sun kil moon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sun kil moon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2018 Pazar

mark kozelek: muhabbetimiz çok olsun

en son üç ay önce mark kozelek'in konser haberinde kalmıştım, kaldığım yerden devam ediyorum.  dün gece şehre mark kozelek uğradı. ne yazık ki artık eskisi kadar yazma enerjisi bulamıyorum ancak böyle deneyimler bende halen yazma isteği uyandırıyor. mark kozelek'in yaptığı bir şeye kayıtsız kalmam imkansız, sevemesem bile imkansız. dün gece ilk kez kendisini canlı dinledikten sonra şunu düşündüm: 90'larda ve hatta 2000'lerde bir mark kozelek konserinde bulunmak ile bugün bulunmak oldukça farklı deneyimler olmalı. zamanın kendisinden bağımsız olarak, bir adamın müzikteki -ya da performansındaki mi demeliyim?- dönüşümüne şahit olmak insanın kendisini sorgulamasına da sebep oluyor. o değişirken ben de değiştim. başka bir insan diyemem ama tıpkı onun gibi biraz daha keskin tepkiler veren birine dönüştüm. yaş almanın bununla bir ilgisi var mı acaba? muhtemelen olmalı. 

mark bey dün gece sahneye ilk çıktığı an, bunca yıldır zihnimde oluşan algısı bire bir olarak karşımda duruyordu. anında evet dedim, bu adam o çekindiğim ve belki de karşı karşıya gelsem korkacağım adam. asabi ve aksi bir üniversite hocasından nasıl korkarsam, öyle. ya beni terslerse, ya yanlış bir şey dersem. böyle başlayan konser, hiç tahmin edemeyeceğim kadar kahkahalı geçti. siyah takım elbisesi ile sahnede dikilme ve sahneyi elindeki mikrofon ile sağdan sola adımlayarak hikayelerini anlatma yaşına gelmiş. o ağırlıkta, o cüssede ve babalıkta. bu nasıl bir babalık bilmiyorum ama daha önce kendisini ve müziğini tanımlarken bir kere bile düşünmediğim/uygun bulmadığım bu kelimeyi dün geceden sonra kurabilirim: sevgisini göstermeyen asabi bir baba gibi dinleyenleri kucakladığını düşünüyorum.

mark kozelek yıllar içinde şarkı söylemeyi bilinçli olarak reddetti. artık söylemiyor, sadece anlatıyor.  hatta mırıldanıyor. en kısa hikayesi on dakikadan başlıyor. hiçbiri melodik değil. bunun adı nedir, ne denir; hiçbir fikrim yok. tek bildiğim, şu anda yaptığı müziğin bir benzerini daha önce dinlemediğim, dün geceki performansın bir benzerini daha önce izlemediğim. belki sonuncu en melodik albümü benji'ydi. sonrasında çıkanları takip ederken ben de yollarda kayboldum. bu sebeple eski şarkılarını çalmayacağını tahmin ediyordum ama geceden bu denli zevk alacağımı da ummuyordum. ben dün gece bir bir şeye tanık oldum. tiyatro desem değil, konser desem değil, bir seslendirme değil, ne bileyim, nakaratı bile olmayan, başı ve sonu olan tuhaf tuhaf hikayeler. yaş almış bir adamın şikayetleri, korkuları, kız arkadaşları, seyahat ettiği şehirler, sevdiği şarkıcılar (kurt vile, mark e. smith, elliott smith), izlediği filmler (midnight express), okuduğu kitaplar, yediği yemekler ve dahası. şiir değil, kesinlikle şiir estetiğine sahip olmayan ama tuhaf bir şekilde beni her defasında içine çeken bu hikayeleri dinlerken aklım hem oradaydı hem de bir çok yerde ve birçok şeyde. geçmişi düşündüm. üzülmedim, asla hüzünlenmedim. halbuki on beş sene önce mark beyler beni üzerdi. şimdi ise üzülmedim, nereden nereye geldim diye düşündüm. gerçekten de düşünce hızı ışık hızını geçiyormuş. düşüncelerinde yaptığın zaman yolculuğu yorucu olabiliyormuş. mark bey bol bol ohio dedi (carry me ohio değil elbette, artık o devir kapandı), inanmazsın, ben de ankara'yı düşündüm. özlem ile değil, hüzün ile de değil, geride kalmış bir gerçeklik olarak ve benimle birlikte o günleri yaşayan insanlar olmasa gerçekliğinden şüphe edeceğim bir uzaklık hissiyle ankara'yı andım. şehrim milyon ışık yılı uzaktaydı. içinde annem ve amcamdan başka artık kimse kalmamıştı. sevdiklerim çok çok uzaktı. mark bey sahnede ilacını alırken, yaşla birlikte gelen şeker, kolestrol, tansiyon ve daha nicesini düşündüm. o annesini anarken ben de kendi annemi andım. beni üzen, mark bey ile birlikte benim de yaş aldığım gerçeğiydi. artık ne kadar gençtim? sahneye harika bir özgüvenle çıkıp şarkıya eşlik eden onat kadar genç değildim mesela. ah böyle pırıl pırıl çocukları görünce bir şeyi tutkuyla istemenin ve bir şeye -müziğe?- tutkuyla bağlı olmanın güzelliğine hayran kalıyorum. hem de her defasında ilk kez hissediyormuşum gibi bir hayranlık. böyle tutkular hayata sıkıca sarılmak için güçlü sebepler. bir insandan öte, maddi bir nesneden öte. 

mark kozelek bana kendi tutkularımı ve diğer tüm bu şeyleri hatırlattı. hikayeleri, öfkesi, maskülenliği, nüktedanlığı, egosu ama en önemlisi şarkılı muhabbetiyle bana bir deneyim yaşattı. böyle günlerin sayılı olduğunu biliyorum ve buna tanık olduğum için mutluyum. dün gece olmak istediğim başka hiçbir yer yoktu. bir tanecik fotoğraf çekme gereği bile duymadım. o an, o his o kadar doğruydu ki gönlümün  zenginleştiğini hissettim. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba

konser beklemek

yeni sezon konserleri yavaş yavaş açıklanmaya başlarken ben de içimde ufaktan bir heyecan duymaya başladım. yaz bitsin ve ben tekrar konserlere gideyim, bana bekleyecek bir şey çıksın, takvimimi işaretleyim istedim. yaz mevsimi hiçbir zaman benim mevsimim olmadı. ömrüm boyunca yaz mevsimi bende hep depresif ruh halini tetikledi. o yüzden şu bunaltıcı sıcaklar geçsin, rüzgar essin ve yeni konser sezonu başlasın istiyorum.

heyecanla beklediğim iki konserden bahsetmeden önce ben hariç herkesin aradığını bulduğu nick cave konserini anmadan geçmek istemedim. on beş yaşındaki kendime ihanet olacağını bile bile, yaşadığım bu deneyimi benim için olduğundan daha fazlaymış gibi göstermek istemiyorum. bilemiyorum, ben mi hayattan zevk alamıyorum diye düşündüğüm oluyor; ama beni memnun eden şeyler olduğunu biliyorum. kalabalık ve saygısız insan toplulukları, telefonunun ekranıyla benim görüş alanımı kesen sosyal medya bağımlıları, sigarasını yüzüme üfleyen benciller ve daha fazlası sebebiyle bir konserden alabileceğim keyfi alamayacak raddeye geliyorum. o yüzden o akşamı "tıpkı bir ayin gibiydi" olarak tanımlamak yerine, büyük kalabalıklarla olmaktan hoşlanmadığımı bir kez daha yüzüme çarpan bir zaman dilimi olarak anıyorum. oysaki her şey çok çok çok güzel olabilirdi. yazık oldu güzelim konsere.

gelelim önümüzdeki etkinliklere. şimdiye kadar açıklanan isimlerden iki tanesinin gönlümde derin bir yeri var. ilki damien jurado, 11 eylül 2018, zorlu. son iki yıldır oldukça yoğun bir şekilde jurado'yu dinliyorum. bu süreçte oturduğum semtin sokaklarını, boylu boyunca uzanan deniz kenarını, hafta sonu sabahlarının erken saatlerindeki yürüyüşlerimi damien jurado'nun müziği süsledi. kısa sürede külliyatına hakim oldum. birçok amerikan şehrinin ismini öğrendim. müziği beni hep sakinleştirdi ve rahatlattı. oradan oraya seyahat eden ve hayatı yolda geçen bir adamın anlattığı hikayeleri dinledim. müziğin yanı sıra gönlünde aslen resim yatan ve resim yapan bu adamla resim sevgisinde de buluştuğum için memnun oldum. kısa süre önce uzun yıllar boyunca birlikte müzik yaptığı ve müziği bıraktığı sırada kendisini tekrar hayata döndüren adam olarak tanımladığı müzisyen richard swift'i kaybetti. en sevdiğim albümünde richard swift'in imzasının olması benim de içimi buruyor. toprağı bol olsun.

ikinci konser haberi ise mark kozelek'ten geldi. 20 ekim 2018, zorlu. mark kozelek ile kurduğum müzikal bağ çok daha eskilere dayanıyor, on altı-on yedi yaşlarıma. red house painters ile başlayan ve bugünlere uzanan müzik kariyerinde birçok albüm çıkardı, farklı insanlarla ortak çalışmalar yaptı ama bir şekilde hep belli bir tarzı devam ettirdi. mark kozelek her albümünde yeni bir şeyler deneyen ve farklı müzikal alanlara yönelen bir insan olmadı. hatta kısa aralıklarla albüm çıkarması eleştirildi. öyle ki bir dönem sadık bir dinleyicisi olarak ben de kendisini takip edemedim. ama yıllar boyunca bir şekilde beni hep müziğiyle yakaladı. müzisyenden ziyade bir hikaye anlatıcısı olarak gördüm kendisini. son yıllardaki piyasa dostu olmayan on dakikalık parçaları ve kelimeleri arka arkaya sıralayarak, şarkı söylemekten ziyade konuşan vokal tarzı eleştirildi. eleştirilen sadece müziği değil, asabiliği ve fevri çıkışları da oldu. kimi zaman white male privilege ile suçlandı, kimi zaman küfrü bastı, kadın gazetecilere oldukça mizonijstik söylemlerde bulundu. yaptıklarını hep haklı buldu, hiç özür dilemedi ve umursamamaya devam etti. bense sanat ile sanatçı arasında bir ayrım olmalı mı, sanatçının karakteri yapılan sanatı bağlar mı gibi sorularla baş başa kaldım. tüm bunları bilmeme rağmen, mark kozelek'i dinlemeye devam ettim. yaptığı müzik de beni yakalamaya devam etti. 

bir konserden aldığım keyfi, konsere gelen izleyici kitlesi katlederken, artık konser pratiklerimin de değiştiğini fark ediyorum. büyük ve görkemli etkinliklerdense, ufak ve mütevazı sahneler benim için daha unutulmaz oluyor. bu şekilde düşününce önümdeki bu iki konser için umutlu bir bekleyiş içine girmekten kendimi alamıyorum. her ikisi de türkiye'de ilk kez (sanırım?) konser verecek. bakalım nasıl olacak?

10 Mayıs 2013 Cuma

perils from the sea

mark kozelek ve jimmy lavelle'in perils from the sea albümü günlerdir kulağımda. bu bahar ardı ardına güzel albümler gelirken, son dönemlerdeki ruh halime bu kadar uygun düşen bir albüme henüz rastlamamıştım. sanırım benim için bu baharın albümü de bu olacak. göğsümdeki ağırlığı perils from the sea ile özdeşleştirmek ister miydim diye soruyorum da çok içten vereceğim yanıt, elbetteki hayır olacak. son aylarda o kadar güzel, eğlenceli albümler dinledim ki neredeyse hareketli müzik dinlemenin gücüne inanır olmuştum. phoenix'in yeni albümünü dinledim, alt j, tame impala dinledim, şu anda aklıma gelmeyen ama dinleyince beni olumlu hisler içine sokan şeyler dinledim. ancak buraya kadarmış. sanırım benim adamımın mark kozelek olduğunu kabullenmek zorundayım. 

perils from the sea ile ilgili yazılanları okurken, insanların bahsettiği şeylerin benim hissettiklerime çok yakın olduğunu gördüm. mesela şu yorumu yazan kişinin mark kozelek ile ilgili söylediği şeyi ben de söylerim. arkadaş demiş ki: "mark kozelek'in takıntılı bir hayranı değilim ancak yıllar içinde onunla ilgili bir sürü şey okudum. hatırı sayılır bir zamanı onun müziğini dinleyerek geçirdim. kendisiyle kurduğum tek taraflı ilişkiyi detaylı olarak incelersek aslında takıntılı bir dinleyici gibi görünebilirim." bu mark kozelek okumaları kısmı dikkatimi çekiyor; çünkü kendisinin okuduğum her röportajı, şarkılarını dinlerken kafamda oluşan mark kozelek algısıyla birebir örtüşecek şekilde içten. her yeni gelen albümle de bir insan kendini teşhir etme kulvarına girmemeyi başararak nasıl bu kadar açabilir diye soruyorum. bana, hayata bakış açısını paylaşma ve ortak şeyler yakalama imkanını bolca ve sınırsızca verdiğinden, kendimi aslında bu adama ne kadar benziyorum derken buluyorum. muhtemelen bu, insanların birbirine benzemesinden öte bir yakınlık değil ama ben yine de tıpkı yukarıda alıntı yaptığım yorumdaki gibi tek taraflı bir ilişki kurduğumu düşünüyorum. bu albümde ortalama yedi dakika boyunca her şarkıda bana bir hikaye anlatılmış. resmen bana anlatmış. zaten daha önce başka bir yazıda bahsetmişim, kendisini dinlerken sadece bana özel bir şeymiş gibi dinliyorum diye. o his perils from the sea'de de var. mark kozelek-jimmy lavelle albümü, başta ilginç bir birleşme gibi görünmüştü. dinleyince kendi kendime şunu sordum: jimmy lavelle'in müziği olmasa mark kozelek'in bir şarkıda anlatılamayacağını düşündüğüm şeyleri anlatışı bu kadar dinlenir olur muydu? ben yine dinlerdim ancak belki bu kadar melodik gelmezdi. zaten sun kil moon albümlerine göre çokça konuşur bir havada ilerleyen şarkılar da bunun göstergesi bence. mark kozelek'e bu rahatlığı sağlayan jimmy lavelle'in müziği. bu işbirliği için şu arkadaş da "bu on yılın the postel service'i olabilir" demiş. kendisi de iddialı bir öngörü yaptığının farkında. bence bu on yıllık dilimin sonunda incelemeye değer bir tespit. 

by the time that i awoke,  benim albümde en sevdiğim şarkı oldu. zaten üç kere dinlesem yirmi beş dakika geçiyor. şu anda vaktimi verimli geçirmek gibi kaygıların uzağındayım. hayatımda ilk defa ne yapsam vakit geçmiyor, yapacak bir şey bulamıyorum. bunun nedeni de birçok şeyi yapmayı gereksiz görmem. insan vaktini verimli geçirmek istese yapacak şeyler için zaman yetmez, gün yetmez. bense günler niçin geçmiyor diyorum. zihnimin içindekileri bir yerlere boşaltabilmeyi isterdim. hayatta her zaman sorunlar var ancak biraz da farklı sorunlarla ilgilenmeliyim. kulaklıklarımı takıp da son ses bu şarkıyı dinlediğimde son zamanlarda anlamsız gelen bu hayat gailesini benimle paylaşan biri olduğunu düşünüyorum. benden yirmi küsur yaş büyük bu adamın yorgunluğuna benzer bir yorgunluk hissetmem göğsümün üzerindeki ağırlığı bana hatırlatıyor. bazen ne olduğumu düşünüyorum. hayattaki en birinci görevimin ne olduğunu. vicdanım ve mantığım farklı şeyler söylüyor. hastalıklar insanı bütüyütüyor ve bir sürü şeyi önemsizleştiriyor. bütün bu koşturmacanın, gelip geçen birkaç hastalık altında esamesi bile okunmuyor. bu noktada mark kozelek'in şarkıda dediğine kulağım gidiyor: "hatırlayamıyorum ve kendimi hatırlamaya zorlayamıyorum. çocukluk hayallerimi aştım. öğretmenler bana yazamayacağımı söylediler ama onlar asla birinin hayatına dokunmuyorlar. yirmi beş yaşındaki halimi düşünüyorum, okyanusu geçerken ve müziğim üzerine çalışırken." sonra san francisco'da bir kızdan bahsediyor. bu kıza rağmen hayat yine böyle işte. birini öpmenin bile insanı mutlu etmediği zamanlar var. üstelik maalesef çok var. 

mark kozelek'in etrafında dönüp durduğu ana temalardan biri yolda geçen hayat. konser için gidilen dünya şehirleri, turda geçen günler, oteller. benim kafam da son zamanlarda hep gezgin. yaptığım her şeyden sıkılıyorum ve bir yere gittiysem kısa bir süre sonra kalkmak istiyorum. gelecek kaygısı ve ne yapsam soruları geceleri uyutmuyor. içine girdiğim her sohbet beşinci dakikasından itibaren "ne yapacaksın?"a bağlanıyor. tanıdığım herkes istisnasız gitmekten bahsediyor. ülke değiştirmek olur, şehir değiştirmek olur, ev değiştirmek olur: bir şekilde harekete geçmenin iyiliğine dair düşünceler işte. kafamdaki bilgi kirliliğinden kurtulmam mümkün değil. özgürlüğün sanılanın aksine başıboşluk değil de tam tersine kişisel bir sorumluluk altına girmek demek olduğunun daha önce bu denli farkına varmamıştım. kendi kafamın içinden kaçmak istesem kaçacak daha iyi bir yer yok. bu yüzden ben de perils from the sea albümüne geldim.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

tekin olmayan sular



kırk yılda bir bazen aklıma gelir, acaba süper baba'daki fiko şimdi ne yapıyordur? hala çengelköy'de oturuyor mudur? torun torba sahibi olmuş mudur? en önemlisi mutlu mudur? ya da çok nadir aklıma gelir, lisede sevdiğim çocuk acaba şimdi ne yapıyordur? bazen şunu düşünürüm, eskiden benimle en uçuk hayallerini paylaşan arkadaşlarım halen öyle şeyler yapmak istiyorlar mıdır? bunu onlara soramam; çünkü bu saatten sonra böyle şeyleri onlara hatırlatmanın benim haddim olmadığını düşünürüm. sonra aklıma gelir, benim de böyle hatırlamadığım hayallerim var mıdır? 

mark kozelek ile jimmy lavelle'in (the album leaf) ortak çalışmaları perils from the sea'nin haberini alınca merakla beklemeye başladım. albüm pitchfork ve stereogum üzerinden verildiğinden beri -ki birkaç gün öncesine tekabül ediyor- dinledim durdum. bundan birkaç ay önce mark kozelek'in bir röportajını okumuş ve üzerine düşünmüştüm. daha doğrusu düşünme gibi değil, daha çok kafamdan atamamıştım diyeyim. sonra bir de yakın zamanda bir arkadaşım, bundan yedi sene önce ona çektiğim cd'yi the outer banks ile bitirdiğimi hatırlatmıştı bana. ona hiç öyle bir cd çektiğimi hatırlayamadım. en ufak bir çağrışım bile yapmadı. sonra bana sırayla şarkıları saydı ve evet dedim, bu tam o yaşlardaki benin çekebileceği bir cd'ydi. bu iki olay arasında hatırı sayılır bir süre vardı. işte bu ikisinin üstüne ben, mark kozelek ile jimmy lavelle'in perils from the sea albümünü dinledim. ilk anda kulağıma takılan bir şarkı oldu: by the time i awoke. albümde dokuzuncu sırada. yedi buçuk dakika boyunca konuşmaya üşenir bir havada sözleri söyleyen mark kozelek, bana bütün bu aklımdan geçenleri hatırlattı. hatırlamak, hafıza, anı temalı bu parçayı dinlerken istemsizce ellerimi başımın üstünde birleştirdim. bu kadar düşünmek iyi değil. kafamdan atamadıklarım arasında en belirgin olan şey gençlik hayalleriydi. sanırım hiç değişmemiştim. bunu ne iyi ne de kötü bir şey olarak söylüyorum, sadece benim gerçekliğim bu. ilgi alanlarım değişmemiş, temel şeyler konusunda hayata bakış açım da. her şey sadece o zamankilerin üstüne eklenmiş fakat radikal bir şey olmamış. inandığım şeyler aynı, inanmadığım ve karşı çıktığım şeyler de. neyi sevip sevmediğimi ta o zamandan biliyormuşum, şimdi yaptığım şeyler asla o zamanki benin düşünceleriyle çelişmiyor. o zamanki halimle yaptığım, yazdığım bazı şeylere baktığımda şimdiki beni tanıyabiliyorum. kendime eski bir dostumun gözüyle bakarmış gibi bakabiliyorum. 

yan yana gelmelerini hayal bile edemeyeceğim ve benim için belli dönemleri karşılayan bu iki müzisyenin ortak albümü beni çok derin sulara daldırıyor. bu kadar düşünmek istemiyorum. şefkatle ve buruk bir tebessümle andığım lise dönemine eşlik eden in a safe place albümüyle jimmy lavelle ve huzursuzluğun yaşla ilgisi olmadığını idrak ettiğim üniversite yıllarında bıkmadan usanmadan dinlediğim mark kozelek: düşünmekten başka ne yapabilirim? insanı şaşırtan hafıza ve hayranı olduğum unutmak eylemi. unutmasak kafayı yerdik, unutmasak yaşamak diye bir şey olmazdı

28 Ocak 2012 Cumartesi

yarım saat uzayda kaldım ve hemen eve dönmek istedim


ay'a gitmek için sportif olmak lazım.

kral tv'ye alternatif olarak mtv'yi yeni keşfettiğim zamanlar. ilkokulun sonları olmalı; çünkü britney spears'ın hit me baby one more time şarkısı çıksın diye televizyonun başında beklediğimi hatırlıyorum. bir gün tesadüfen çok güzel bir klibe rastgeliyorum. öyle böyle değil, çok çok güzel bir klip. smashing pumpkins'in tonight tonight'ı olduğunu öğreniyorum. uzaya giden insanlar, hanımlar ve beyefendiler. şık giyimlerinden anlaşıldığı üzere yüksek zümredenler. uzay yolculuğuna çıkıyorlar ve olabilecek en tatlı uzay yolculuğunu gerçekleştiriyorlar. bütün bunların bir filmden esinlenerek çekildiğini çok sonra öğreniyorum. ama bir kere aklımda o klip kalıyor işte, uzay yolculuğu denince aklıma ilk gelen film ne space odyssey oluyor ne solaris ne de başka bir şey. hep bu şirin klip canlanıyor gözümde. uzay yolculuğu böyle olsa gerek diye düşünüyorum. uzaya giderken en şık kıyafetlerimizi giyeriz, saçımızı fönleriz, rujumuzu süreriz ve ayakkabılarımızı parlatırız. uzay seyahati dediğin böyle olmalı.

dünyanın dışında bir yaşamın hayalini kurmuyorum, gidip de dönememek var; ben korkarım. zaten üstüne para verseler de gitmem uzaya ama orada başka hayatlar olabilme ihtimalini son derece olası görürüm. uzay yolculuklarından korkarım ama uzay şarkılarını severim. spiritualized'ın ladies and gentlemen we are floating in space şarkısı var bir kere. başka ne var yahu? aklıma space travel is boring'ten başka bir şarkı gelmedi. işte bildiğim diğer güzel uzay şarkısı da mark kozelek'in seslendirdiği space travel is boring'tir. aslen bir modest mouse şarkısı olduğunu sonradan öğrendim. orjinalini dinlediğimde ise sevemedim, modest mouse bilgim pek olmadığından olsa gerek. mark kozelek bu şarkıyı öyle güzel söylemiş ki, spiritualized şarkısının içinde nasıl boşlukta süzülüyorsam, bunda da öyle kaybolup gidesim geliyor. bir şeyin içinde eriyor gibi, uyuyor gibi, sonra huzur buluyor gibi. uzay şarkılarının böyle olduğunu bilmezdim.

"ay'a bir bilet kazandı/ ikinci sınıf ama kimin umrunda ki?/ penceresinden dışarıya bakarken havayı veya zamanı göremediğini farz etti/bu berbat yerdeki tek roketçiydi/ ona bir ayna verdiler ki biriyle konuşabilsin/ hala çok yalnız fakat bu sadece bir zaman meselesi/ haziran'da sesler duymaya başladığında/ aklını kaçıracağını biliyordu fakat bu kadar da çabuk ummuyordu"

neyse, bütün bunların ardından, adam gerçek hayata dönmek istiyor. "yarım saat uzayda kaldım ve hemen eve dönmek istedim." diyor. ben de aynını hissetmiştim. uzayda yarım saat kalmak yetiyor inan ki. hiçbir şey yok, çok sıkıcı. hem zaten dünya denen gezegende de hep dümdüz yürürsen başladığın yere varmıyor musun? onu yap daha iyi, spor olur.

15 Mayıs 2011 Pazar

mark kozelek günlüğü



bir haftadır ankara'da acayip bir yağmur var. sürekli bulutlu, kapalı bir hava. yağmur birden bastırıyor ve gürültüyle camlara vuruyor. ortalık kararıyor, biraz ürkütücü bir hal alıyor. üstelik sabah evden çıkarken giydiğim şey akşama ince kaçıyor, üşüyorum. daha kalın bir şey giyince de terliyorum. böyle tuhaf bir hava işte. ben de havanın etkisiyle olsa gerek, mark kozelek-bill callahan arasında gidip geliyorum. sokakta başka şeyler dinlesem de eve gelince bu ikisinden başka bir şeye elim gitmiyor. bill callahan çalışırken arka fonda çalıyor, sun kil moon'un admiral fell promises'ini ise uyurken kulağıma geçiriyorum. her seferinde içimde bir şey hissediyorum. biraz heyecan, biraz hüzün gibi. üzülmüyorum, sadece müziğin güzelliği karşısında gözlerim dolar gibi oluyor. bir şeyi ta içimde hissediyorum. ne olduğunu tam olarak dile getiremiyorum ama güçlü bir şey olduğunu biliyorum. bill callahan'ın albümü henüz yeni, bu yüzden ne yazacağımı bilmeden mark kozelek'in admiral fell promises albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istiyorum.

eskisine göre albümleri çok çabuk tüketiyorum. dinlemeye başladığım bir albümle geçirdiğim zaman zarfı kısalınca, onunla bağ kurma ihtimalim de azalıyor. geriye dönüp baktığımda hakkında sayfalarca yazı yazabileceğim albümlerin çoğunun, müziğe erişimimin daha zahmetli olduğu zamanlardan kalma olduğunu görüyorum. sanırım 'bir şeye ulaşmak ne kadar zor oluyorsa kıymeti de o kadar artıyor' tespiti doğru. işte çok çabuk dinleyip hızlıca hard diskten sildiğim albümlerin arasında, aylardır kulağımdan çıkarmadığım bir albüm var. admiral fell promises'i sanırım 2010 ağustos-eylül'ünden beri her gün uyurken dinliyorum. böyle söyleyince abartıyor gibi göründüğümün farkındayım ama gerçeği söylüyorum. uzun zamandan beri bu denli bağ kurduğum albüm sayısı azdı. bu albüm de onların arasında benim için çok değerli bir yere sahip oldu. bunun bir nedeni albümün güzelliğiyse, diğer nedeni de mark kozelek'e duyduğum sevgi olmalı. son derece basit ve yalın bir şekilde bu adamı seviyorum.

mark kozelek'in benim zihnimdeki karşılığı, hüznü duygu sömürüsü haline getirmeden müzik yapanlardan biri olması. admiral fell promises hüzünlü mü diye düşündüğümde, bence o kadar da değil. beni üzmüyor ama biraz incitiyor. neden olduğunu açıklayamıyorum ama öyle işte. eski zaman ustalarına benzetiyorum bu adamı; kişiye özel üretim yapan, detaylarda boğulan, ince ince işleyen biri. şarkılar da çok değerli bir ağaçtan yapılma mobilya gibi; sadece sen görüyorsun, sen takdir ediyorsun çünkü sadece senin evinde var. bu albümse elbette bir tek benim evimde yok ama yine de sadece iki taraflı bir bağ kurmaya izin veriyor gibi. ben varım, bir de müzik. bu albümü ne biriyle beraber dinlemek isterim, ne de konser ortamında. benim için fazla öznel, pek paylaşasım yok. "kimse bilmesin" alt metniyle demiyorum bunu, kurduğum bağı paylaştığımda kendimle ilgili de çok şey paylaşacakmışım gibi geliyor, o yüzden de sınırımı koymaya çalışıyorum. tabii ki bunu diyerek şu anda kendimle çelişiyorum. madem öyle, niye o zaman bu albümün hissettirdiklerini anlatmaya uğraşıyorum? ne bileyim, kendi kişisel tarihime bir not düşme amacıyla yapıyorum sanırım.

bu adam sayesinde bilmediğim yerleri, şehirleri öğreniyorum. şarkıların içinde belirli mekanların isimleri geçiyor ve benim hoşuma gidiyor. açıp sam wang hotel’e bakıyorum, sonra seneca’ya ve bir de alesund şehrine. bu albümde en sevdiğim şarkı alesund. öğrendim ki norveç’te bir şehirmiş. alesund'da gittikleri barda ona sahneye çıkmasını öneriyorlar ancak şarkıdaki adam sahne yerine alesund’un deniz kıyısında yürümeyi tercih ediyor. bu şarkıda çok güzel bir yer var: from the crowd i heard/you sing a pretty line/ was it: 'there's so much love - that I wanna cry'
bu kısım beni hep gülümsetiyor.
bir dakika ya, aslında saçma bir iş yapıyorum, şarkı anlatılır mı hiç? anlatılmaz tabii.

neyse, bu albümde müzikten çok sözlere takıldığım doğrudur. gitar müziğine hayran biri hiçbir zaman olamadım, belki biraz da bu yüzden olsa gerek. bilen insanlar bu albümde mark kozelek’in gitar tekniğini de incelemişler. ben o işlerden anlamıyorum. tek bildiğim bu albümü çok seviyor oluşum. samimiyetinden gözlerim doluyor, o derece.


güzel alesund:

Sun Kil Moon - Ålesund by pygmylion

11 Aralık 2010 Cumartesi

vicdanım rahatlasın diye. kişisel tatmin.

aylardır geceleri yatarken kulağımda sun kil moon'un admiral fell promises'i var. bu albüm hakkında bir şeyler yazmak istiyorum; bana düşündürdüklerini, verdiği sakinliği ve daha başka şeyleri anlatmak istiyorum. tam yazacak gibi oluyorum, birden bu yaptığım çok anlamsız görünüyor gözüme. yaptığıma bir önem addettiğim falan yok ama diyorum ki, bu kadar çok şey olurken benim bir şarkı hakkında yazmamın ne önemi var. sanki karmaşa içindeyken gidip de en gereksiz işle ilgileniyormuşum gibi hissediyorum ve vazgeçiyorum. ben dinlerken güzel, müzik de olmasa ne yapardım ama iş hissettiklerimi yazmaya gelince koca bir çöplük beliriyor gözümün önünde. vicdanımı rahatlatmak için ülkede olanlar hakkında iki kelam etsem daha mı az rahatsız olurum diye düşünüyorum. hayır. olanlar hakkında iki cümle ettikten sonra vicdanî rahatlığa ulaşıp, hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağım ben. hayır.

söyleyecek çok lafım olmasına rağmen diyecek hiçbir şey bulamıyorum. insanlara küsmüş değilim ama gittikçe yaşanması zor bir yerde olduğumuzu düşünmeye başladım. bir haftadır kelli felli adamlar tarafından gazetelerde yazılmış öyle yazılar okuyorum ki midem bulanıyor. hissettiğim tek şey iğrenme oluyor. koca koca herifler bir haftadır ülkenin gündeminde olan bir kızın ismini cismini ifşa etmekten bir nebze olsun rahatsızlık duymuyorlar. amaçları uğruna her şeyi mübah sayanların varlığını bilirdim de, yirmi yaşında dahi olmayan bir kızı bile böyle karalayacaklarını, suçlayacaklarını ve hatta taşlayacaklarını tahmin edemezdim. güçten ve hırstan gözü dönmüş adamlar, küçücük bir kızı günah keçisi ilan etmekten utanmıyorlar. kendilerini hangi siyasi kimlikle etiketledikleri benim için mühim değil. bu vesileyle, bu adamlar gibi gücü elinde bulunduran kesimin öğrenciye ve kadına bakışı bir kez daha yüzüme vuruluyor. gördüklerimden sonra ileride bizler için güzel şeyler olabileceğine dair inancım kalmıyor. elli sene önce benim yaşımda olan insanlar ne hissediyorlarmış bilmiyorum ama ben ileride ülkenin daha iyi bir yer olacağına dair bir umut besleyemiyorum. buna karşı bir şeyler yapıyor musun dersen, kolumu kaldıramadığımı söylerim. "hem bir şey yapmıyor hem de kenara geçmiş eleştiriyor" gibi göründüğüm doğrudur, aksini iddia edecek yüzüm yok. ne zaman bir şey yapma gerekliliğini hissetsem, kimin için ve ne için gibi bir soru beliriyor kafamda. bize çizilen sınırlı alan içinde oynadığımızı görmemek için kör olmak lazım. siyasi etiketler umrumda değil, insanları ne sınıflandırıyorum ne de ayırıyorum. fakat gördüğüm muamale bu değil. ben herkesin varlığını kabul ederken, benim varlığımdan rahatsız olanların olduğunu biliyorum. kendimi hiçbir topluluğa ait hissetmiyorum, bu yüzden takım bile tutamıyorum. insanların bir araya gelerek bir şeyleri değiştirebilme gücüne inancım büyük ölçüde zayıflamış. fakat kimse beni bu yüzden suçlayamaz. nihayetinde bizler öyle bir ülke ortamında büyüdük. kimileri bunu "doksanlarda yetişen apolitik kuşak" falan olarak tanımlıyor ama külliyen yalan. herkesin gayet politik olduğunu biliyorum, öyle sanıldığı kadar kafasız ya da gerizekalı değiliz. öyle diyen varsa iyi halt yiyor. ağzını açanın dövüldüğü bir memlekette kendini ortaya koyamayan insanları suçlayamam. nihayetinde ben de onlardan biriyim. böyle olmak istemezdim ama aksini yapacak gücü kendimde bulamıyorum. yine de benim slogan atmamam ya da sokaklara dökülenlerden biri olmamam, bunları yapanlarla aynı görüşte olmadığımı göstermez ki. ben de dediklerine katılıyorum, krediyle ödediğim harç parasını, okul bitince düzgün bir iş bulup bulamayacağımı falan düşünüyorum. sonra televizyonda dövülen çocukları görünce, bunun benim düşüncelerimin de coplanması demek olduğunu idrak ediyorum.

ülkeden elimi eteğimi çekmiş değilim ama o çocuklar kadar bir şeyleri değiştirebilme inancım olmasını çok isterdim. bunu gerçekten isterdim. bireyselcilikten uzak olduğumu düşünürken, gördüklerim beni bireyselci olmaya itiyor, bundan rahatsız oluyorum. yapay bir umut taşıyacağıma, gerçekçi bir karamsar olmaya başlıyorum. ben aksini yapmaya çalışsam bile yavaş yavaş kaydığım yönü görüyorum. olanlar karşısında duyduğum öfke bile içimde harekete geçme güdüsü yaratamıyor çünkü o derece inançsızlaşmışım.

17 Ekim 2009 Cumartesi

yapmadığım iyilikler, bir de içinden şehir geçen şarkılar

Bu hafta Ohio'daydım

Zaman algım zaman zaman beni şaşırtıyor. Ne zaman kendi saatimin dünyanın saatiyle eş gitmediğini fark ediyorum, işte o zaman durup bir düşünüyorum. Dönüp arkama bakıyorum, sonra da başımı kaldırıp gökyüzüne. Ne de olsa istikbal orada ve ben ona ne kadar yakın olduğumu bilemiyorum. Bilemiyorum dediysem zaman olarak. Yoksa kilometre cinsinden az çok bir tahmin yapabiliyorum. Ama ben istiyorum ki mevsim ölçü birimiyle, efendime söyleyeyim tatil ölçü birimiyle ya da en olmadı "yatcaz kalkcaz" ölçü birimiyle de bilebileyim. Geçmişi düşünüyorum, geçmişi mevsimlere bölünce her şey daha kolay oluyor benim için. "İki kış önce şöyleydi, üç bahar önce böyleydi" diye hatırlayınca her şey nasıl da berrak, nasıl da net. Olan biteni tatil ölçü birimine çevirince her şey ne kadar az, ne kadar kısa. "Geçen tatilde şu olmuştu. Yaz tatilinde bu, bayram tatilinde şu". Bu kadar işte, çok net. Ama üç ay-beş ay-on iki ay önce diye hatırlayınca her şey karışık ve sisli. Öyle ki ay hesabı yaptığımda oluşan sisten önümü göremiyorum. Aklım karışıyor, bana çok eskiden olmuş gibi gelen şeylere bir bakıyorum, bir-iki sene önce olmuş meğersem. Allahallah diyorum, allahallah. Zaman ne çabuk geçiyor, dünya ne hızlı dönüyor, her şey ne çabuk değişiyor. Ama sonra diyorum ki hava bile bir saat arayla önce güneşli, ardından yağmurlu oluyorsa her şeyin değişmesine şaşmamak gerek. Geçen gün yağmur yağdı misal ama ben hiç şaşırmadım; çünkü bir gece önceden biliyordum. Tedbirli olmak böyle bir şey olsa gerek. Bu aralar tedbirli olmayı önemsiyorum. Sonradan hayıflanmamak için eşeğimi sağlam kazığa bağlıyorum. Dolayısıyla yağmurun yağdığı gün de şemsiyemi yanıma almıştım. Islandım ama çok değil. Okul durağında otobüs beklerken yanımda bekleyen kimse benden daha çok ıslandı. Üzülmedim değil, üzüldüm ama bencil bir şekilde ona onunla şemsiyemi paylaşmayı teklif etmedim. Aslında düşünmesine düşündüm ama reddedilme çekincesi beni düşüncemden alıkoydu. Çünkü bir yaz mevsimi evvel yine böyle yağmurlu bir günde, yine böyle durakta otobüs beklerken, yanımda yağmurdan sırılsıklam ıslanmakta olan biri vardı da "isterseniz ıslanmayın" diye şemsiyemi göstermiştim de birden aşırı bir panikle "yok hayır, teşekkürler" demişti. Olabilir, belki ıslanmak istiyordur diye düşünmüştüm de bu düşündüğüme kendim bile inanmamıştım. Neyse, o da kendisi bilir elbette, ben bilecek değilim ya. İşte o günden bugüne ben de tanımadığım kimselere iyi niyetli teklifler yapmıyorum pek. En azından bir süreliğine. Halbuki zamanında birkaç kere dolmuşta ayakta giderken, oturan teyzeler bana demişlerdi ki "ver çocum, çantanı alayım". "Çok teşekkür ederim, zahmet olmasın size" demiştim ama ısrar etmişti teyze, ben de vermiştim. İçimden nasıl sevmiştim teyzeyi nasıl sevmiştim anlatamam. Kendi kendime demiştim ki, bana öyle büyük bir iyilik yaptın ki teyzeciğim, biri de sana böyle bir iyilik yapsın isterim. Sonra bu ağır çantayı tutmayı teklif etmenin hem yükte (fiziksel) ağır (ama oturduğun için hafif), hem de pahada (manevi) ağır bir şey olduğunu fark ettim. Manevi olarak ağır dediysem, yani manevi olarak büyük, önemli, efendime söyleyeyim güzel bir şey olduğunu kastetmek istedim. Benim daha önce hiç fark etmediğim bir şeydi bu . Yaşlı teyze de belki kendi çocuğunu falan düşünmüştür benim çantamı alırken. İşte buna x değişkenini alabildiğine değiştirin biliminde yerine koyma metodu deniyor. Ben de bir keresinde yerine koyma metodunu uygulayım dedim, gene reddedildim. Allahallah dedim, allahallah. Ben de gidip böyle insanları buluyorum yahu. Yapmayacağım artık iyilik miyilik. Kızın birinin elinde bir sürü defter, kitap. İçimden dedim ki "kızım daha büyük bir çanta kullansana, ne o öyle küçücük çanta. Bak hiçbir şeyin sığmıyor". Dışımdan dedim ki "isterseniz kitapları tutabilirim". Hani ben oturuyorum ya, o bakımdan söyledim. O da dedi ki "gerek yok, teşekkürler". Peki madem, sen bilirsin. Ama Meydan Larousse hacimli kitaplarını tutmaya çalışırken harcadığın enerjiyi ben bile görebiliyorum dedim, o derece. Eee, insan böyle reddedilince bir dahakine temkinli oluyor tabii. Her şey kendini daha iyi ve daha güvende hissedebilmek için, dolayısıyla boşuna değil tedbirli olmaya çalışmam da. Hem temkinli tem tedbirli olmak lazım. Şehiriçi yolculuklarımda sadece bunları düşünmüyorum tabii ki. Bazen öyle şeyler geliyor ki aklıma, kendime döndüğümde bir bakıyorum ineceğim durağa gelmişim. İşte bu anlarda da zaman algım sekteye uğruyor. "Daha demin binmiştim ben?" diyorum, tam da o an otobüsten iniyorum. Otobüs yolculuğum sırasında öyle uzak yerlere gitmişim, öyle mesafeler katetmişim ki kendimi yorgun hissediyorum. Beynim yoruldu, eve gidip uyusam diyorum. Bu haftaki yorgunluğumun ve dalgınlığımın müsebbibi önceden dinlediğimde dikkat etmediğim, anlamına bu hafta erdiğim Sun Kil Moon şarkısı Carry Me Ohio. Gideceğim yere bu şarkıyı beş defa dinleme süresinde vardım. Bir beş kere daha dinleyecek yolum olsaydı hiç bıkmazdım, yine dinlerdim. Madem yolum azdı, bana yetmedi, ben de bu hafta bütün yollarımda bu şarkıyı dinledim. Sabah yollarımda ve akşam yollarımda, geçmiş yolculuğunda ve gelecek yolculuğunda. Bak aklıma ne geldi, geçmiş iyi ki de geçmiş. Şimdi'nin şimdi olmasından o kadar memnunum ki. Ne birkaç sene öncesine dönmek isterim, ne geçen yıla, ne de altı ay öncesine. Hem şimdi'nin nesi var ki? Bence zaman yolculuğuna çıkıp da şimdi'ye haksızlık etmenin bir anlamı yok. Öyle değil mi Ohiolu dostum Mark? Satır satır inceliyorum şarkıyı, cümle cümle çözümlüyorum. Şair burada kime seslenmiş sorusunu yanıtlıyorum. Hocam olsa benle gurur duyardı, öyle güzel açıklıyorum edebi sanatları. Beynimde oradan buradan çağrışımlar dolanıyor; bir sınava girip, bu şarkıyı açıklayıp çıkmak istiyorum. Eminim hocam bana iyi bir not verirdi. Çok çalıştım çünkü. "Hocam, şair burada sevdiğini sandığı sevgilisini sevmediğini anlıyormuş" derdim. Ya da artık eskisi gibi sevmediğini. "Olur mu öyle şey yavrucuğum?" diye sorarsa da "her şey mümkün hocam, niye olmasın" derdim. "E niye o zaman ta Ohiolara çağırıyor?" diye sorup da beni sıkıştırırsa da "dengesiz de o yüzden" derdim. Halbuki ben bir şarkı yazsam kimseyi Ankara'ya çağırmazdım. Atlası elime alırdım ve o günün tarihini göz önüne alarak iklim koşullarının güzel olduğu bir yere çağırırdım. Bence böylesi bir durumda melankoliye hiç gerek yok, ben olsam güzel ve güneşli bir yere davet ederdim. Tamam ben Ankara’dayım ama seyahat etmeyi severim, hiç üşenmezdim, kalkar giderdim. Tam bunu düşünürken gözümün önünde hardal sarısı tarlalar beliriyor ama sonradan anlıyorum ki o sarılığın nedeni üstünde hareket etmekte olduğumuz yol. Yol asfalt değil ve yerden kalkan toz camı kirletiyor. Ben de sanmıştım ki, hani gözlüğümü takmadım ya, o yüzden net göremiyorum da şarkıyı dinlerken tarlalar, çöller geçiyor gözümün önünden. Ohio'ya ne lüzum var; tarla istiyorsan, ova istiyorsan burada da var. Orta Anadolu, düzlük memleket. Hani Amerikan filmlerinde olur ya, üstü açık araba, güneş batmaktadır, yanda da kuru topraklar. Öyle bir manzara geldi aklıma ama sonra şarkı bitti, ben indim otobüsten. Bir baktım biri sesleniyor. Kulağımda kulaklık olduğu için duymamışım. "Sanki benim ismim?" diyorum, dönüp arkama bakıyorum. Bakmamla bana seslenen tanıdık insanın bana "hiç bakmadan geçiyorsun!" diye sitem etmesi bir oluyor. Aaa diyorum. Gözlüğüm yok ya, o yüzden görememişim diyorum. Hem nasıl tanısaydım ki seni, yüzün sakaldan görünmüyor ki diyorum. Derslerden ilgilenemiyorum ki diyor. Hadi ordan diyorum, böyle bahane mi olur. Çok çalışıyorum diyorsun yani, öyle mi diye soruyorum, gülüyor. Sonradan düşünüyorum, insanlar da çeşit çeşit yahu. Herkes yoğun/sıkıntılı/yorucu dönemlerini farklı şekillerde atlatıyor. Mesela bu arkadaş dersler başlayınca sakal uzatmış. Ama altı senedir tanıdığım bir arkadaşım var, ne zaman kötü bir döneme girse, sevgilisinden neyim ayrılsa, ya da sınav dönemi başlasa, berbere gidip saçını asker traşı yaptırıyor, sakal traşını da damat traşı oluyor. Ama ne zaman tatile giriyoruz, ya da kendisi sevgilisiyle falan barışıyor, mutlu mesut dolanıyor ortalıklarda, o zaman da saç sakal birbirine karışıyor. Kendisine de dedim, bu nasıl bir iş dedim, nasıl bir tezatlık anlamıyorum seni dedim; ben de bilmiyorum içimden öyle geliyor, dedi. Kendisini, tanıdığım-en-ilginç-insanlar listemde ilk ona koydum. Sonra kendi yoğun/sıkıntılı/sıkıcı dönemlerimde ne yaptığımı düşündüm de pek bir istikrar göremedim. Tertipli olduğum da oluyor, pasaklı olduğum da.