileşimler yok mu; bunlar bende izolasyon isteğini arttırıyordu. o akşam evde kalmak istemedim. vapura binip karşıya geçmek istedim. bu rutini tekrar hatırlamak hoşuma gitti. julie sahneye çıkığı an, işte o an, buraya gelerek kendime ne büyük iyilik yaptığımı fark ettim.

ilk başta sahneye yalnız çıkan julie byrne, iki şarkının ardından sahneye ona eşlik edecek olan iki müzisyeni davet etti: son albümünün prodüktörlüğünü de yapan, synthesizerda eric littman ve kemanda jake falby. not even happiness albümünü baştan sona çaldılar. yumuşacık sesi, gösterişsiz gitar tınılarıyla julie kafamdaki birçok kavramın karşılığıydı: basitliğin, gösterişsizliğin, minimalizmin ve bu tarz şeylerin. müzik yapmadan önce hayatını central park'ta bekçilik yaparak kazanması da bağ kurabildiğim bir şeydi. akorlar arası geçişlerde eli adeta zarif hareketler yapıyordu. uzun zamandır sahnede klasik gitar dinlememiştim. çıt çıkmayan salonda yankılanan bir gitar sesinin dinginliği içime işledi. daha henüz birkaç şarkı olmuştu ki gözümden akan yaşlara engel olamadım. bu güzel müzik karşısında, bu müziğin bana hissettirdiği huzur ve sakinlik karşısında duyduğum mutluluğun ifadesi ağlamaktı. eskiden hiç anlayamadığım bir şeydi bu, mutluluktan ağlamak. şimdiyse bu nadir anları fark edebildiğimde kendime engel olamıyorum. üzüntü, ölüm ve yas dönemi sona mı eriyor bilmiyorum. sanmıyorum; ancak ben yavaş yavaş ölüme dair olan bu hisleri sindirmeye başlıyorum. yapabileceğım başka bir şey yok. bu sürecin içerisinde güzel bir şeye rast geldiğim ve bu güzelliği takdir edebildiğim için gözümden yaşlar geliyor. julie byrne'ün müziği beni rahatlatıyor, kalbimi yumuşatıyor, omuzlarımda hissettiğim yükü hafifletiyor. keman ve synthesizer'ın birlikte çaldıkları ve gitarın sustuğu birkaç dakikalık bir ara oldu. o arada ben güzel yerlere gittim geldim. kuş sesleri, dümdüz yeşil topraklar, rüzgarlı bayırlar, on dokuzuncu yüz yıl romanları, benim zihnimdeki yeşillikler... bu anı zihnimin içine kaydetmek istiyorum dedim. ben bir zaman, bir yerde, böyle bir anda var oldum. konserin bitimi, albümün de bitimini yapan şarkıyla oldu: "i live now as a singer" bu şarkıda julie ışıkların tamamen kapatılmasını istedi. konser karanlıkta bitti. yerimden kalktığım an, bu deneyimi bir kez daha yaşamak istediğimi fark ettim. hayatımda daha önce yapmadığım bir şeyi yapıp, ertesi gün de bu konsere gelmek istedim. eve giderken hissettiğim en bariz his ferahlıktı. uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyudum. ertesi gün akşamı bekleyerek geçti. içimde öyle tatlı bir heyecan vardı ki bu hissi ancak on sekiz yaşımla özdeşleştirebilirdim. akşam yine vapura bindim. yine salon iksv'ye gittim. julie yine sahneye tek başına çıktı. sonra arkadaşlarını çağırdı. şarkı sıraları neredeyse aynıydı. ben yine hayranlıkla ve mutlulukla bu müziği dinledim. bir pantolon ve bir kazakla sahneye çıkan bu kadının ne kadar güzel olduğunu düşündüm. bir günü iki kere yaşamak böyle bir şey olmalıydı. zaman makinası gibiydi. düne döndüm. 

ikinci gece de konser mekanından çıktığımda mutluydum. sanki doktordan çıkmış gibi rahatlamıştım, sorunuma çare bulmuşum gibi. ne yapmam gerektiğini artık biliyormuşum gibi. yaşamın basitliğine ve ummadığım anda derdime çare olmasına inanamam bazen. tesadüfen geldiğim bu hayatta, insanlık tarihinin bu zaman diliminde tanık olduğum güzel müzikler, resimler, filmler karşısında şanslı olduğumu hissettiğim zamanlar olur. bu müzisyenlerle, yazarlarla aynı zaman dilimine denk geldiğim için memnuniyet duyarım. hiç tanımadığım bu insanlar benim derdimi dışarı vurmama vesile olur, omzumdaki yükü hafifletir. böyle şeylere tanık olabildiğim için şanslı olduğumu düşünürüm. bu iki akşam da julie byrne ve arkadaşlarının yaptığı müziğe tanık olduğum için şanslıydım. bu yıl istanbul'da izlediğim en güzel konserlerden biri olmasının yanı sıra, benim için hayatımda özel bir anlamı olacak bu konseri, yaşama şevkimi kaybettiğimde hatırlamaya çalışacağım. benden önce de bu dünyadan nice güzel eserler geldi geçti, benden sonra da gelecek. ben yaşam süremde tanık olduklarımı yüreğimde hissedip, hayatın bu deneyimlerine açık olmaya gayret göstereceğim.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

yine konserler

insan her şehirle farklı bir ilişki kuruyor. bazen o şehre dair okudukları, filmlerden gördükleri, rastladığı fotoğraflar derken daha şehri görmeden oraya dair bir algı oluşturuyor. dolayısıyla o şehirle kurduğu ilişki ne kadar kendi mücadelesinden edindikleri oluyor, emin değilim. insan bulunduğu yere nasıl bakıyor ve yaklaşıyorsa, yaşadıkları da o doğrultuda oluyor sanırım. bakışacısı dedikleri bu olsa gerek. istisnaları olmakla birlikte, şehirde başımıza gelen pek çok şey bizim tercihimiz.

seçimlerimize göre o şehirdeki yaşantımız şekilleniyor. mesela ben istanbul'la ilişki kurmamayı tercih ettim. kendimi burada hep misafir hissettim. gelmeye de bilirdim ama geldim. gidebilirdim ama gitmedim. bütün bunlar benim seçimim. fakat geçen üç yılın ardından şunu diyebilirim ki ben bu şehirle ilişki kuramadım. kurduğum tek ilişki müzik üzerinden geliştirdiğim yakınlıktı. ben de böyle bir şehir sakini oluverdim. istanbul sakini. mesela bu ikileme bile kulağımı tırmalıyor. sanki istanbul'da yaşayan bir sakin, bir şehir sakini, bir apartman sakini olamazmışım gibi. ya da kimse böyle olamazmış gibi. istanbul'da sakin olmak için otuz sene öncesinde yaşamak, birkaç kuşak istanbullu olmak, hadi o da olmadı diyelim, en kötü ihtimal orada doğup büyümek, okula orada gitmek gerekiyormuş gibi. bir tarafıyla inanılmaz yapay bir hayat var burada. başka yerde yok mu? elbette var. ama oralardaki varoluş biçimlerini değerlendirecek deneyimim yok.

ben istanbul'u kabul edemediğim için o da beni kabul edemedi. fakat ben buna hiç üzülmedim ve içerlemedim. çünkü nasıl olsa gelecekte bir zaman buradan gidecektim. halen en büyük motivasyonum bu. bu sebeple de istanbul'da yaşamanın benim için en güzel yanı, bana çok sayıda konser seçeneği sunması. geldiğim ilk günden beri bu şehirde en mutlu olduğum anlar, bir konserden çıktıktan sonraki o ilk bir saat, eve gidip yatağa girdiğim andı. ertesi sabah işime giderken kulağıma taktığım kulaklıkta bir gece önceki müziğin yeniden ve yeniden zihnimde çalmasıydı. iş yeri binasının çatısına çıktığımda önümde uzanan gri gökyüzü, sanayi bölgesi kirliliği ile çayırova güzel bir yer sayılmazdı. istanbul zaten deli işiydi. bütün bunlar hayatımı idame ettirebilmek içindi ama başka bir varoluş da mümkün olabilirdi.

tüm bu düşünceler zaman zaman gün yüzüne çıkarak zihnimi bulandırırken, bir çözüm yolu bulana kadar beni burada olduğum için mutlu eden tek şey konserler. büyük bir açgözlülükle üst üste birkaç güne konser bileti alıp, fiziksel/zihinsel yorgunluktan gidemediğim konserler oldu. yirmi yaşındaki halim için bu büyük bir suçtu. bilet aldığın bir konsere gitmemek, ne büyük bir şımarıklık! bu şehirde bunu yapabiliyorum. dinlediğim, sevdiğim insanlardan öte adını bile duymadığım insanların konserlerine bilet alıp gidiyorum. beni en heyecanlandıran şeylerden biri, daha önce dinlemediğim bir müzisyeni/grubu sahne üzerinde ilk kez canlı izlemek. sevmeme riskini göze alarak yapıyorum ve bu risk beni daha da meraklandırıyor. kötü çıkan bir filme tahammül edemiyorum. kötü çıkan bir kitabı tamamlamıyorum, vaktimi harcamak istemiyorum ama müzik öyle değil.

her türlü müzik deneyimine açık halimle, bana tüm bu müziksel heyecanları sunan şehri bir tek o zaman seviyorum. bu şehri keşfetmeye, bilmediğim sokaklarını tanımaya, dışarıda saatler geçirmeye niyetim yok. vizyonsuzluk örneği gösterdiğimin farkındayım. halen semtleri bilmemekle kendi kendime övünüyorum. biri bir yerden mi bahsetti, yalnız kalınca internetten bakıyorum. burayı da bilmiyorum diyorum. aferin bana. zaten bilmeme gerek yok nasılsa gideceğim. bu şehre dair hissettiklerim bana üzüntü vermiyor. o derece kayıtsızım çünkü hislerimi kabullendim. 
tebrikler.

27 Kasım 2016 Pazar

konser güncesi

local natives

los angeleslı local natives ilk kez türkiye'ye geldi. gelmeden önce verdikleri röportajda türkiye'ye gitmemeleri için yapılan uyarılara, türkiye'deki tehlikelere rağmen kulak asmadıklarını belirtmişlerdi. benim de konser öncesi aklımda olan buydu. bu ülke nasıl bir yer haline gelmişti? tam da konser günü, 24 kasım'da, ülkece oldukça hareketli bir gün geçirdik. işin doğrusu her zamanki günlerden farklı mıydı? değildi. bizim için yine sıradan bir gündü: avrupa birliği ile müzakerelerin durdurulması, türk uçağının suriye tarafından vurulması, doların yeni bir rekora daha imza atması (tabii ertesi gün o rekor yenilecekti), çocuk istismarı yasa tasarısına dair açıklamalar vesaire derken hayatımdaki en güzel şey bir konseri beklemek oldu.

local natives bu sene içerisinde üçüncü albümleri sunlit youth'u çıkardı. ilk çıktıkları zamandan bu yana eli yüzü düzgün, kolay dinlenir ve enerjik bir müzik yapmaktalar. bu albüm de yine aynı çizgide, temiz bir albüm. eskiden olsa indie rock benim için daha çok şey ifade edebilirdi; ancak ben de o çizgiden biraz kaydım. o nedenle uzun uzun albümü anlatacak değilim. local natives, indie müziğin cezbettiği her kulağın zevk alarak dinleyeceği bir grup. bundan üç sene önce canlı performanslarını da izlemiş biri olarak sahnelerinin çok iyi olduğunu biliyordum. bir dakika yerlerinde durmadan, kendileri de çoşarak dinleyicileri müziğin içine çekiyorlar. perşembe akşamı salon iksv'deki konser de aynı böyleydi.  solist taylor rice konseri "bize gelmememizi söylemelerine rağmen geldik" diyerek açtı. yeni albümden villany şarkısını dinleyicilerin arasına dalarak söyledi. insanlarla zıpladı, onları kucakladı. benim en çok hoşuma giden şey, hem seyircinin gruba sevgisini cömertçe göstermesi hem de grubun buna karşılık vermesi oldu. grup sahne üzerinde sürekli hareket halindeydi. dinleyici de onlarla birlikte konserin sonuna kadar enerjiyi düşürmedi. 

konser boyunca aklımda olan tek şey, o bir-bir buçuk saati dondurup bütün bir güne, hatta aya, hatta yıla yayabilsek ne kadar güzel olurdu düşüncesiydi. artık ülkede her şey yokuş aşağı giderken, her gün bir öncekinden daha çok kafayı yeme noktasına gelirken böyle mutlu anların kıymetini daha iyi anlıyorum. kalabalık bir insan topluluğuyla birlikte, herkes güler ve eğlenirken insanlarla ortak bir bağ kurabilmek ne kadar güzel bir şey. bizim ülkemizde ise ne kadar zor. artık zor. içimde ülkemdeki insanları sevebilen o kişiyi fark ettiğim anlar, böyle anlar. insanlar bir saat önce yanında hiç tanımadığı biriyle birlikte çalan müziğe tempo tutarken, bir saat sonra trafikte gördüğü birinden nasıl da ölesiye nefret eder hale geliyor?

gevende

gevende benim için üniversite dönemlerimi temsil ediyor. müzik etkinlikleri kapsamında okula çok sık gelmişlikleri, ankara'yı çokça ziyaret etmişlikleri vardı. ben de daha önce bir kez onları izlemiştim. eskişehir'den çıkmalarına rağmen, onlara dair bizim oradan çıkmışlar hissim hep daim oldu. uzun süredir müziklerini takip etmiyor, neler yapıyorlar ilgilenmiyordum. ancak salon'daki etkinliklerinden haberdar olunca gitmek istedim. 

sonda söyleyeceğimi başta diyeyim: gevende benim bildiğim gevende değil. oldukça progressive, sert bir yöne doğru kaymışlar. performansları halen taş gibi, ona lafım yok. doğaçlamalara devam. sahne üzerinde cayır cayır yanan bir ekip var. bir konser dinleyicisi olarak bu açıdan beni oldukça tatmin ettiler. beynimin içine içine işleyen bir müzikte yorulduğumu hissetmek beni çok mutlu eden bir şey. bunu da gevende ile yaşadım. hayatımdaki konser deneyimlerini sınıflandıracak olursam, bu deneyime en benzer iki konser swans ve ibrahim maalouf konserleriydi. şubat 2017'de yeni albümlerini çıkaracak olan gevende'nin evrildiği yol, benim kulağıma evimde dinlemek için bir nebze sert geldi. ancak bu çok iyi oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

2 Kasım 2016 Çarşamba

konser güncesi

yaklaşık bir yıldır aklımda istanbul'dan gitmek var. kimi zaman burada son zamanlarımı yaşıyormuşum gibi hissediyorum. bugün gün içerisinde ofis arkadaşımla hava almak üzere çatıya çıktığımızda ufukta beliren gökkuşağını gördüm. hemen arkadaşımı dürttüm ve birlikte birkaç saniye renkleri parlak, pırıl pırıl görünen gökkuşağını seyrettik. eskilerin bir huyu vardır, ben hep yaşlı kadınlarda gördüm, gökkuşağı görünce bir dilek dilerler. ben de bugün gökkuşağını görünce umarım kısa zamanda buradan giderim dedim. nereye olduğuna dair bir fikrim yok. iyi hissedebileceğim bir yere, belki ankara'ya ama mümkünse sevdiğim birilerinin olduğu bir yere.

bir yıldır dönem dönem nüksediyor bu gitme fikri. son iki aydır ise en yoğun şekilde hissettiğim dönem oldu. ülke bu haldeyken kendi varoluşsal sorunlarıma kafa yormak büyük bir lüks, farkındayım. ancak ne yazık ki içine girdiğim ruh halinden "bu bir lüks ve yapmamalıyım" diyerek çıkamıyorum. geçen aylarda gitmek için daha uzakları düşünürken şimdi ankara da olur raddesindeyim. kafamda hep artı ve eksi listesi çıkarıyorum ve her defasında istanbul'daki artılar listemin ilk sırasına (zaten bir-iki madde var) buradaki konserlerin çeşitliliğini ve bolluğunu koyuyorum. geldiğimden beri bu şehirle iletişimim neredeyse sadece müzik üzerinden kuruldu. bunu genişletmeye ve çeşitlendirmeye pek gönüllü olmadım, kabul ediyorum. hep biraz uzak kaldım. bunun nedeni de kendimi geldiğim andan beri gidici olarak hissetmemdi (hikayenin sonunda gidemezsem gerçekten komik olur). bavulum hep elimi uzatsam yakalayacağım mesafede durdu. üstteki dolaba kaldırma ve kendime yer açma gereğini bile görmedim. şu sıralar kendimi tekrardan artılar ve eksiler listesi yaparken buluyorum ve müzik yine artılar listemdeki birinci sırayı alıyor. maddi manevi tüm gücümü konserlere yatırmaya devam ediyorum. bu vesileyle geçtiğimiz perşembe ve cumartesi akşamı gittiğim iki konserden bahsetmek istiyorum.


perşembe akşamı salon iksv sahnesinde ingiliz caz üçlüsü mammal hands vardı. piyano, davul ve saksafondan oluşan ekip 2012 yılında kurulmuş ve  henüz iki albümleri var. o akşam gördüğümüz üzere oldukça genç ve yetenekliler. kendileri yaptıkları müziği caz, folk ve elektronika karışımı olarak yorumluyor. grubun her üyesi farklı müzik tarzlarından etkilenmiş. saydıkları isimler arasında coltrane de var, philip glass da shiris kumar da. isimlerinin sürekli birlikte anıldığı ve benim de onları tanımama vesile olan grup ise gogo penguin. aynı plak şirketine (gondwana records) bağlılar ve birlikte turluyorlar. o akşam gördüğümüz üzere mammal hands sahne üzerinde çok enerjik bir grup. o an, orada olmaktan zevk aldıkları her hallerinden belli ve bu deneyime ortak olmak beni çok mutlu etti. saksafonu sahnenin ortasına alarak davul ile tatlı tatlı atışmaları, her bir enstrümanın kendi solosunda diğer ikisinin onu hayran hayran seyretmesi beni etkiledi. ne zaman davul ya da piyano solosu olsa saksafonu çalan müzisyen enstrümanını bırakıp kenara çekildi. o akşamdan müziğin haricinde aklımda kalan, sahne üzerindeki üç müzisyenin birbiriyle uyumu, iletişimi ve bakışmaları oldu. gecenin sonunda benim birincil müzik arkadaşım olan amcam için onlara bir cd imzalatmayı başardım. benden amcama hediye.


cumartesi akşamı ise salon iksv sahnesinde israilli basçı avishai cohen vardı. kariyeri boyunca chick korea, herbie hancock, bobby mcferrin gibi isimlerle çalışmış avishai cohen adına bir şeyler söylemek benim ligimi aşıyor. sonra rezil olmayalım. o akşam avishai cohen trio adıyla sahnede olan ekipte kendisine  piyanist  omri mor ve davulcu itamar doari eşlik ediyordu. avishai cohen'in sık sık değişen bir triosu var ve çoğunlukla gençlerle çalıyor. kendisini övmek beni aşacağından ibreyi diğer iki müzisyene çevirmek istiyorum. omri mar klasik müzikten caza birçok farklı ekiple dünyanın değişik yerlerinde çalmış. israil senfoni orkestrasıyla konserler vermiş. itamar doari ise henüz otuz yaşında ve şimdiden birçok önemli orta doğulu müzisyenle çalışmış, ömer faruk tekbilek'ten johnny greenwood'a birbirinden farklı isimlerle ortak çalışmalar yapmış. o gece avishai cohen albümlerinden çaldığı kadar ekibiyle birlikte doğaçlama da yaptı. davulcu itamar doari'den gözlerimi alamadım. avishai cohen kendisini tanıtırken inventor kelimesini kullandı. nedeni olarak da kendi davul sistemini kurmasını söyledi. davulunun üzerinde kendisinin sonradan astığı belli olan ziller vardı. üç kere bis yapan cohen iki tane de ispanyolca şarkı söyledi. anneanne tarafının izmir'den göç ettiğini anlattı ve bu toprakları sevdiğini söyledi. araştırınca öğrendim ki anne tarafı sefaradmış ve ispanya'dan izmir'e, oradan da israil'e göç etmişler. ne muazzam bir etnik karışım diye düşündüm. ortadoğu, israil, avrupa. sonrasında amerika. acayip bir kültür. o akşam dinleyiciler arasında kulağıma çok defa arapça konuşmalar geldi. müzik dedim, ne ilginç, ne güzel. israilli bir müzisyenin konserinde ön sıra komple araptı. konser sonunda hayatımda ilk kez bir playlist kapmayı başardım. ergenliğimi yeni yaşıyorum. sanırım bir sonraki adımım sevdiğim grubun tişörtünü giymek olacak.

21 Aralık 2014 Pazar

kabul etmek

kendimi oyalamak en iyi bildiğim şey. tek çocuk olmanın bir getirisi olarak her an çevremde birilerine ihtiyaç duymadan saatleri ve günleri, hatta haftaları geçirebiliyorum. ufak şeyleri büyük birer amaç haline getirip, aradığım büyüklükte bir kereviz bulabilmek için yarım saat uzaklıktaki markete yürüyebiliyor, bana her gittiğimde lokum ikram ediyor diye kuru incir almak için illa kaç sokak ötedeki lokman hekime gidebiliyor, çıkması zor olsa da inmesi keyifli olduğu için illa yokuş aşağı inen bir sokaktan yürüyebiliyorum. bugün yine kendimi oyalayacak sayısız iş buldum. çamaşırları yıkadım, iki gün önce yıkadıklarımı ütüledim, evi süpürdüm, yemek yaptım ve hiçbiri içimdeki sıkıntı yok edemeyince kendimi sokağa attım. yağmur yağıyordu, ben de şemsiyem elimde yürüdükçe yürüdüm. görmeden su dolu bir çukura giriverdim ve botumun içi su doldu. bunu umursamadım ve yürümeye devam ettim. evde durmak istemiyordum. yürüdükçe hava sıcak geldi ve kendimi bu nasıl bir kış günü diye düşünürken buldum. bir saat yürüdüm. yürürken kulağımda balmorhea'ın ilk albümü vardı. bir ay önce konserlerine gittiğimden beri bu albüme takılıp kaldım. o zamandan bu yana neredeyse iki günde bir çevirdiğim bu albümü her dinlediğimde, konserde içine girdiğim ruh haline büründüm. aslında biraz da o hali muhafaza etmek için hep bu albümü dinliyordum. bu konseri yazmayı çok istedim ama yazamadım. üşengeçlikten dolayı değildi ama başka bir his beni bundan alıkoydu. yürürken bu hissin ne olduğunu bulmaya çalıştım.

müzik hakkında yazmak, benim için o tecrübeyi olabildiğince uzun bir zaman dilimine yayma amacını taşıyor. gittiğim konserlerin hiçbiri bana "tamam, işte bu en güzeliydi" dedirtmiyor. bunu olumsuz bir şey olarak söylemiyorum. bilakis böyle diyebildiğim için arayışım halen sürüyor. tecrübe ettiğim her yeni sesten bana daha yoğun şeyler hissettirmesini bekliyorum. arınmak, ferahlamak ve daha iyi bir insan olabilmek için müziğin peşinde oradan oraya koşuyorum. müzik hakkında uzun uzadıya yazmanın, şarkılara anlamlar yükleyip hayal alemine dalmanın, müzik vasıtasıyla bu hayattan uzaklaşmanın, kendi gerçekliğimin dışına çıkmanın çok güzel bir şey olduğunu düşündüğüm bir zaman dilimi vardı. ardından bunun için "acaba bir nevi zayıflık mı?" diye düşündüğüm bir dönem geldi. dünyayı kurtarabilecekken, büyük işler başarabilecekken -hadi bunları geçtim- insanın kendi bizzat bir şey üretebilecekken gelip de bir müzik parçası hakkında uzun uzun düşünmek ve sonra da bir o kadar uzun kelimeler dökmek... bunun boş bir iş olduğunu, yapacak daha iyi bir şeyim olsa belki daha anlamlı bir hayat geçireceğimi düşündüğüm kısa bir zaman dilimi geçirdim. sonra da pek bu konuya kafa yormadığım, dinlediğim şeyler hakkında içimden geldiği gibi yazdığım döneme geri döndüm. muhtemelen o müzisyen benim aklımdan geçenleri düşünerek yazmamıştı parçasını. hem ben nerden bilebilirdim ki onun ne düşündüğünü? belki çok da derin anlamlara sahip olmayan sözlere derin anlamlar yüklemek gerçekten zayıflıktı. ya da enstrümantel bir parçada kafamdan geçen düşünceler, kendi çapımda çektiğim klipler komikti. zihnimde çektiğim bu klipler artık o kadar azaldı ki... bundan tam tamına on sene kadar önce, benden on-on beş yaş büyük biri bana bunun böyle olacağını, yaşla birlikte şarkılara çekilen kliplerin azalacağını söylemişti. bunları unutmamam için yazmam gerektiğini, bu refleksin çok kıymetli bir şey olduğunu söylemişti. hatta bu durumu, uyurken üstünü battaniye ile örtmeye benzetmişti. doğrusunu söylemek gerekirse o zaman ne dediğine dair bir fikrim yoktu. yaşla birlikte bunun kaybolması ihtimaline inanasım gelmemişti. ben var oldukça yapmaktan zevk aldığım şeyleri yapmaya devam edecektim diye düşündüğümü hatırlıyorum. bundan öylesine emindim ki anlatamam. şimdi ise o kişinin dediği şeyi bire bir yaşadığımın farkına varıyorum. artık istesem de kafamdan film çekemiyorum. halen müzikle birlikte zihnimde bazı kelimeler yanıp sönüyor, bazı hisleri çok gerçekçi biçimde hissediyorum. sanal değil, film değil; elle tutulacak denli somut hisler. bazen gülümserken buluyorum kendimi, bazen gözlerim doluyor. bazen bunu hemen çok sevdiğim birkaç kişiyle paylaşmalıyım diyorum ve elim telefona gidiyor. neyseki teknoloji var, başka kıtalardaki sevdiklerime bu şekilde uzanabiliyorum ama işte film çekemiyorum.

uzun zamandır müzik hakkında yazmıyordum. bir dolu konsere gittim -istanbul'un şimdilik benim için tek güzel tarafı- ama hiçbirini yazamadım. zaten konuya da burdan gelmiştim değil mi? yürürken bunu düşünmüştüm, neden diye. üşengeçlik ve erteleme değildi. buna bir şey üretmek, ortaya koymak istemeyecek denli anlamsızlık haline bürünmek diyebilirdim. şehir, ülke ve birçok şeyin anlamsızlığa bürünmesi, beni en fazla yemek üretecek bir ruh haline soktu. her şeyden kolay vazgeçebilecek bir noktaya geldim. hayata asılmayı bırakıp sadece var olmayı sürdürmem, en ufak bir rüzgarda uçup gidecek bir yaprak gibi hissetmeme sebep oldu. böyle olunca ne dinlediğim ne de okuduğum/izlediğim şeyler hakkında yazmayı anlamlı buldum. ama bu ruh halinden de sıkıldım. bunun değişmesini istiyorum. şu hayatta bana en zor gelen şeylerden biri bazı şeyleri/durumları olduğu gibi kabul etmek. örneğin içinde yaşadığım, doğup büyüdüğüm bu ülkeyi kabul etmek şimdilerde çok zor. hükümeti, güç mercilerini, iktidar kavramını, insanların öldürülmesini kabul etmem mümkün değil. cahilliğin övüldüğü  şu günleri kabul edemiyorum. son bir buçuk senede benim başıma gelenleri kabul etmem mümkün değil. roboski'yi, soma'yı, ermenek'i, gezi'de çocukların öldürülmesini, hükümetin her şeyi cemaate yıkıp aradan sıyrılmaya çalışmasını düşününce çıldırıyorum. okulda sivil polis tarafından arkadaşlarımızın fişlenmesini, gizlice fotoğraflarının çekilmesini ve benim de bunları gördükten sonra etliye sütlüye karışmadan geçen günlerimi, başıma bir şey gelirse diye duyduğum korkuyu kabul etmem mümkün değil. hayat bu şekilde akıp gidiyor. başımıza hak etmediğimiz şeyler geliyor.  bizler iyi insanlarız. en azından iyi olmaya çalıştığımızı biliyorum. bunları hak etmiyoruz. doğru ve dik durmaya çalışan az sayıdaki insanı görünce başım yerden kalkıyor ve duygulanıyorum. böyle insanlar olduğu için bu ülke bir nebze çekilir kılınıyor. sonra bir şey oluyor -mesela ankara'da öğretmenleri dövüyorlar- ve tüm şevkim kırılıyor. bir şey oluyor ve içe gömüldükçe gömülüyorum. kişisel olarak bir şeyler yaşıyor, sağlık sorunlarıyla boğuşuyor ve yakın çevremdeki bir-iki arkadaşımla birlikte bir araya gelsek bizim de "funeral" isimli bir tribute albüm çıkarabileceğimiz bir yıl geçirdikten sonra kendimi toplamaya çalışıyorum. bunu elbette ki yine müzik dinleyerek yapıyorum. işte bu yüzden tekrar başladığım noktaya dönüyorum. hayatta müzik üzerine düşünmek, müzik üzerine yazmak belki de en anlamlı şey. en azından benim için öyle. onca üzüntüden, yaşamın kıyısına gelip de geri döndükten sonra yapabileceğim anlamlı çok az şey var. bunlardan biri de müzik. günler boyu yatakta yatarken yapabildiğim tek şey müzik dinlemekti. bu yüzden yine başladığım yerdeyim. bir süredir sözlü müzik de dinleyemiyorum. enstrümantel müzikle başka bir hayata kaçıyor ve orada kalmak istiyorum. kafamı temiz ve berrak tutmanın en iyi ve pratik yolu yazmak. başlangıç için de müzik iyi bir nokta. balmorhea'ın dream of thaw parçası bana eşlik ederken kendi çapımda bir şeyler deniyorum.

4 Kasım 2014 Salı

gerçekten çok güzel bir kafam var

kafa dağıtmak için bulduğum her konsere gidiyorum. parayı böyle şeylere yatırmak kıyafete yatırmaktan iyidir. bugün yine prada kaban ve mcqueen ayakkabı giyemedik ama olsun. bu arada ülkemizde bir sürü şey olmakta tabii ki. insan başka şeyden bahsetmeye utanıyor. iki güzel şeyden bahsetsem ayıp olur diye düşünüp susuyorum. bütün lafları ağzımıza tıktılar, iyi mi? kendimi bildim bileli böyle. bir kere de haberlere bakıp "bugün de amma boş günmüş" diyeyim. hiç böyle bir gün yaşamadım. hep göğsümde bir ağırlık. hep gün boyu zihinmden gitmeyen bir laf. mesela, "benim oğlum yüzme bilmez ki, ne yapmıştır suyun altında?" ya da mesela "botlarımı çıkarayım mı abi, sedye kirlenmesin." sonra bir de şu avrupalıların yanında bir kere de o ezikliği hissetmeden durmak istiyorum. bu biraz da benim mallığım gerçi, niye eziliyorsam? ne yapayım kardeş, öyle oluyor işte, kendime engel olamıyorum. bu da ayrı kişilik bozukluğu galiba. doktor buna bir el atıver, diyeceğim ama aman aman evlerden ırak! buraya kadar olan yolculuğumda emin olduğum bir şey varsa o da fiziksel rahatsızlığı psikiyatrik rahatsızlığa tercih ederim. şu son yılımın büyük kısmı hastanelerin değişik birimlerinde hasta yakını olarak geçti. bunların en beteri de psikiyatriydi. ben bu birime çocukluğumdan beri aşinaydım da bu sefer çok ağır oldu. hatta bu sefer gelip bana dediler ki sizin annenizin durumu böyle böyle, dosyası adeta bir meydan larousse, izin verirseniz ve kabul ederseniz bir araştırmamızda yer almanızı teklif ediyoruz. vay anasını dedim, bilim camiası bana kendileri için bir veri olmamı teklif ediyor. bilmem ki dedim, bir düşüneyim. aradan birkaç gün geçti. düşündüm taşındım; şu hayatta bu zamana kadar varlığımdan daha büyük bir şeye tutunmak istediğimde tek gittiğim bilim oldu. bilim benim dayanağım oldu. hal böyleyken nasıl hayır derdim? tabii ki diyemedim. çalışma ilerledikçe ben kendimi adeta masters of sex'te sandım. böyle bir yerinden bir şeylere yararım olursa ne mutlu bana hissi. kendime saklayıp da ne yapacaktım? yerli yabancı forumlardan, sitelerden bir sürü şey okudum. insanların deneyimlerini okudukça kendimi daha mı iyi hissettim, hayır. sadece hayatın bazılarına ne kadar boktan olduğunu gördüm. bu boktanlık da hastanın kendisine değildi, çevresindekilereydi. bir yerden sonra hasta umrumda bile değildi, tek derdim kendi kafa sağlığımı korumaktı. ben de çareyi ankara'dan kaçmakta buldum. işte bunun için çabalarken zaman geçti gitti. zaman zaten hep bir şekilde geçiyor. zaman geçiyor ama yaşam akmıyor. zamanım akıp gitti. velhasılı kelam bugün öğrendim ki paper hatırı sayılır bir dergiye kabul edilmiş. aslında benim bunu öğrenmemem gerek ama gayrî resmi kanallardan haber aldım. çalışmadaki çocuklardan biri arkadaşın arkadaşı. yoksa nerden bileceğim bir veri olduğum tıbbi çalışmanın publish olduğunu? çok rica ederim, basıldığını değil, publish olduğunu diyelim (bir de handle etmek, appreciate etmek, efendime söyleyim compile etmek var ki hepsine kafam girsin) ne diyeyim, gençlere hayırlı olsun, darısı başımıza. bu arada başımıza diyorum ama aklımın pek başımda olduğunu söyleyemeyeceğim. mütemadiyen bir kafası güzellik, bir kafası hoşluk ama kesinlikle bilinç kaybı seviyesinde değil. geçen şöyle bir laf etmişim, "biz memur çocuğuyuz sarhoş olmayız" diye. bak sen ne büyük laf. ne demek istediğimi anlamadı arkadaş, dedim yani hep eve kendimiz dönmek zorundaydık; o yüzden aklımız başımızda olmalıydı. işte bu nedenledir ki sarhoş olamayıp ancak güzel oluyoruz. bilemiyorum alkolik mi oldum? inşallah olmamışımdır. içimdeki kara enerjiyi boşaltmak için aradığım konsere henüz gidemedim ama yaklaştım. mesela bir marissa nadler konserine gittim. yok böyle bir hayalkırıklığı, gitmez olaydım. ben mi değiştim acaba? kafamı sallayacağım bir müzik arıyorum. en yakınsadığım aşağıda yer verdiğim videonun sahibi jungle by night. ben de ülke standartlarına uyayım, allah razı olsun diyeyim. aslında iyi değilim ama müzikle kendimi oyalıyorum işte. ülke gündemine de değineyim, görevimi yerine getireyim gibi bir amacım yok. ülke zaten hep benimle. giyinmek mahrem yerleri örtmekten öte değil. bazen devam edebilmek için daha az ayık olmaktan daha iyi bir yol aklıma gelmiyor. hala kendimi tatmin edebildiğim bir konsere de rastgelmedim. kafamı duvarlara vurmak istiyorum.

 

23 Ekim 2014 Perşembe

the cinematic orchestra


dün akşam cemal reşit rey'deki the cinematic orchestra konserine giderken çok özel bir deneyime tanıklık edeceğimi biliyordum. ingiliz nu-jazz ekibi the cinematic orchestra'nın konseri nasıl olmasını umuyorsam öyle oldu; sakin, dış dünyadan soyutlanmış, temiz ve güzel. 

başlangıcı önümüzdeki yıl yayınlanacak yeni albümlerinden bir parçayla yaptılar ve konser sırasında birkaç tane daha yeni albümlerinden çaldılar. önceki albümleri ma fleur'den de şarkılar vardı, every day'den de. sahnede her an minimum altı kişilerdi. kimi parçalarda saksafonda tom chant ve vokalde heidi vogel eşlik etti, sekiz kişi oldular. sahnede kalabalık grupları izlemenin ayrı bir güzelliği oluyor. o kadar insanın birbiriyle uyumu, anlık iletişimlerine tanık olmak, aralarındaki bağı görmek beni hep heyecanlandırıyor. dün akşam da lap top'unun başında jason swinscoe'nun arkadaşlarına ara sıra verdiği işaretleri ve solo kısımlardan önce onları sunarmış gibi eliyle referans vermesini takip ettim. adeta bir klasik müzik konserindeki orkestra şefiydi. grup elemanlarının her birinin farklı parçalarda kendi özel soloları vardı. bir tanesinde saksafon, diğerinde davul (hatta çok defa davul), bas, gitar, klavye... her birini uzun uzadıya doyasıya dinledik. bas gitar çalan sam vicary bazı şarkılarda kontrbas çaldı. birkaç parçada bir çeşit elektronik klavye çalan larry brown, diğer parçalarda gitarı eline aldı ve vokal yaptı. daha önce hiç elektrik davul ismindeki enstrümanı canlı görmediğimi bana fark ettiren manu delago, o gece sahnedeki elektronik müzik damarını veren kimseydi. ismini anmadan geçemeyeceğim davulcu  luke flowers ise hayatım boyunca canlı izlediğim en efsane davulculardan biri olarak zihnimde kalacak. sanki dünyanın en kolay işini yapıyormuşçasına, sürekli gülümseyerek ve yaptığı işten büyük zevk aldığını açıkça belli ederek davulunu çalmasıyla sanırım en çok ilgiyi toplayan kişiydi. bir de kim olduğunu gece eve geldikten sonra öğrendiğim larry brown var. meğersem kendisinin grey reverend mahlasıyla yaptığı solo albümünü dinlemişim ama kim olduğunu bilmiyormuşum. larry brown'un bis sırasında gitarıyla çaldığı to build a home yorumunda gözlerimin dolmasına engel olamadım. emin olamamakla birlikte bu şarkının ardından gelen ayaktaki çoşkulu seyirci alkışıyla larry brown'un birkaç defa gözlerini sildiğini gördüm. jason swinscoe bu yorumu "very special version" olarak sundu. gerçekten de öyleydi. çok naif ve sade. bizim gibi sert coğrafyada yaşayanlar için fazla naif ve kibar. konser bittiğinde düşündüğüm, bu konserde yaşadığım hissi nasıl muhafaza edeceğimdi. bunun için ne yapmam gerekti? 

sahnede iki saati aşkın süre kalan grupla konsere gelenler arasında güzel bir iletişim olduğunu düşünüyorum. bence bu kadar alkışı ve sevgiyi onlar da beklemiyordu. sahneden inmeden önce kendilerini dakikalarca ayakta alkışlayan izleyiciye kendi alkışlarıyla eşlik ettiler. luke flowers'ın ellerini yanaklarına koyarak sevgi dolu salona baktığını gördüm. ben de sevgiyle dolmuştum ve bu gece, şimdilik bu şehirde geçirdiğim en güzel geceydi. bir türlü kabullenemediğim ve sevemediğim bu şehre, bana the cinematic orchestra'yı izleme fırsatı verdiği için teşekkür ettim. salondan çıktığımda içim ferahlamış, göğsümün üzerindeki ağırlık hafiflemişti. her şey gözüme biraz daha temiz göründü.