3 Aralık 2018 Pazartesi

karanlık raflar arasında: yaşamak için işe tutunmak


eskisi gibi film izleyemiyorum. kişisel tarihimde en az film izlediğim sene bu sene olabilir. bu sene izlediğim film sayısı bir elin parmakları kadarken, hepsine de ortak bir içgüdü ile yöneldiğimi fark ediyorum: zihnimi dinlendirmek. insan pek çok farklı sebepten bir filmin dünyasında kaybolmak isteyebilir. bense bir süredir zihnimi dinlendirmek için film izliyorum. elbette düşünüyorum; ama yorulmadan, sakin sakin. içimde yavaş yavaş demlenen filmlere yöneliyorum. nokta atışı yapamadığım da oluyor. belki onu da bu sene bitmeden bir başka yazıda paylaşırım: "hayatımda izlediğim en kötü filmlerin toplandığı yıl: 2018" gibi bir listeyle mesela. fakat şimdi güzel bir filmden bahsetmek isterim. türkçe ismiyle bir aşk filmi algısı yaratan ama filmi izledikten sonra benim buna şiddetle karşı çıktığım bir film: muhtemel aşk. orijinal ismiyle in den gangen. "raflar/koridorlar arasında" gibi bir anlamı var. 

bir süpermarketin rafları arasında geçen bu hikayede başlıca üç ana karakter ve yakından tanık olduğumuz iki ilişki görüyoruz. iş yerine gün ağarırken girip, karanlıkta çıkan insanların hayatından günler. herkesin kendine özgü küçük ve sıradan dünyasında, kendi halinde yaşayıp giden insanların birbiriyle etkileşimleri. belki her gün işe gidebilmek için kendine bir sebep yaratma hali, belki hayata tutunabilmek için elinde olan şeyin sadece ve sadece işin kendisinin olduğu haller. sistem denilen şeyi eleştirip, kapitalizm üzerine büyük laflar ederken, insanlığın geldiği noktada birçoğumuz için hayatla kurulan en büyük bağın işin kendisi olması çok ilginç, belki de komik değil mi? düşündürücü ve gerçek bir durum. pek çok insan için birincil ve hatta tek sosyal etkileşim ağı iş ortamı. başta yalnız yaşayan insanlar olmak üzere pek çok kişi için gün içinde herhangi bir insanla sohbet ettiği, paylaşım içine girdiği tek ortam bu. filmdeki gibi insanlar dünyanın her coğrafyasında mevcut:
  • hayatına düzen getirmek için işin kendisinin bir disiplin aracı olması, 
  • insanın işe yaradığını hissetmesi için bir işle meşgul olması, 
  • insanın bu yolla kendi varlığı için bir sebep bulması, 
  • belki de bir şeylerden kaçmak için işin bir ortam/bir uğraş halini alması
işte bunlar aklıma kısaca gelenler. bunlardan en az birini düşünerek işe gidip gelen o kadar çok insan -kendimi de dahil ederek- var ki. bu film bana bunları düşündürdü.
***
kimi zaman günlük hayatta karşılaştığımız insanların hayatında olumlu bir iz bırakmak, onların bir işine yaramak son derece tatmin edici olabiliyor. şu hayatta işe yaradığımızı hissetmek için büyük fetihler yapmaya gerek yok. bruno karakterini izlerken ben bunu düşündüm. o sebeple bence film bir aşk hikayesi değil, bir bruno hikayesi olmalı. 
***
sabahın karanlığında işe giderken kendimi bir madenci gibi hissettiğim oluyor. bu hisse her zaman kapılmıyorum ama kapıldığım gün sayısı da o kadar az değil. karanlıkta evden çıkıp, karanlıkta eve geldiğim kış günlerinde güneşi göremeyen bir madencinin yerine kendimi koyuyorum. nankör olmak istemem, elbette bir madenci benden zor şartlarda çalışıyor. benim yapmaya çalıştığım, hiç gün ışığı görmeden çalışmanın insanı günden güne nasıl bir ruh haline sokabileceğini tahayyül etmek. ben de gün ışığı almayan bir ofiste, beyaz floresan lambalar altında çalışıyorum. artık yapay ışıktan o kadar hazzetmiyorum ki eve gelince sarı ışık yayan ufacık bir başucu lambasından başka bir şey yakamıyorum. sarı ışık olması önemli! beyaz floresan lambaların kendi ruh halim üzerinde yaptığı etkiyi günden güne gözlemliyorum. bir süpermarketin karanlığında çalışan bruno'yu, christian'ı en azından bu ortak nokta üzerinden anladığımı düşünüyorum. 

Hiç yorum yok: