7 Aralık 2012 Cuma

loser olacakken cool olmak

hayatımdaki bazı insanlar benim daha iyi bir insan olmamı sağlıyorlar. sanki kendimin daha iyi bir versiyonu oluyorum, bir nevi kendimin upgrade edilmiş haline dönüşüyorum. hiç bilmediğim bir yönümü görmemi sağlıyorlar ya da herhangi bir şeyi yapabileceğimi bilmezken, bana yapabileceğimi gösteriyorlar. insanın hayatında böyle kişilerin nadir olduğunu düşünüyorum. 

bu konu üzerine daha önce bu denli kafa yormamıştım. son iki üç senede akıl sağlığını koruyabilen bir insan olmuşsam, bunda iki arkadaşımın payı çok büyük. bir sürü inişli çıkışlı dönemden geçip, okul bırakma raddesine gelip, her şeye sıfırdan başladıktan sonra buralara kadar gelmemde bana destek olan p. ve i.'yi tanımasam, şimdiye çoktan kafayı yemiştim. böyle deyince kulağa abartı gibi gelebilir ama kelimenin tam manasıyla kafayı yemiştim. yataktan çıkmadığım, hiçbir şey yemediğim, ardı ardına kilo kaybettiğim, sınava girip boş kağıt verip çıktığım dönemlerden geçtim. ne zamanki p. ve i. ile tanıştım, işte o zaman  okuduğum şeyi de sevmeye başladım. akademik ortamlarda uzun bir süre loser olarak gezindikten sonra onları bulmamla başka bir döneme girdim. daha iyi bir öğrenciye, okuduğu şeyi seven ve gerçekten öğrenmek isteyen, işini iyi yapmak için çabalayan birine dönüştüm. bunda bu iki kişinin katkısı büyük oldu. okulun ilk iki yılında üçümüz de birbirimizden habersiz dolandıktan sonra bir şekilde yollarımız kesişti. istediğim hocadan istediğim dersi alamayıp da mecburen başka bir hocanın sınıfına düştüğümde ilk ders bir kızın yanına oturdum, sonra da o kız benim bütün üniversite hayatımın özeti haline geldi. hatta resmen çıkageldi. bir gün, bir şekilde çıkageldi, hayatıma girdi. kantinin bir köşesinde lale müldür okuduğunu görünce gidip masasına oturdum. böyle şeyler yapmam ama başladım, "sen de x hocanın dersini alıyorsun değil mi?" falan diye. ondan sonrası bir sürü bir sürü şey. sonra i. geldi ve ardı ardına gülmeler başladı. dıştan bakıldığınca çok normal görünen bir insan nasıl bu kadar ilginç bir kafaya sahip olabilir, şaştım. geçen gün bize yine her zamanki gibi bir tespitinden bahsetti: "anlamadığım şey, 2012'nin son aylarını yaşıyoruz. her şey gelişiyor ediyor. bilgisayarlarımız masanın üstündeyken küçülüp küçülüp cebimize girdi. uzay çağını yaşayacağız ama hala gücü beygirle ölçüyoruz, onunla kıyaslıyoruz ya ilginç geliyor. hp grafikleri okuyoruz, mesala bizim pompamız 7.5 beygir gücünde çıkıyor. inanamıyorum ya hala beygir! beygir neymiş yae? bence bilmem kaç uzay mekiği gücünde falan demeliyiz." diye bir tespitte bulundu. ben kendisinin bütün tespitlerini bir word belgesinde topluyorum. belli bir süre sonra abstract, results, discussion ve conclusion ekleyip, pdf formatında kendim için basacağım. neyse, demek istediğim kendisinin beni hep güldürdüğü, vay anasını dedirttiği. kendi aramızda birkaç kere konuştuk, aslında üçümüz de bunalımlara girip çıkan insanlarız ama bir araya geldiğimizde çok eğleniyoruz. çok az insanla onlarla güldüğüm kadar gülüyorum. bir başımayken depresif eğilimler gösterebiliyorum ama onlarlayken eğlenceli birine dönüşüyorum. yani onlar öyle diyor. ama aslında ben hiç eğlenceli biri değilim, bunun farkındayım. onlar da kendilerinin sıkıcı olduğunu iddia ediyorlar, üç tane eksiden nasıl artı oluyor bilemiyorum ama oluyor işte. hayatımda kendimi hiç onlarlayken hissettiğim kadar cool hissettiğim olmamıştı. cidden çok saçma fikirler üretiyoruz ama hepsinin aynı zamanda çok da cool olduğunu düşünüyorum. 

onları tanımasam da elbet  bir şekilde hayatıma devam ederdim. ama yaptığım şeyden bu kadar zevk alır mıydım, bilmiyorum. yaş aldıkça daha az kimseyle bağ kurabildiğimi düşününce, benim için iki dost üniversite için çok bile. yani onlarca yüzlerce insan içinde benim gibi resim yapmayı seven bir insanla karşılaşmam cidden şans. beni yemeğe çağırmak için bana resim yapan bir arkadaşım var, ben daha ne isteyim? böyle bir kafayı nasıl sevmeyim? bir de özenmiş bezenmiş renkli kalemlerle falan çizmiş. bulutların arkasına saklanan güneş bile çizmiş, düşün artık.

vedot milor style : cartlak kebabı denen şeyi yeni keşfettik. ağzına sakatat koymayan bir insan olarak hayatımda ikinci ya da üçüncü kere ciğer yedim. sevdim.

1 Aralık 2012 Cumartesi

#18

bir türk yazarının tuğladan hallice meşhur kitabını okuduğumda liseye gidiyordum. o zaman o kitabı okuyunca insanın kendi boynuna ipi geçireceğini düşünen bir hocam vardı. kitabı bitirince allahallah ya, ben okudum ama hiç de ölesim gelmedi diye düşünmüştüm. şimdi olsa o kadar kısa sürede o kitabı hayatta bitiremem ama maalesef ki kişisel zayıflıklarımızdan biri olan ego tatmini dediğimiz şeyi, "ben vakti zamanında o kitabı okudum" diyerek yapabilirim. geçenlerde nedense aklıma bu kitap geldi. o zaman değil ama şimdi okusam belki önümde uzanan yıllar için umutsuzluğa düşer ve bunalıma girebilirdim. o yüzden iyi ki henüz hiçbir şeyden haberim yokken okumuşum. 

kendime çokça soruyorum, bu gittiğim yol istediğim yol mu diye. istediğim mi bilmiyorum ama en iyi bildiğim yol bu olduğu için devam ediyorum. iyi kötü bir şekilde emek verdim diyerek devam etmek kolayıma geliyor.  bu bahsettiğim yazarla aynı eğitim disiplininden geçmiş biri olarak, hayata karşı takındığı gerçekçi ve karamsar tavrı anlayabildiğimi düşünüyorum. belki de yine bir ego tatmini sağlayarak, kendimle yazar arasında ortak bir nokta yakalamaya çalışıyorum. rasyonaliteye, denklemlere, input-output ilişkisine gömüldükçe aslında ne kadar yalnız olduğumuzu fark ediyorum. rasyonaliteyle törpülenen zihnimde; almadan vermek, karşılıksız sevmek, bir ömür beklemek gibi kavramlar anlamsızlaşıyor. kendimi değerli hissetmediğim arkadaşlık ilişkilerinden uzaklaşıyor, olmayacağını bildiğim bir şeyin peşinden gitmiyorum. 

p. ile ideallerimiz ve yapacaklarımızın çok da örtüşmediği hayatlarımız üzerine konuşurken, aslında istediğimiz şeylerin son derece basit şeyler olduğunu fark ettik. ne zenginlik ne de itibar umrumuzdaydı. zaten elini sallasan mühendise denk geldiğin bir ülkede böyle şeylerin gerçekten hiçbir önemi yoktu. meslek hayatının beşinci yılında işinden istifa edip dünyayı gezen bir adamın hikayesini bizzat arkadaşından dinledikten sonra, gelecekte olmak istediğim insanı buldum. yazar gibi ölüm üstüne yazabilirdim ama henüz hayallerimden vazgeçmiş değilim. zaten tek bir hayalim var, başka bir şey de umrumda değil. para da bunun için lazım.

18 Kasım 2012 Pazar

#17

heather woods broderick'in  from the ground albümünü dinledikçe, kendi kişisel tarihimi dinlediğim müzikleri yan yana koyarak oluşturabileceğimi düşünüyorum. milyon tane farklı şey dinlesem de kendimi dönüp dolaşıp bir tanecik enstrümanıyla bir başına şarkılar söyleyen müzisyenlerin yanında buluyorum. artık pek az kimseyle pek az müziği paylaşıyorum. ergenlik heyecanıyla dinlediğim her şeyi koşup hemen arkadaşlarımla paylaşmak isterken, yaşım ilerledikçe bütün şarkıları kendime saklıyorum. eskiden bir albümün üstüne dakikalarca konuşabilirken, şimdi artık böyle şeyler içimden gelmiyor. bunun asla "sevdiğim şey bana kalsın" bencilliğiyle alakası yok. şunu fark ettim ki, sevdiğim müziklerden bahsetmek aslında çokça kendimden bahsetmek demekmiş. artık bunu istemiyorum. içimi açtığım sayılı insan, ömrümün sonuna dek bana yetermiş gibi geliyor. düşünüyorum, ömrümün sonuna kadar görüşmeyi sürdüreceğim insan sayısı o kadar az ki. duygu durumum sabitlendikçe gerçekliğin önündeki sis perdesi kalkıyor ve iki derece miyop gözlerime rağmen uzağı çok net seçiyorum. 

heather woods brodercik'i bir süredir geceleri dinliyorum, uyurken kulağımda unutuyor ve sabah kalktığımda kaldığım yerden dinlemeye devam ediyorum. beni öyle sakinleştiriyor ki güç aldığım şey gördüklerim karşısında sisteme duyduğum öfke değil, her şeyin hallolabileceğine dair duyduğum inanç oluyor. bir şekilde hep aynı isimlerin çevresinde döndüğümü görüyorum. en önce hangisini dinlemiştim de oradan diğerlerine geçmiştim hatırlamıyorum. şu arkadaş ortamı ne ilginç bir ortam; olafur arnalds, peter broderick, nils frahm, sharon van etten, efterklang ve heather broderick bir şekilde kendimi sevmemi ve kendimi kabul etmemi sağlıyorlar. bu toplulukta heather broderick'in solo müziğini daha önce hiç dinlememiştim. dinleyince hepsini birbirine bağlayan o şeyi bir kez daha gördüm.

#16

son zamanlarda kendimi/yaptıklarımı sorgulamadığımda dengeli ve tutarlı bir ruh haline sahip olabildiğimi gördüm. nihai amaç bu mu bilmiyorum fakat kendimi bir şeyi başarmış gibi hissediyorum. sanki kendime söz geçirebiliyor, roller-coaster ruh haline bürünmeden hayatımı devam ettirebiliyorum. karşıma çıkan güzel şeylerin kıymetini bilmeye çalışıyor, fazlasını aramıyorum. ne zaman ki kafama bir soru işareti takılır gibi oluyor, hemen o konudan, o ortamdan uzaklaşıyorum. üstelik bunun kaçmak olduğunu düşünmüyorum. sadece beni huzursuz edeceğini düşündüğüm şeylere hiç bulaşmadan kendi yoluma gidiyorum. dışarıdan bakıldığında bu tavrım garanticilik gibi görülebilir ancak öyle değil. hayatımda garanticilikten bu denli uzak olduğum bir dönem daha olmamıştı. kaybedeceğim şeyleri umursamayarak, çok yeni-hiçbir bilgimin olmadığı alanlara atlayabilecek denli garanticilikten uzağım. ilk defa bu denli başka insanların düşüncelerini umursamıyor ve sadece kendime bakıyorum. ne birileriyle yarışıyor ne de kendimi başkalarına bakarak konumlandırıyorum. büyük riskler alabileceğimi hissediyorum.

15 Kasım 2012 Perşembe

#15

okuldan-eve, evden-okula geçen hayatım, sabah 8:40'ta ilk derse girmemle başlıyor, ardından gece 12'de eve gelmemle noktalanıyor. böyle deyince uzay mekiği yaptığımızı sanan arkadaşlarım var ama maalesef ay'a gitmiyoruz, sadece bitirme projesi yapıyoruz. güzel fikirlerimiz var ama keşke ali ağaoğlu bize de baksa. neyse, cebimizde bir milyon dolarımız olmadığına göre yaptığımız her şey teoride kalmaya devam edecek. kısmet. 

bütün bu koşturma içerisinde kendimden bu kadar nefret ettiğim bir dönem daha olmadığını görüyorum. bütün gün bilgisayar başında oturuyor, sürekli kahve tüketiyor ve düzensiz besleniyorum. son iki ayda yaptığım maksimum hareketin, dördüncü kattaki evime inip-çıkmak olmasından ötürü de kilo alıyorum ve bu da beni mutsuz ediyor. deadline'larla geçen günlerimde bir durup hayattan ne istiyorum diye düşünmeye vaktim olmuyor. her şeyi erteledikçe erteliyorum. seneye bu zamanlar ne yapmak istediğime henüz karar vermiş değilim. önümde milyon tane yol var ama benim istediğim hangisi, bir fikrim yok. şu da geçsin, bu da geçsin derken okulların başvuru tarihlerini kaçırmaktan korkuyorum. ayrıca tek derdim bu da değil, burnu büyük akademisyenlerin vermedikleri referanslarıyla önümü kestiklerini de düşünüyorum. kitap bile okuyamadığım bir hayat istemiyorum ancak kitap bile okuyamadığım hayatımda emeğimin karşılığını alamama kaygısı beni korkutuyor. travmatik öğrencilik hayatım bana boyun, bel ve sırt ağrısından, bozuk gözden ve gastritten başka bir şey vermedi. 

13 Kasım 2012 Salı

uzun öğleden sonraları


küçüklüğümün yaz mevsimlerindeki uzun öğleden sonralarını hatırlıyorum. kanepeye uzanıp, rüzgardan havalanan beyaz tül perdeleri izlediğimi hatırlıyorum. demek o kadar bol zamanım varmış ki perdeleri izliyormuşum. bir daha hiç o kadar çok zamana sahip olmadığımı düşünüyorum. şu anda her şeyi dar zamanlara sıkıştırmışken, bir vakitler karıncaların yürüyüşünü, çaydanlığın dumanını, çamaşır makinesinde dönen çamaşırları izlediğim anları gözümün önüne getiriyorum. şimdi böyle şeyleri izlediğimde akıp giden hayatın dışında kalıyormuşum gibi geliyor. halbuki kalsam ne olacak? büyüdükçe, o uzun yaz öğleden sonralarını kaybettiğimi biliyorum. hayat koşturmacası içinde neler elimizden uçup gitti diye düşünüyorum. kafamdan bunlar geçerken hiç üzülmüyorum, aksine bütün bunları gerçekçilikle kabulleniyor ve hatta hayatı kucaklamak istiyorum. bütün bir öğleden sonranın olabilecek en yavaş şekilde geçtiği o günlere tekrar sahip olabilsem, yine kanepeye uzanır perdeleri izlerdim, pişman değilim. şimdilerde bir şeyleri uzun uzadıya izlemeye kalksam "aklım bir karış havada" ya da "kafam başka yerde" olmakla suçlanırım. oysaki bazı müzikler var ki ne zaman dinlesem kafam hep başka yerde, aklım hep bir karış havada. a dancing beggar sayesinde aklım hep uzun yaz öğleden sonralarında. sanki sonsuz vaktim varmış gibi, yapılması gereken şeyleri belli olmayan bir tarihe ertelemişim gibi. ne güzel ki internetin bana sunduğu en önemli şeylerden biri, harika müzikler keşfetmek, başka kulaklar vasıtasıyla güzel müziklere ortak olmak. a dancing beggar'dan haberdar olduğumdan beri başka bir şeyi düşler oldum. sadece bana ait, gerçekçi ama aynı zamanda bu tarz müziklerin hepsinde olduğu gibi polaroid resimlerle ifade edilen bir görüntü bu. polaroid resmi hüzünlü mizacımıza bir gönderme olarak değil, daha çok hayallerimize bir gönderme olarak algılıyorum. 

hiçbir zaman 1979'un klibindeki gençler gibi olmadım, onun yerine a dancing beggar'ın müziğindeki genç gibi oldum. kendi odasında müzik yapan birini dinlemeyi birçok virtüözü dinlemeye yeğledim. bu şarkıyı yüzbinmilyon kere dinledim, hiçbirinde de sarı güneş ışığından baskın bir şey görmedim. şarkıların adlarını tek tek düşündüm, ne de güzellerdi.

5 Kasım 2012 Pazartesi

kafamdaki hawaii

flipper, balık dilinle kafamı karıştırmışsın. biz türkçe'de ona "yalnızlık çekmemek" deriz.

bu gece soğukta otobüs beklerken, yanımdaki iki arkadaşıma bir hayalimden bahsettim. şimdi bir otobüs gelse diye başlayan cümlemi, "gelse ve üçümüzü de tek tek evimizin kapısına kadar bıraksa" diye tamamlayan arkadaşıma; hayır, onu demeyecektim dedim. bir otobüs gelse ve biz o otobüse bindiğimizde kafamızın içindeki yere gitsek dedim. mesela bizi alsa ve hawaii'ye götürse. bunun üstüne "işte bunu beklemiyorduk" diyen arkadaşlarıma hayalimi anlatmaya başladım. birden sıcak bir yere insek, boynumuza çiçek kolyeler taksak, hawaii etekli ve gömlekli insanlar çevremizde dolaşsa ve ananas yesek. bunları daha önce hiç düşünmemiştim, zaten hayalimde sıcak yerlere gitmek hiçbir zaman olmadı. ama nedense o an içimden bunlar geçti. hayali bir otobüsle, kafamın içindeki yere gitmek, sonra da bir süre dönmemek. bazen içinde koştuğum hayatın benim amaçlarıma hizmet etmediğini düşünüyorum ve böyle zamanlarda tek sığınağım, beynimin içi oluyor. iyi ki beynimiz en hızlı bilgisayardan daha hızlı çalışıyor, yoksa cidden günler çok sıkıcı olurdu diyorum. ne zaman içim daralsa, kendi hawaiime kaçabilme özgürlüğümün olması çoğu zaman bana devam etme gücü veriyor. beynimin içinde sakladığım bazı güzel anlar var ve her istediğimde onlara dönebiliyorum. bir gece soğukta otobüs beklerken, sevdiğim iki insanın kahkahaları kulaklarımda çınladığında ertesi sabah için yataktan kalkma gücü buluyorum. kafamda kurduğum absürd hikayeleri onlara anlatıyorum ve bulduğum her resmin üzerine eklemeler yapıyorum. yorucu geçen günlerin ardından, eve dönerken otobüste dinlediğim şarkılar bana yaşama şevki veriyor. adeta bir organım da mp3çalar'ın kulaklığı. on beş yaşımda da böyleydi, bu yaşımda da böyle. bazı şeyler hiç değişmiyor; yolda giderken mi müzik dinliyorum, yoksa müzik dinlemek için mi yolları kendime bahane ediyorum, hala anlayabilmiş değilim.


5 Ekim 2012 Cuma

elveda karamazovlar - 1: bilim

karamazov kardeşler'le iki buçuk aylık yolculuğumun sonuna gelmiş bulunuyorum. bu roman vesilesiyle şunu idrak ettim ki, büyük roman dediğimiz romanlar okuyucuya "benim de aklıma gelmişti" dedirtenlermiş. elbette ki aklıma gelen bir şeyi ilk ben düşünmemişimdir; bir şey benim aklıma geldiyse bir başkasının da gelmiştir diye düşünürüm. ancak düşünceyi belli bir düzen içerisinde ve anlaşılabilir bir şekilde ifade etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, ayrışma burada oluyor. bir de bazen kafandan bir şeyler geçiyor fakat özü tam olarak yakalayamıyorsun. işte o zaman da bunu yapabilen biriyle karşılaştığında "benim de aklıma gelmişti" diyorsun. karamazov kardeşler bana bir süredir aklımı kurcalayan konulardan birini değişik yönlerden eleştirme fırsatı sundu. bu konu, evreni pozitif bilim temelinde anlamaya çalışmak üzerineydi. herhalde gelmiş geçmiş yazarlar içerisinde matematiksel dehaya sahip olan sayılı kimselerden olan dostoyevski, evreni anlama çabasını öklid geometrisi üzerinden anlatmış ve şöyle demiş: 

 "tanrıyı nasıl anlayabilirim? bu çapta sorunları çözebilecek güçte değilim; öklid çevresi içinde, dünyasaldır. bu yüzden bu dünyanın ötesinde konularla uğraşamam. bu tür sorunlar yalnız üç boyuta akıl erdirebilenlere göre değil." 

insan beyninin sınırları olduğunu matematik bize çok güzel bir şekilde anlatıyor. dostoyevski insanı tarif ederken ne güzel demiş, "yalnız üç boyuta akıl erdirebilenler" diye. resmen küfür gibi! işin içine dördüncü boyut olarak zaman girdiğinde işler nasıl da karışıyor. eğer zaman denen şey olmasa, üniversite hayatım çok daha kolay olurdu. 

yaptığımız bütün bu bilim, doğayı modelleyerek anlama üzerine bir sistem. bir şeylerden nasıl yararlanırız, onları nasıl daha verimli kullanırız, ihtiyaçlarımıza nasıl cevap verebiliriz; pozitif bilim dediğin şey bunun üzerine kurulu. daha önce bilimin insanlığı hem ileri hem de geri götürme gücü olduğunu fakat sanatın hep ileri götürdüğünü düşündüğümü söylemiştim. şimdi karamazov kardeşler sayesinde bu konuda başka bir şey daha aklıma geliyor; bilim, sanata göre halkla buluşması daha kolay bir şey. bu nedenle de ortada bir yarar varsa, toplumun bilimin yararıyla buluşması daha kolay. sanat, algılanabilmesi için belli bir farkındalık gerektiriyor ve insan hayatı üzerinde doğrudan kullanıma yönelik bir şey olmadığından, toplumun geneline yayılması daha zor oluyor. fakat bilim dediğimiz şey, üretime geçtiği anda sokaktaki insanın ulaşabileceği bir düzeye iniyor. teyzeler evde mikrodalga fırın kullanıyor, sokaktaki adam gideceği güzergâhı akıllı telefonu sayesinde buluyor, kafe işleten adam kışın bahçesini ufolar sayesinde ısıtıyor, eskiden insanları öldüren hastalıklar şimdi yeni ilaçlar sayesinde tedavi ediliyor vs. fakat bütün bunların etik olmayan amaçlar doğrultusunda kullanıldığını ya da bilimin hız kazandığı dönemlerin savaş zamanları olduğunu düşünürsek, bilimin sadece ulvi amaçlara hizmet etmediğini görürüz.

#14

şimdiye kadar iki tane genel seçim gördüm -gördüm derken oy kullandım- ama bunu siyasete inancım olduğu için yapmadım. yapmam gerektiğini düşündüğüm için, oy kullanmanın kullanmamaktan yeğ olduğunu düşündüğüm için yaptım. en azından şimdilik siyasete bakış açım, partiler nezdinde değil de sivil toplum içerisinde yapılması yönünde. neyse, bu başka bir konu, benim bahsetmek istediğim şey mecliste konuşan milletvekilinin mikrofonunun kapatılması meselesi üzerine. anlatmak istediğim şeye böyle bir girizgah yapmamın nedeni, bu eleştiriyi bir parti sempatizanı olarak yapmadığımı belirtmekti. muharrem ince'nin suriye tezkeresini eleştirdiği konuşması sırasında mikrofonunun kısılmasına kızmaktan çok güldüm. cidden güldüm. yıl olmuş 2012, mecliste mikrofon kısılıyor. tam bir ilkokul çocuğu tepkisi. meclisin seviyesi yerlerde sürünüyor. hangi partiden kim konuşursa konuşsun ve ne derse desin, mikrofon kısılır mı arkadaşım? böyle zamanlarda bizi yönetenlerin düşük kapasiteli kimseler olduğunu bir kez daha görüyorum. 

30 Eylül 2012 Pazar

araf - yeşim ustaoğlu


türkiye'de bir kadın hikayesi anlatıldığında, bu bir şekilde hep erkekler üzerinden şekillenen bir hikaye oluyor. birinin karısı olmak, birinin kızı olmak, erkeklere rağmen bir şeyler olmak üzerine hikayeler dinliyoruz. bu durum elbette ki bizim toplumumuza özgü bir şey değil; fakat benim içine doğduğum kültür bu olduğu için üzerine söylecek sözlerimin olduğu toplum da bizimkisi. ne yazık ki kadın hikayesi deyince erkekler üzerinden şekillenen bir durumdan başkasını ben de bilmiyorum. bütün bunlar beni üzmekten ziyade öfkelendiriyor. sonuçta mide bulanması en iyi bildiğim şeylerden biri oluyor.

yeşim ustaoğlu'nun araf filmini izlemeye giderken iyi bir film izlemeyi umarak gitmiştim ancak bu kadar etkileneceğimi tahmin etmemiştim. uzun zamandır izlediğim en çarpıcı filmlerden biri olabileceğini düşünmemiştim ama öyle oldu. çoğunluk filminde ne hissettiysem bir benzerini burada hissettim. yeşim ustaoğlu araf'ta müge anlı programlarına katılan insanların hayat hikayesini anlatmış. her sabah seda sayan'a gelen kadınlar, en büyük hayali acun'un yarışmasına katılmak olan gençler, sokak aralarında kolbastı oynayan çocuklar, hayatı kocasının donlarını ütülemekle geçen eşler ve daha nicelerinin hikayesi bu film. bana uzak olduğunu düşünsem de o kadar uzak değil bütün bunlar; çünkü her gün üçüncü sayfa haberi olarak gördüğüm insanlar, toplu taşımada yanına oturduğum kişiler, fabrikadaki adam, otogardaki yolcu vs. bütün bu insanlara temas etmek için filmlere ya da romanlara ihtiyacım olmadığını biliyorum. hayalleri bile olmayan kayıp bir gençlik var ve araf bunu anlatıyor.

insanın hayalleri, görüş alanının genişliğiyle doğru orantılı. ülkedeki insanların çoğu önünü göremiyor. eğitimli insanların haricindeki büyük çoğunluk yaşam içinde kayboluyor. hayatlarını televizyonla dolduruyor, bir adam tarafından evlenilmeye layık eş olmak amacıyla yaşıyor. bu açıdan bakıldığında araf son derece politik. bana bir çıkış yolu olmalı diye düşündürttü ama aynı zamanda olmadığı düşüncesine de itti. içim karardı, tedirgin oldum ve hep "birinin bir şeyi" olmak zorunda olan kadınlık durumunu düşündüm. babanın kızı, kocanın karısı... bu durum hiç adil değildi. bu filme adalet kavramıyla yaklaştığımda kaderci yanımı gördüm. filmdeki kızla farklı hayatlarımız vardı; fakat bu ülkede kadın olarak dünyaya gelen herkesle yaşadığım/hissettiğim ortak şeyler bir sürüydü. bütün bunları bir kez daha beyaz perdede görmek beni gerdi.

internette bu filme "feminist olma kaygısı gütmüş" gibisinden yapılan yorumlara rastladım. kadın yönetmen tarafından çekilen her filme feminist film deme yüzeyselliğini bir kenara geçtim, bu filme feminist sinema diyebilir miyiz, bilemedim. bence değil. mesela winter's bone ya da frozen river daha feminist filmlerdi. zaten yeşim ustaoğlu'nun böyle bir kaygısı olduğunu düşünmüyorum. konu, herhangi bir etikete ihtiyaç duymayacak kadar baskın zaten. yönetmenin tarzı soğukkanlı ve böyle bir hikayeyi/bazı sahneleri duygu sömürüsüne dönüştürmeden anlatmak bile çok büyük bir olay. işte yeşim ustaoğlu'nun tavrı kendini burada belli ediyor. bu da beni onun samimiyetine tamamiyle inandırıyor. 

filmi değişik karakterlerin her birine göre ayrı ayrı okuyabiliriz. ancak benim zihnimden zehra karakteri gitmiyor. kaderinde yazılı olanın dışına çıkamayan bu kız sebebiyle topluma öfke duydum. cinselliğinin hesabını topluma vermek zorunda olan ve bu nedenle başına gelen her türlü belanın kendisine müstehak görüldüğü bu kız gibi nicelerinin hayatının bir yerlerde söndüğünü düşünüp, oturduğum yerden kalkamadım.

maria mochnacz


sevdiğim bazı müzisyenlerin müzik kariyerleri boyunca çekilen fotoğraflarına baktığımda, fotoğrafların müziklerini ne kadar iyi yansıttığını görüp şaşırdığım zamanlar olmuştur. sevdiğim bu kişilerin fotoğrafları, müzikleriyle zihnimde oluşturdukları algıyı neredeyse bire bir yansıtmaktadır. bu durumun genelde nadir yakalanan bir şey olduğunu düşünmüşümdür. hani sadece fotoğrafta öyle çıksın diye değil de gerçekten o kişinin dünyasını yansıtmak amacıyla çekilen fotoğraflar hemen kendini belli ediyor. eskiden bunun fotoğrafçının başarısı olduğunu düşünürdüm ama şimdi dahası da olduğunu fark ettim.

fotoğraf ile müziğin örtüştüğü durumların fotoğrafçının başarısından öte bir şey olduğunu fark etmem pj harvey'in o aykırı ve orjinal fotoğraflarının hepsinin yıllar boyunca maria mochnacz tarafından çekildiğini  öğrenmem sayesinde oldu. fotoğrafa ilgim olmadığından dolayı, hiçbir zaman bunları kim çekmiş diye merak etmemiştim. fakat kısa bir süre önce tesadüfen internette rastladığımda parçalar yerine oturdu. meğersem beğendiğim o kareler hep aynı kadının elinden çıkmış. kendisi, pj harvey'nin yıllardır birlikte çaldığı john parish ve mick harvey gibi meğersem ekibin bizzat içindeymiş. john parish'in kız arkadaşı olduğu zamanlar pj harvey'nin müziğinin içindeymiş ve o günden bu yana da içinde olmaya devam etmiş. bu noktada fark ettiğim şey, fotoğrafçı o müzisyenin sadık bir dinleyicisiyse fotoğraflar müziği yansıtıyor. tıpkı patti smith'in müziğiyle bire bir örtüşen fotoğraflarının robbert mapplethorpe'un elinden çıkması gibi. ya da joy division'un müziğini tünel atlarında resimleyen anthon corbijn gibi. aynı şekilde control filminin samimi olmasının nedeni de corbijn tarafından çekilmiş olması bana göre.

maria mochnacz'dan haberdar olduğumda ilk aklıma gelen, "demek ki bütün o fotoğrafları çeken kişi kendisiymiş" oldu. on dört yaşındaki ben'in, çıplak bir fotoğrafa baktığında gördüğü şeyin çıplaklıktan öte bir şey olabileceğini de gösteren bu kadından bahsetmek istedim. şurada pj harvey fotoğraflarıyla ilgili demişim ki:  "göğüsleri görünen bir kadının ortada olan tek şeyinin bedeni değil, aynı anda ciğerleri ve kalbi de olabileceğini idrak ediyorum." bütün bunların ardından fotoğrafla hiç ilgisi olmayan biri olarak benim anladığım şu ki, eğer bir fotoğrafçı müziğini sevdiği birini çekiyorsa, işte o kare müzikle bir şekilde örtüşüyor.

20 Eylül 2012 Perşembe

çalışarak kafa dinledi

çalışmanın akıl sağlığını koruduğunu fark etmem çok eskiye dayanmıyor. bunu fark ettiğimden beridir kendimi iyileştirmek istediğimde çalışıyor, bir şeylere emek edip yoruluyorum. yorulmak hayatımı kurtarıyor, akıl sağlığımı korumama yardım ediyor. eskiden, "çok çalışmak mı? bu kesinlikle kapitalizmin insan emeğini sömürmesidir!" derdim fakat bugün böyle düşünmüyorum. tabii ki de çalışmak derken bahsettiğim şeyin insanî koşullarda ve emeğin kıymetinin bilindiği, karşılığını bulduğu bir sistem olduğunu belirtmeme gerek yok. böyle olduğunu varsaydığım bir hayatta, bir insanın en iyi ilacı çalışmak bana göre. bunu kapitalizmden kör olmuş gözlerim ve para hırsına kurban gitmiş insanlığımla söylemiyorum, aklım gayet başımda. zaten ne zaman çalışsam, aklım hiç olmadığı kadar başımda oluyor. insanın hayatını bir şeylerle doldurması gerekiyor ve çalışmak da bunların en etkilisi. geçen gün bir arkadaşıma "insan sağlığı elverdiği sürece çalışmalı" diye bir cümle kurdum, bana aynı başbakanımız gibi konuştun dedi. bunu duyunca bir an irkildim ve gerçekten de öyle konuştum galiba dedim. başbakan beni ilgilendirmiyor ancak bir şeyler üreterek gürül gürül akan hayata dahil olabilecekken kendilerini eve hapseden ya da mecburen hapsolan insanlarla ilgileniyorum. insan boş kaldıkça akıl sağlığı elinden gidiyor. mutluluğun bir şeyler üretmeyle çok yakından bir ilişkisi olduğuna inanıyorum. rahatlamak için kek pişiren, pasta-börek-çörek yapan kadınlar bunun küçük ölçekte bir örneği. "sabahlara kadar çalıştım, dün gece çok uykusuz kaldım, aman tanrım yapacak ne çok iş var" demek, "günler bomboş geçiyor"dan bin kat daha iyi. 

13 Eylül 2012 Perşembe

#13

-insan bazı şeyleri sadece kendisinin yaptığını sanırken başkalarının da yaptığını öğrenince şaşırıyor. bir arkadaş toplantısında hepimizin bir yerden geçerken, en kısa mesafe olarak hipotenüs çizdiğini öğrendik. sonra bir de internet başında kendi kendimize fantastik seyahat rotaları belirleyip, acaba uçak bileti ne kadar tutar ki diye hayalî seyahatlerimizin bilet fiyatlarını araştırdığımızı.

-bir zamanlar ne post rock dinlerdik. biz derken ben ve müzikal beğenilerini/önerilerini takip ettiğim kişileri kastediyorum. galiba o bir dönemdi ve geçti gitti. bunu balmorhea'nın yeni albümünü görünce anladım. artık post rock ve türevlerini dinlemez olmuşum.

-terrence malick, ismi belli olmayan filmlerine isim koymuş. bir tanesi to the wander, bir tanesi de voyage of time olmuş. üçüncü halen belirsiz. voyage of time için çok iddiali bir tanımlama var, "an examination of the birth and death of the universe." sanki tree of life ekolünden gibi. gerçi babayı venedik film festivalinde yuhalamışlar ama o kesin onların ayıbıdır, çınk çınk çınk.

-röportajdan, basından, fotoğraftan kaçınmasını düşününce terrence malick ile ihsan oktay anar tavrı arasında bir benzerlik var.

-jennifer lawrence tam bir hollywood starı olma yolunda ilerliyor. halbuse ben onu winter's bone isimli sağlam filmde görüp, sevip, farklı biri olduğunu düşünmüştüm. meğersem o da herkes gibiymiş. 

-grizzly bear'ın yeni albümünü dinlemek için sabırsızlanıyorum. 

-uzun aralıklarla hissettiğim tuhaf bir şey var. an geliyor, çevremdeki pek çok şeyden iğreniyorum. her yer, her şey pismiş gibi geliyor. bütün günüm dışarda geçtiğinden dışarda yemek zorunda olduğum yemek, oturduğum yer, otobüsler, diğer insanlar ve geri kalan her şey. kirleniyormuşum gibi, yeni yıkamama rağmen saçlarım yeterince temiz değil gibi, burnuma sürekli tuhaf kokular geliyor gibi. ama bu his çok kısa bir sürelik, bunu biliyorum. bir-iki saat sonra geçiveriyor. sonra ben yine normal hissetmeye başlıyorum. 

-gözümü kapayınca bazı şeyler sonsuz geliyor, sanki hiç bitmeyecek. şarkılar hiç bitmeyecek, yollar hiç bitmeyecek, günler hiç bitmeyecek. günlerin bitmesini istediğimden değil, sadece bazen günler daha kolay aksa fena olmaz dediğimden. ne bileyim, askerde olsam kalan günleri sayardım, beklediğim bir şey olsa her gün takvimden bir günün üzerini çizerdim. beklediğim bir şey olsun isterdim. beklenen hava, beklenen televizyon programı, beklenen basın açıklaması. gerçi ömrümüz beklemekle geçmiyor mu? öğle yemeğini, sınav sonucunu, maaş tarihini, bir sonraki tatili, bir sonraki seneyi.

-bu sene sinema açısından benim için son derece tatmin edici geçti. hatta bir yıl içerisinde bu kadar iyi filme denk gelmek bana yetti de arttı bile. bir de yılın geri kalanında beklediğim filmler var ki bir yıl için bu kadar yeni film heyecanı bence fazla.

#12

malzemenin dayanabildiği maksimum kuvvete çekme direnci denir. ondan sonra kırılma gelir. insan ilişkilerinde de böyle bir nokta vardır. iki insan birbirini kendi kapasiteleri oranında maksimum noktaya kadar çeker. çekmek doğru bir sözcük müdür, bilmiyorum. tahammül eder ya da anlayış gösterir de diyebiliriz. belli bir yerden sonra birinin görüşü diğerinin kaldıramayacağı derecede ters olmaya başladığında kopma noktası gelir. insanın düşüncelerini yakın çevresiyle paylaşmasıyla dışarıdan birisiyle paylaşması arasında şöyle temel bir fark olmalıdır: yakınındakiyle paylaşırken beklentin yargılanmak değildir. dışarıdan biri refleks olarak seni yargılayabilir ancak yakınındaki bunu yapmaz. en azından böyle düşünürsün, bunu umarsın. fakat en nihayetinde bu hep bir noktada tıkanır; senin anlayışın ile arkadaşım dediğin insanın anlayışı çelişmeye başladığında birbirinizi yargılama aşamasına gelirsiniz. bu beni hep üzer. üzmesinin nedeni de karşımdakiyle ayrı düştüğüm için değil, yargılanmaya başladığımı anladığım içindir. demek ki beni anlar diye düşündüğüm kimseler tarafından bile etiketlenmekten kurtulamıyorum derim. arkadaşımla bile er geç bir kopma noktasına ulaştığımızı görürüm.

insanoğlunun algısı bir yerde köreliyor. belli sınırlar var, bir türlü oraları aşamıyoruz. yeterince geniş düşünemiyoruz gibi geliyor. buna kendimi de dahil ediyorum. bazı şeyleri kendi içimde kırmaya çabalasam bile hiç beklemediğim bir anda kendime yeniliyorum. mesela yakın zamanda bir arkadaşımla konuşurken, bir konuda toplumun bize bellettiği üzere "kadınların yaptığı/erkeklerin yaptığı" gibi bir cümle kuruvermişim. arkadaşım hemen beni uyardı, bak yanlış yapıyorsun, böyle şeyleri kimlikler üzerinden değerlendirme dedi. o an zihnimde bir ampul yandı. evet, dedim. ben bu yaşıma kadar bu konuda böyle düşündüğümü hiç fark etmemişim. bilinçaltı denen şeye bir kez daha şaşırdım. sözde bunlara karşı çıkarken, bir arkadaş sohbetinde derinlerdeki düşüncelerim su yüzüne çıkıvermişti. meğersem ben de eleştirdiğim insanlar gibi düşünüyormuşum, ne yazık dedim. ben bile kendi kafamda belli şeylere belli etiketler vermişim.

kendimi içine doğduğum kültürden, topraklardan elbette ki soyutlayamam. zaten böyle bir isteğim hiç olmadı. bugün neye karşı duruyorsam ya da neyin yanındaysam, referans noktam hep içinde bulunduğum toplum oldu. kendimi toplumdaki anlayışa göre konumladım. karşı çıktıklarım burada gördüğüm yanlışlardı. beni ben yapan iyisiyle kötüsüyle bu eğitim sistemiydi. yine de kendimi herhangi bir şeyin parçası yapmamak için uğraştım, uğraşmaya devam ediyorum. içine doğduğum ahlak anlayışını sorguluyor ve kendi doğrularımın peşinden gidiyorum. bunların toplumla uyuşmadığı alanlar var ve ben bunun geri dönüşünü etiketlenerek alıyorum. toplumdaki etiketlenmeyi umursamamayı öğrendim ama bunu yakınımdakiler yapınca inciniyorum. sanki karşımdakiyle bir kırılma noktası yaşıyoruz. sonuç olarak, bir insana yaklaşımım hiçbir zaman yargılayıcı olmuyor fakat karşımdaki beni yargılamaya başladığında aklıma şu meşhur laf geliyor, dilimizin sınırları gerçekten de dünyamızın sınırları mı? işte bunu ben bilemem, şimdi felsefeciler düşünsün.

11 Eylül 2012 Salı

müzik dinleyen inekcikler

müzik yapmak nasıl bir şey anlayamıyorum. bu yüzden de müzik benim için sonsuza kadar dinlerken akıl sır erdiremediğim, vay be insanlar nasıl yapıyor dediğim bir şey olmaya devam edecek. liseye yeni başlayan her ergen gibi elbet benim de elimden kısa bir süreliğine gitar gelip geçti; ancak yine de ne zaman ardı ardına gelen bir nota kağıdı görsem bana japonca gibi gelir, beni sıkıntı basar. insanlar bunu nasıl yapıyor yae derim ("nasıl yapıyor ya?" değil, "nasıl yapıyor yaee?" işte bu derece anlam veremem). ne zaman nota görsem, boğazlı kazak giymişim de nefes alamıyormuşum gibi olurum. bu yıllardır hiç değişmedi, değişeceğini de sanmıyorum. işte bana biraz ürperti ama hayatta sayılı şeyden aldığım keyfi veren müzikle ilişkim tamamen anlamlandıramama üzerine kuruludur. anlamadığım için severim (gerçi her anlamadığım şeyi sevmem, mesela advanced termo ya da diferansiyel denklemler). müziğin benim nazarımda sadece bazı insanların kendi arasında anlaştığı bir dil olmasından asla rahatsızlık duymam. bilakis böyle olması aldığım keyfi arttırır. bu konuda aşağıdaki video'daki inekcikler de benle hemfikir sanırım. anlamıyorlar ama dikkatle dinliyorlar. youtube yorumlarından birinde dendiği gibi, güzel müziğe inekler bile kayıtsız kalamaz. canım inekler, hepinizi okşar, öperim.

30 Ağustos 2012 Perşembe

favori dream team'im

bu video'yu ilk kez 2012 kışında bir zaman izledim. o zamandan beri de arada açar izlerim. her ne kadar şu sıralar son derece sıkılgan bir insan olsam da bu performansı 234567807. kez zevkle izlediğimi görünce durumun o kadar da kötü olmadığını anlıyorum. video'yu bilgisayar ekranımın başından izlememe rağmen her seferinde yaşam adına şevkle doluyorum. hayattayım ve böyle güzel bir şeye sanal yoldan da olsa tanıklık etmek beni iyi hissettiriyor. tam anlamıyla bir dream team. her biri tek başına olağanüstü güzel müzik yaparken, bir de bir araya gelmişler yahu. en çok hangisini seviyorum bilmiyorum.

ilham

insanın hiçbir şekilde okuduğu kitaptan, dinlediği müzikten ya da izlediği filmden zevk alamadığı olur mu? oluyormuş. son zamanlarda gördüğüm bir güzelliği takdir edemeyecek kadar uyuştuğumu hissediyorum. şu sıralar kendimi bildim bileli beni beslediğini düşündüğüm şeyler karşısında hissizim. hayattan zevk almıyor değilim; ancak beni ben yapan şeylerden zevk alamıyorum ve bu da beni biraz korkutuyor. zihnimi neyle dinlendirsem, ruhumu neyle beslesem bilemiyorum, yaptıklarım beni tatmin etmiyor. kitaplığımda duran kitapları karıştırıyorum ve vakti zamanında altını çizdiğim yerlere göz atıyorum. evet, güzelmiş diyorum ama bir şey hissetmiyorum. baktığım bir tablo bende derin hisler uyandırmıyor. şevkle okuduğum kitabı yarım bırakıyorum ve bir filmden kolayca sıkılabiliyorum. bütün bunların yerine hayata karışmak daha cazip geliyor ve günlük hayatın akışında kaybolmak istiyorum. evvelden gözlerimi dolduran bir parçayı kayıtsızlıkla dinliyor, kendisini tanıdığımdan beri canım ilk defa marissa nadler dinlemek istemiyor, okumak istediğim kitaplar öylece beni bekliyor. bütün ömrüm boyunca bana ilham veren şeyler şimdilerde ilham vermiyor. bunları yapmak yerine sokakta akan hayatın peşinden koşmak istiyorum. 

20 Ağustos 2012 Pazartesi

lütfen doğru şıkkı yuvarlağın içini taşırmayacak şekilde işaretleyiniz

aşağıdaki soru uluslararası bir firmanın online iş/staj başvuru formunda karşıma çıktı. ad vererek utandırmak istemiyorum ama bence utandırılmayı hak ediyorlar. ayıp.

"please select one of the following categories that best describes your race/ethnicity."

  • white not hispanic or latino: a person having origins in any of the original peoples of europe, the middle east, or north africa.
  • black or african american: not hispanic or latino. a person having origins in any of the black racial groups of africa
  • asian not hispanic or latino: a person having origins in any of the original peoples of the far east, southeast asia, or the indian subcontinent.
  • pacific islander not hispanic or latino: a person having origins in any of the original peoples of hawaii, guam, samoa, or other pacific islands.
  • native american not hispanic or latino: a person having origins in any of the original peoples of north and south america (including central america) and who maintains tribal affiliation or community attachment
  • hispanic or latino: a person of cuban, mexican, puerto rican, south or central american, or other spanish culture or origin regardless of race.
  • two or more races: not hispanic or latino. a person who identifies with more than one of the above races.
  • other

haliyle cevap olarak 1/16 oranında milli takım taraftarı, 1/4 oranında sütlü tatlı tüketicisi, 1/2 oranında toplu taşıma kullanıcısını işaretledim. aaa dur bir dakika ya! bunları toplayınca ben bir (rakamla 1) adam bile etmiyorum ki, tüh.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

pink bullets

the shins'in pink bullets şarkısı benim için çok eskide kaldı. tıpkı bu şarkının bir yerinde dediği üzere, "üzerinden binlerce yaz geçmiş gibi". zaten the shins'in kendisi benim için geride kaldı, yaptığım tek şeyin test çözmek ve arkadaşlarımla kızılay'da pis yerlerde yemek yemek olduğu dönemlerde. bu yüzden olsa gerek kendilerinin yeni albümünü de dinleyesim bir türlü gelmedi. onları zamanında ne kadar sevdiysem, şimdi de kendimden o kadar uzak hissediyorum. yine de bu şarkıyı mp3çalar'dan hiç silmiyorum. arada bir sürü şeyi siliyor, yeni şeyler ekliyor ve mp3çaları güncelliyorum ancak pink bullets hep orada duruyor. onun gibi duran birkaç şarkıları daha var. fakat nedense şimdi içimden bu şarkıları hakkında yazmak geliyor. bir zaman bir yerde ipleri karışan fakat sonradan yolları ayrılan uçurtma imgesini ilham verici buluyorum. insanın aklına bir sürü şey getiriyor. "ipleri kesmek zorunda kaldık". bugün nedense duyduğumda beni tebessüm ettiren, klibini düşününce içime değişik bir his salan bu şarkıyı anmak istedim. ipleri kesmek zorunda kaldık diyor ya, işte şimdi ben de bu şarkıyı aldığım yere bırakıyorum. aslında son derece hüzünlü olan şarkı bende hüzün etkisi bırakmıyor. sadece bir şeyi tatlı tatlı anımsama eylemini çağrıştıyor. geride kalan bir şeyi düşünüyorsun ve sonra yoluna devam ediyorsun.

küçük ilçedeki mide bulantısı

ülkemizin sahil şeridindeki bu ilçeyi hiç görmeseydim, ülkemdeki insanları konsept olarak sevmeye devam edebilirdim (bu noktada şu yazdığıma referans vermem gerekiyor: insanları birey olarak değil topluca sevmek). geldim gördüm, burada mesleki anlamda çok şey öğrendim ama ülkemize dair öğrendiklerim hepsini geride bıraktı. keşke böyle bir yeri hiç görmeseydim de içimde bu denli öfke ve iğrenme hissi oluşmasaydı. 

daha önce küçük bir yerde bu denli uzun zaman geçirmemiştim. meğersem her şey ne kadar farklıymış. hani küçük yer insanı daha samimi olurdu, hani esnafı daha içten, insan ilişkileri daha iyi olurdu? öncelikle hepsi yalanmış bunu gördüm. buradaki insanlar midemi öyle bir bulandırdı ki bir an önce ankara'ya dönmek istiyorum. bunu sadece ben değil, buraya staj yapmak üzere dışarıdan gelen herkes diyor. bugün bir arkadaş bulunduğumuz ilçeden bahsederken, "burası ne pis yermiş kardeşim, hiç böyle bir yer olacağını ummazdım." dedi. hepimiz çok haklısın diye karşılık verdik. 

buraya ilk geldiğimde beni öncelikle açık bluz ve diz hizasından yukarda bir şey giymemem konusunda uyardılar. hayır, gören de sanki çok iddialı şeyler giyiyoruz sanacak. yahu dedik, burası deniz yeri değil mi, ne giyelim, uzun kollu mu dedik ve dizimizde şortlarla dışarıya çıktık. tabii ki sonradan bize niye öyle dediklerini anladık. ilçede yürürken bakmayan kalmadı. hayatımda bu kadar rahatsız olduğum an sayılıdır. sonraki günlerde biz de ortama uyum sağladık; ancak yine bir sorun vardı. ne zaman markete, pazara, sahil kenarına oturmaya gitsek herkes dönüp bakıyor. anladık ki bakmaları için kadın olmanız yetiyor. sahil kenarında bir çay bahçesine girdiğimizde kadın-erkek arkalarına dönüp bakıyorlar ve baştan aşağı sizi süzüyorlar. ilerleyen günlerde başımıza gelen şeylerin yanında bu o kadar önemsiz kaldı ki, artık sadece gülmeye başladık. akşam saat dokuzda kaldığımız yurda dönerken rahatsız eden adamlar mı dersin, peşine takılıp takip edenler ve laf atanlar mı dersin, bunların hepsi bu küçük ilçede. burada bir ay boyunca yediğim lafları toplasan, bütün ömrüm boyunca yediklerimi geçer. üstelik bu durum, buraya staj için gelen bütün kızlar için geçerli. kim olduğun ya da ne giydiğin önemli değil; eğer gündüzse bakıyor ve laf atıyorlar, geceyse peşine takılıyorlar. bir şey yapacakları için değil, onların eğlencesi de bu.

sonra bir de küçük esnafın buradan olmayanı kazıklama huyu var. hayatım boyunca aldığım şeyin hesabını resmen hesap makinesinde yaptığım ve kuruşu kuruşuna hesap ettiğim bir dönem olmadı. bunu cimrilikten yapmıyorum, sırf inat olsun diye. yoksa fazladan verdiğim bir lirada gözüm yok. ama esnaf hesabı öyle bir yuvarlıyor ki ben böyle matematik görmedim! hatta ben böyle küçük esnaf ticareti ömrümde görmedim! hani küçük yerin esnafı iyi olurdu? yalan! mesela manavdan bir şey alıyorsunuz ve 8 lira tuttu diyelim, onu hemen 10 lira yapıyorlar. ilkinde aklımdan hesap etmedim, önemsemedim ve yolda giderken düşününce ben yanlış yaptım herhalde dedim. sonra ikinci seferde aynı şey olunca bu sefer işkillendim fakat bıyıklı, göbekli, pis manavla muhattap olmak istemedim, bir şey demedim. üçüncü sefer de aynı şey olunca, "bak hocam, şimdi ben şunu şunu aldım, domates bu kadar, şeftali bu kadar, erik bu kadar. yani hesap şu olmalı ama sen bana bunu diyorsun" dedim. bana cevap olarak, "aaa şeftalinin kilosu 3'müş, ben 4 gördüm yaee" dedi. içimden hadi ordan dedim. yahu bir de bunlar ramazan diye oruç falan tutan insanlar. sözde inandıkları dinde adam kazıklamak yok. hani nerde, bir yandan oruç tutup bir yandan bizi salak yerine koyabiliyorlar. neyse, "küçük yerde ramazan" başka bir yazının konusu: freaky scary stories.

sonra aynı şey bir de takside başıma geldi. daha önce x liraya gittiğim yol için bu sefer 2x lira verdim. ne trafik vardı, ne de başka bir yola saptık. güzergah aynen devam. ne yaptı da bana o parayı çıkardı bilmiyorum. üçüncü sefer aynı yolu gittiğimde yine x lira verdim. 

bu ve buna benzer hikayeler sadece bana ait değil, buradaki pek çok arkadaştan aynı şeyi duydum. ilçe halkının tacizine maruz kalan öğrenciler, esnaf tarafından kazıklanma hikayeleri sürüsüne bereket. anladık ki yabancıyı sevmiyorlar ve bizim de tipimizden buralı olmadığımız anlaşılıyor. yurt müdiresi geçen gün bize "burada bizi sevmiyorlar, hele de kız yurdu olunca gözleri hep üzerimizde" diye anlattı. geçen akşam oda arkadaşım ağlayarak yurda döndü ve gece beni uykumdan uyandırdı. ne oldu, neyin var dedim, biri arkamdan beni buraya kadar takip etti ve sonra da "orospu, cehennemde yanacaksın" diye bağırdı dedi. arkadaşımı zar zor sakinleştirdim, çok korkmuştu. ne diyeyim dedim, buraların böyle olduğunu bilmezdim dedim, tam bir hayalkırıklığı. ülkem adına, sadece ismini bildiğim ama hiç gezip görmediğim şehirler adına tam bir hayalkırıklığı. çok yazık. ben gezip görmediğim şehirler hakkında kötü düşünmezdim ancak gelince arkadan orospu diye kovalanmak da varmış. üstelik bütün bunlar sadece staj yapmaya gelip, sabah 8 akşam 5 mesaisinde çalışıp, birkaç akşam da "deniz kenarına çay içmeye gidelim" şeklinde bir hayat sürerken başımıza geldi. 

ülkemdeki insanlar beni düşünmeye sevk etti. son bir aydır mide bulantısıyla yaşıyorum ve en bariz hissettiğim şey tiksinme. gerçekten seviyenin yerlerde süründüğünü gördüm. tecrübe ettiklerim resmen betona çarpmak gibiydi.

medeniyete kurban edilen insanlar

burada değişik birimlerde çalışan değişik teknisyenlerle, işçilerle konuştuk. sohbet esnasında konu muhakkak sanayinin bu kolunda çalışmanın sağlığa olan zararlarına geliyor. hatta bugün yaşı bir hayli büyük bir abi, "burası imkanların değil imkansızlıkların yeri" dedi. aynen bunu dedi. kaç tane işçiden duydum, eğer elimizde olsa, başka yerde iş bulabileceğimizi bilsek buradan ayrılırdık diye. hatta deminki cümleyi kuran abi, "burada emekli parası yiyen adam azdır" dedi. hepsi bu sektörde çalışarak ömürlerinin kısaldığını düşünüyor ama ne yapacaksın ekmek parası diyorlar. bunları duymak beni hem üzüyor hem öfkelendiriyor. bu tarz şeylerin içinde olan bir meslek seçerek (bilmeden) kötü bir şey yaptığım düşüncesi tekrardan nüksetti (gerçi burada mantığına güvendiğim ve kendisinden çok şey öğrendiğim arkadaşım e.'nin bir zaman dediği "biz bunu okuyarak düşmanımızı tanıyoruz" bakış açısı aklırma geliyor). işçilerin hepsi ekonomik olarak böyle bir yerde çalışmaktan memnunlar. maaşlarının iyi olduğunu söylüyorlar ki gerçekten de öyle. aldıkları para türkiye koşullarında ortalama üstüne tekabül ediyor (bu ortalamaya pek çok okumuş adamı da katıyorum). vardiyali çalıştıkları için maaşları ek mesailerle birlikte bir hayli artıyor. "devlet memuru bile bu kadar almıyor" diyorlar ama ardından "her şey para değil, mühim olan sağlık" diyorlar. kaç tanesinden evini özellikle fabrikanın bulunduğu ilçe dışına kurduğunu duydum. "çoluğum çocuğum bu havayı teneffüs ederek büyümesin" diyorlar. bu noktada durup düşünüyorum ve aklıma aylar önceki bir maden kazasında hayatını kaybeden işçilerin ardından devlet bakanının "maden işçilerinin kaderi bu" açıklaması geliyor. bu lafı duyduğumda birçok kişi gibi ben de kulaklarıma inanamamıştım. nasıl kızmış ve öfkelenmiştim. bir zaman gelip de kendisinin bu sözüne hak vereceğimi kırk yıl düşünsem aklıma getirmezdim. ben kendisine hak veriyorum fakat farklı bir yoldan gidip onun ulaştığı sonuca ulaşıyorum. onun işin bu denli farkında olduğunu zannetmiyorum ve benim bu olaya başka bir farkındalıkla yaklaştığımı anlatmak istiyorum.

"taşlanmış kot almıyorum ya vicdanım rahat"

benim şu anda bulunduğum sektör maden değil ancak tıpkı maden gibi medeniyetin işleyişi açısından olmazsa olmaz bir alan. burada bulunduğum otuz günde anladığım şu ki, üretim sürecinde ne yaparsanız yapın, iş kazalarını önleyebilirsiniz ancak uzun vadede insan sağlığına etki eden kimyasallara maruz kalmaktan kurtulamazsınız. en fazla yapabileceğiniz bu teması minimuma indirebilmek olur fakat sıfırlayamazsınız. düşündüğüm şey hep şu; ben yapmazsam, sen yapmazsan, o işi yapacak başkaları var. orada çalışmayı tercih etmeyen işçiler olacaktır ancak illa ki birileri o işi yapacak. sistem birilerini buna zorluyor; çünkü dünya bazı şeyler olmadan dönmüyor. bugün insanoğlu elektrik olmadan, su olmadan, petrol olmadan, ısınma ihtiyacını gidermeden nasıl yaşar? bütün bunları birileri üretmeli, öyle değil mi? günlük hayatta kullandığımız birçok şeyin üretim aşamasında bulunan insanlar var ve birçoğu çeşitli kimyasallara maruz kalıyor. taşlanmış kot pantolon almayabilirsiniz ancak petrol almadan yaşayamazsınız. thy'yi çalışanlarına kötü davrandığı için protesto edebilirsiniz ancak ısınma ihtiyacınızı gidermek için yakıt almadan yaşayamazsınız. o yakıtların hangi koşullarda üretildiğini bilmediğiniz sürece sadece kot taşlama işçilerini ya da tersane işçilerini düşünüp üzülebilirsiniz. aslında olayın sadece onlarla sınırlı olmadığını gördüğünüz an, sorunun çok başka bir şey olduğunu anlarsınız. sorumlu ise ne üreticinin kendisidir, ne fabrika sahibidir, ne de devlettir. enerjiye, yakıta ve daha birçok şeye hayati derecede ihtiyacımız olduğunu düşününce sorumlunun aslında hepimiz olduğu sonucuna vardım. o madenlere ihtiyaç var, birileri onları işlemeli ve birileri de bunun için çalışmalı; çünkü medeniyet bunu diyor. medeniyet, telefonunun şarjı bittiği an seni ortada dımdızlak bırakıyor ve elini kolunu bağlıyor. hemen gidip telefonu şarj etmek istiyorsun çünkü telefonsuz kalmaya tahammülün yok. içinde yaşadığımız medeniyet bizi böyle bir yaşam tarzına koşullamışken birilerinin biz kullanalım diye bunları ürettiğini düşünmüyorsun. o üretim aşaması hiç masum değil ve birileri medeniyete kurban ediliyor. 

atalet

altı ay sonra belki şimdiki halime kızacağım. bulunduğum konum itibariyle daha önceden gitmediğim fakat şu anda gezip görebileceğim bir sürü yere gitme olanağım varken benim tek yaptığım odama döner dönmez uyumak, kitap okumak ve müzik dinlemek. film izlemek istesem onu bile izleyemiyorum; çünkü  laptop'un hoparlörü sürekli sorun çıkartıyor, bir gün çalışsa diğer gün çalışmıyor. "ohoo hazır oradayken bir sürü yeri geziyorsundur artık!" diyen arkadaşlarıma "hayır, ben işten arta kalan vakitlerde yatağımdan çıkmıyorum." demeye utanıyorum (zaten başka türlü karamazov kardeşler biter miydi ha?) bugünlerde üstümdeki atalet geçecek gibi değil. halbuki bundan bir ay önce hayatım boyunca hep yapmak istediğim bir şeyi yapıyor, dünyanın kuzeyindeki yerleri geziyordum. o zaman ne kadar mutluydum. yirmi gün arayla iki uçta yer alan ruh hallerini deneyimlemek kafamı karıştırıyor. kendimi kapana kısılmış gibi hissetmediğimde ne kadar mutlu olabildiğimi gördüm. hiç bilmediğim bir coğrafyada günlerce sabahtan akşama dolandım ama hiç yorulmadım. bütün bunları yalnız yaptım ama hiç sıkılmadım. tek başımaydım ama en ufak bir yalnızlık hissetmedim. şimdiyse çok yorgunum. duyduğum yalnızlık geçecek gibi değil ve varoluşsal kaygılarım beni boğacak gibi. gece yatağa yattığımda gözümü kapatıp, gezdiğim gördüğüm yerleri zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. bir zaman bir yerlerde  kendi başına ve olabilecek en hür şekilde dolandığımı hatırlayınca gözümden bir damla yaş geliyor. insan başından geçen bazı güzel şeylerin gerçekliğine inanamıyor. 

22 Temmuz 2012 Pazar

adeta bir nuri bilge ceylan karakteri gibi olmak

küçük yerde bir hafta, adeta bir ay gibi geçiyormuş. belki de büyükşehir çocuğu olarak bana öyle gelmiştir, bilemeyeceğim. muhtemelen zamanın bir türlü akmamasının asıl nedeni, bulunduğum yerde mutlu olmamamdandır. burada gerçekten mutsuzum. vakit bir türlü geçmeyince ve yaptığın işi de sevmeyince, başta kendi hayatım olmak üzere bir sürü şeyi sorgulamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. farkında olmadan bir bakmışım, kendi kendime mutsuzluğumun asıl sebeplerini inceliyorum. asıl sebep "ben ne yapacağım, ne olacağım?" kaygısı. bir sürü soru işareti kafamın içinde dönüp duruyor. burayı gördükten sonra alternatiflerimden birinin daha üstünü çizdim. eğer burayı hiç görmeseydim, muhtemelen seneye bu zamanlar böyle yerlere iş başvurusu yapacaktım. şimdiyse geri kalan alternatifler üzerinde düşünüyorum. ankara'dan sonra kalkıp da küçük bir yere gelemem, bunu anladım. burayı görmenin bana kattıklarını yadsıyamam, insanın bunu da tecrübe etmesi gerekiyor ancak ömür boyu böyle bir yerde yaşayamam. küçük yer dememin nedeni de yapacak bir şeyin olmamasından ziyade, insanın duyduğu yalnızlık hissi. topu topu bir hafta olmasına rağmen üstüme çöken o yalnızlık hissi beni boğuyor. büyükşehir bir buçuk saatlik mesafede ama hiç gidesim yok. açıkçası şu anda ülkemizin herhangi bir şehrini görmeye dair bir istek duymuyorum. bu tarz yerlerdeki yalnızlık hissi geçecek gibi değil. ama yalnızlık yakın çevrenden uzakta olduğun için değil de, senden çok farklı düşünce yapısındaki insanların içinde olduğundan dolayı. daha önce böyle bir şeyi tecrübe etmemiştim ama gördüğüm şey aynı nuri bilge ceylan filmlerindeki küçük kasabaya gelen okumuş adam sıkıntısı gibi bir şey. en son filminde vardı ya hani, küçük ilçeye atanan doktorun duyduğu sıkıntı. aynen öyle bir şey işte. filmlerde izleyince entel-dantel işi diye bazen dalga geçebiliyoruz ama öyle değilmiş. ayrıca yeri gelmişken söylemek isterim, vakti zamanında hangi arkadaşımla konuşsam, herkes kendini bir zamanlar anadolu'da filmindeki doktor karakteriyle özdeşleştirmişti. adeta herkes bir nuri bilge filmi içinde yaşıyordu, bir oğuz atay karakteriydi, adeta svevo'nun zenon'u ya da ne bileyim camus'nün düşüş'ündeki adamdı. şimdi düşünüyorum da, az biraz okumuş biri olarak,  türkiye'de küçük bir yerde yaşayıp da bunlardan biri olmamak mümkün değilmiş arkadaşım. 

fabrika günlükleri #3

fabrikanın bulunduğu bu ilçeye geçen haftasonu geldim. gelir gelmez de fabrikadan kaynaklanan o pis havayı duydum. haftaiçi orada çalışan işçilerle ve teknisyenlerle konuştuğumuda, haftasonu fabrika bacalarının filtrelerinin kaldırıldığını ve drain denen işlemin gerçekleştiğini öğrendim. nasıl yani dedim, öylesine filtreleri kaldırıyorlar ve gazları dışarı mı veriyorlar diye sordum. konuştuğum işçi, haftaiçi her türlü çevre mevzuatına uyulduğunu, üretim kaynaklı gaz salınım oranlarına son derece dikkat edildiğini ve bu salınımların filtreler aracılığıyla yapıldığını söyledi. fakat haftasonları gizlice o filtrelerin kaldırıldığını ve gazların direk havaya verildiğini anlattı. duyduklarıma inanamadım. nasıl yani, kimse şikayet etmiyor mu, bir şey demiyor mu diye hayretler içinde sordum. bana, kim ne diyebilir ki, dedi. burada yaşayanlar hep burada çalışan insanlar. kim kendi çalıştığı yeri şikayet eder ki, dedi. duyan gören yok mu, biri bir şey demiyor mu dedim; bu işler biraz da tanışıklı dövüş dedi. filtre dediğin nedir ki, böyle büyük paraların döndüğü bir yerde bir filtrenin üreticiye maliyeti ne olabilir ki diye sordum, altı üstü dandik bir filtre. konuştuğum işçi, bak şimdi sana bir şey söyleyeyim dedi. bize zam veriyorlar ve oranını %4.8 olarak belirliyorlar dedi. 5 değil, 4.8. aslında böyle bir yer için ha 4.8 ha 5, ne fark eder diye düşünürsün öyle değil mi, dedi. işte öyle değil aslında. adam  %0.2'lik oranın bile hesabını yapıyor; dolayısıyla filtrenin mi hesabını yapmayacak dedi. diyecek hiçbir şey bulamadım.  
***
bugün yine haftasonu. şu anda duyduğum kokuyu anlatmamın imkanı yok. demek ki yine drain yapmışlar. resmen bok gibi bir hava var.

bir karamazov kardeş daha

şu anda karamazov kardeşler'i okumaktayım. hep okumak istemiştim ama hep de korkup kaçmıştım. elimdeki kitap 1962 basımı ve kütüphaneden aldığım için benden önce okuyanlar bazı satırların altını çizmişler. bence böylesi daha güzel. mesela altı çizili paragraflardan biri şuydu ve beni bir hayli düşündürttü:

"insanlığı sevdiğim halde kendi kendime şaşıyorum, diyordu. toplu olarak insanları sevdikçe kişilere karşı sevgim o nispette azalıyor. hayalimde, olanca ihtirasımla insanlığa hizmet etmeyi kurduğum çok olmuştur, gerekirse bu uğurda kendimi feda edebilirdim. gel gelelim, kimseyle aynı odada iki gün bile geçinemem; bunu deneyerek biliyorum. bana yaklaşan kimse kişiliğimi eziyor, hürlüğümü sınırlıyormuş gibi geliyor bana. yirmi dört saat içinde en iyi insandan nefret edebilirim. birinden sofrada yemeği ağır yediği, öbüründen nezlesi var, durmadan burnunu temizliyor diye... insanlar bana temas eder etmez onlara düşman kesiliyorum. ama kişilere nefretim arttıkça genel olarak insanlığa sevgim o nispette artıyor."

buna benzer şeyleri ben de düşünmüştüm, dostoyevsi bu kısımda beni anlatmış. gerçi dostoyevski hangimizi anlatmamış ki? neyse, demek istediğim insanlığı konsept olarak sevmek mümkün olsa bile; iş, bireyleri sevmeye gelince bunun kolay bir şey olmadığını düşünüyorum. yaşım ilerledikçe bundan en ufak bir şüphe duymayacak denli emin oluyorum. insanlık denen kavram güzel; ancak insanlar değil. insanlık denen şey içinde erdemleri barındıran, duygu ve zihin dünyası zengin olan canlıların oluşturduğu bir şey olsa da insanlar bireysel olarak düşünüldüğünde durum bu değil. bütünün kendisi iyi bir şeyken, o bütünü oluşturan parçalar nasıl mide bulandırıcı olabiliyor, aslında bunu anladığım pek söylenemez. bunu kendime izah etmek için maalesef ucuz bir benzetmeye başvuracağım: insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi işte.

20 Temmuz 2012 Cuma

fabrika günlükleri #2

gördüklerimi yazmaya devam ediyorum. aslında bunların hepsi kendim için; yazmazsam sıkıntıdan ölecekmişim gibi geldiğinden. tecrübe ettiklerimi kendi süzgecimden geçirip zihnimin bir köşesine kaldırıyorum ama unutmak da istemiyorum. bunların çoğu akademik şeyler değil, daha çok başka insanların hayatlarına tanıklık etmek üzerine. başka yerde göremeyeceğim, karşılaşamayacağım insanların hayatlarını bizzat kendi ağızlarından dinliyorum ve bazen buraya akademik amaçlı değil de sırf bunları göreyim diye geldiğimi düşünüyorum.  
***

stajın üçüncü günü bizim birime rahşan abla gönderildi. rahşan abla, çay-kahve demleme ve temizlik işleriyle ilgilenen bir abla. kendisi bu birime başka bir birimden gönderilmiş. herkesin sahaya çıktığı ve içeride kimsenin kalmadığı bir sırada ben ve diğer arkadaşımın yanına gelip, "kızlar iyi ki siz burdasınız. ben de buraya gönderilince demiştim ki orada hiç kadın yok ne yapacağım. en azından alışana kadar siz varsınız." dedi. biz de güldük, ilk gününüz mü diye sorduk ve sohbete başladık. kendisi pek utangaç bir abla, mühendislerin ve ustaların yanındayken bizimle hiç konuşmuyor ama ne zaman onlar gitse yanımıza geliyor. durun dedi, size bir kahve yapayım. türk kahvelerini önümüze koyduktan sonra masaya oturdu ve anlatmaya başladı. "bunca adamın arasında kadın yok diye tedirgin oldum ama ne yapacaksın ekmek parası, bir şey diyemezsin ki" dedi. doğru diyorsun abla dedik. sonra devam etti, "hem edebinle iş yaptıktan sonra nerde çalıştığının önemi var mı? işini düzgün yap, sonra her yerde çalışılır." dedi. tabii ki öyle dedik. nerden geldiniz, kimsiniz faslından sonra bize kendi ailesini anlatmaya başladı. "bu devirde ev, tek maaşla geçindirilmiyor. ben iki çocuk okutuyorum, çok şükür beni üzmüyorlar. okusunlar da sizin gibi olsunlar." dedi. inşallah abla dedik. bir aydır akşam vardiyasına da kalıyormuş ve toplamda sabah sekizden akşam ona kadar çalışıyormuş. "oo çok kötü! o nasıl bir şey öyle?" diye tepki verdik. "ilkokula giden küçük oğlum arada arıyor, anne ne zaman geleceksin diyor ama ne yapayım" dediğinde rahşan ablanın gözleri doluyor. "gece eve varınca hemen yanıma gelip uyuyor." diye devam ediyor. "ama allahtan gece vardiyasına kalınca biraz daha fazla para veriyorlar. gerçi yine de asgari maaş 700 lira veriyorlar. bari 800 verseler. 800 verseler öyle iyi olur ki" diyor. "ama bir şey diyemiyorsun, burada çalışanların içinde en aşağıda zaten biz varız, ne diyebilirsin ki?" diyor. yaş dolan gözlerini elleriyle siliyor. daha önce buna benzer bir an yaşamadığımı fark ediyorum. ne diyeceğimi bilemiyorum fakat önemli olanın bir şey demek olmadığını biliyorum. sırf birine bunları anlatabilmek bile rahşan abla için önemli, bunu anlıyorum; çünkü önemsenmediğini düşünüyor. "haklısın  abla, bu devirde asgari maaş kime yeter?" diyorum. sonra kahveler bitince arkadaşımla beraber fincanları musluğa yıkamaya götürüyoruz. rahşan abla hemen elimizden alıyor ve olur mu öyle şey, siz oturun bu benim işim diyor. diretiyoruz ama zorla fincanları elimizden almayı başarıyor.

fabrika günlükleri #1

denize kıyısı olan illerimizden birinin küçük bir ilçesindeyim. ilçenin yarısını işgal eden bir fabrikada stajımın 6.günündeyim. sanayi limanı haline gelmiş bu ilçeye adımımı attığım anda burnuma çarpan havanın pisliğine halen alışabilmiş değilim. internette arattığımda burayla ilgili çıkan haberlerin başında yüksek kanser oranı ve hastalıklar çıkıyor. belediyenin yurdunda kalıyorum ve camı açtığımda odanın içine o hava doluyor. gerçi ben kokunun nedeni olan o fabrikaya gelmişim, nelerden bahsediyorum. 

yurt, direk bu ilçeyi kaplayan üç fabrikaya bakıyor. benim çalıştığım da onlardan biri. hocalar övmese buraya gelmeyi ister miydim bilmiyorum. benim bunu demem de aslında şımarıklığın en üst seviyesi. zaten o yüzden bunları arkadaşlarıma ya da çevreme anlatmayıp da buraya yazıyorum. birçok insanın gelmek için can attığı bir yerde ilk haftamı doldurmama rağmen duyduğum isteksizliği kime anlatabilirim? hocalarıma desem "ne diyorsun çocum sen?" derler ve beni aforoz ederler. haklılar. ben de olsam ben de öyle derdim, bu ne şımarık öğrenci böyle derdim; ama ne yazık ki hislerim böyle değil. bu fabrikanın çalıştığım biriminde benden bir yaş- iki yaş büyük bir sürü yeni mühendis tanıdım. kendimi onların yerinde hayal etmeye çalıştım, olmadı. arkadaşlarım yanımda telefonla konuşuyorlar ve sırayla annelerine, babalarına, sevgililerine buranın ne kadar mükemmel olduğunu anlatıyorlar. nasıl bir heyecan nasıl bir heyecan anlatamam. onları gördükçe bende eksik olan şeyin ne olduğunu sorguluyorum; şevk mi, ilgi mi, sabır mı? benim için bunların hiçbirinin bu fabrikanın üretim alanına yönelik olmadığını görüyorum. üretimde olmak güzel olsa da burada sahaya çıkmak hoşuma gitmiyor. ilçeye hakim olan o kokunun kaynağındayim ve gün boyu o havayı soluyorum. 

burada bize iş tulumu verdiler, baret verdiler, bot verdiler ve bizi yüksek yerlere çıkarttılar. kulakları yüksek sesten korumak için headphone'a benzer kulaklıklar takmak zorunlu. teknisyen sahada bize bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor, biz de kafa sallıyoruz ama aslında hiçbir şey duymuyoruz. içeri geçince "abi kusura bakma ya hiçbir şey anlamadım, bir daha anlatır mısın?" diyorum. ah o makinaların gürültüsü! taktığımız kulaklığa rağmen beynimin içine içine işleyen yüksek desibelli sesler beni geriyor. "dikkat! kulaklık takmak zorunludur!" yazan tabelalar hiç eksilmiyor. o tulumlarım içinde öyle terliyorum ki kendimden iğreniyorum. kendi ter kokum bana geliyor. ensemden aşağı sular damlıyor. baretleri çıkardığımızda saçlarımızın banyodan çıkmış gibi olduğunu görüyoruz. dışarıdaki sıcaklık 43 dereceyi gösteriyor ama benim ayağımda kışlık botlar var. üstüme verdikleri ceketi giymeden çıkmayı denerken kırmızı baretli emniyet amirinin "hey arkadaşım! ceketini giy" dediğini duyunca bileklerime kadar kapalı ceketi 43 derecede üstüme geçiriyorum. bunlardan zevk alıyor muyum, almıyorum. aslında başka yer olsa alabilirdim ama burada uzun vadede insanların sağlığının ne hale gelebileceğini düşününce zevk alamıyorum. "iş kazasız 117.gün" yazıyor duvarlarda. bu yazı pek çok fabrikada yazar. geçen yıl yaptığımda da yazıyordu, "iş kazasız x. gün" diye. bütün bu kıyafetler hep iş kazalarını minimuma indirmek için, bu yüzden gösterdikleri hassasiyeti takdir ediyorum. büyük kurumlarda böyle şeylere gerçekten azami özen gösteriyorlar. birkaç metrede bir "önce iş güvenliği/ sen ailene lazımsın/ evine geldiğin gibi dön" levhaları asılı; afiş değil, büyük boyutlarda levhalar. emniyet amirleri sürekli sahada dolaşıyor ve baretini takmayan birini görürse sarı kart gösteriyor. görülen her emniyet noksanlığı için sarı kart tabir edilen bir uyarı veriliyor. iki sarı kart bir kırmızı karta denk geliyor ve bu işten atılmak anlamına geliyor. ama gördüğüm bir şey var ki, ne kadar tedbir alınırsa alınsın bazı kazalar olmaya devam ediyor. dünyanın her yerinde bu böyle. bu yüzden bence dünyanın en zor mesleklerinin başında ağır sanayi işçiliği geliyor. benim bu yakındığım şeyleri her gün yapıp, ekmek parasını bu işten çıkaran milyonlarca insan olduğunu düşününce kendimden utanıyorum. ben sahada üç-beş saat kaldım diye sızlanırken, sabahtan akşama ya da akşamdan sabaha orada çalışan insanların olduğunu aklıma getirince hayatın bazıları için diğerlerine göre daha zor olduğunu görüyorum. 

hep okumuş adama saygı duyulur ama şunu gönül rahatlığıyla söylüyorum ki dünyanın en rahat işi okumuş, hatta çok okumuş biri olmak. fiziki güce dayalı bir işte çalışmanın, bu yüzden çabuk yaşlanmanın ve sağlığından olmanın yanında yıllar boyu okumanın, hesap kitap yapmanın, tez yazmanın zorluğundan bahsetmek ayıptır, ben bunu anlamış bulunuyorum. iyi ki de bunu bu yaşımda anladım. ben asıl "üniversiteler bitirdik, doktor/mühendis/avukat olduk." diye bir ömür gerilenlerdense; ömrü boyunca vardiya değiştirip, gecesi gündüzü belli olmadan o güneşin alnında ensesinden terler akarak çalışan adama saygı duymak gerektiğini öğrendim.

16 Haziran 2012 Cumartesi

"bilim yapmaktansa film yapmayı tercih ederim"

içten içe yaptığı işin çok büyük ve önemli olduğunu düşünenlere gülüyorum. o yaptığı iş olmazsa diğer insanların yaşayışlarının aksayacağına inananlar var. kendi yaptığı işle bizzat başkalarının hayatına etki ettiğini düşünmek nasıl bir kibirdir aklım almıyor. hep en zor iş onlarınki, en çok yorulan onlar, bir türlü hak ettiğini alamayan ve kıymeti bilinmeyen yine onlar. meslekleri birbirinden ayırmıyorum ve dünyada yapılamayacak bir meslek olduğunu düşünmüyorum.

bilimle uğraşan bazı insanlardaki "burada çok mühim bir iş yapıyoruz" tavrının koca bir yanılsama olduğunu anlayacak kadar gerekli ortamlarda vakit geçirdim. uzaktan cool görünen işler hiç de cool değilmiş, cidden değilmiş bunu anladım. zaten bu kadar yıldan sonra şunu diyebilirim ki bilimin kendisi hiç cool değil. ‎bilim tarihindeki ve günümüzdeki bazı istisnaî biliminsanlarını bir kenara koyars‎ak, bunun haricindeki kişilerin hepsinin yaptığını ortalama ya da ortalamanın biraz üstü zekaya sahip olan herkesin yapabileceğini düşünüyorum.‎ zaman, emek, sabır ve elbette çalışmayla yapılamayacak bilimsel bir uğraş yok. 

bilim ne zaman çok havalı oluyor diye düşündüm de, mesela edebiyatla buluştuğunda gerçekten havalı olabiliyor. ne yazık ki edebiyatçılar ne zaman romanlarında bilimsel içerikli cümleler, tasvirler, benzetmeler yapsalar batıyorlar. üzgünüm ama korkunç bir hataya imza attıklarını söylemeden edemeyeceğim. bunun şimdiye kadar iki-üç istisnasını gördüm ki kendileri zaten pozitif bilim eğitimi almışlar. okuduğum kitap sayısının okumadıklarımın yanında esamesi bile olmaz ancak bu fikrimin zamanla değişeceğini pek düşünmüyorum. edebiyata bilimsel tasviri yedirebilen yazar cidden bir elin parmakları kadar. zaten onlar da büyük yazar oluyor.

bilimin insanlığa hep faydalı işler peşinde koştuğu da koca bir yalan. bilim öyle bir şey ki insanlığı ileri de götürebilir geri de. ancak sanat hep ileri götürür kanımca. hatta aklıma tam bu noktada şöyle bir şey geliyor; bir arkadaşım "bilim yapmaktansa film yapmayı tercih ederim." demişti. bu laf kafamın bir köşesinde kalmış. kendisi bunu söylerken dalga geçmemiş, büyük bir ciddiyetle bilimdeki ikiyüzlülüğü eleştirmişti. zaten bir sürü bilimsel gelişmenin bilimsel hatalardan ve başka bir şey yapmak isterken hiç hesapta olmayan bir şeye ulaşmakla gerçekleştiğini öğrendiğimden beri her şeyin o kadar da kontrollü idame ettirilmediğini anladım; mesela penisilinin tesadüf eseri bulunması gibi, bütün elektrik-elektronik gelişmelerin öncelikli olarak askeri amaçlara hizmet etmesi gibi. 

insanoğlunun aradığı şeyin çözümünün bilimde olduğuna inanmıyorum. hatta bazı gereksiz şeylerle vakit harcandığını bile düşünüyorum.

12 Haziran 2012 Salı

the walkmen: hayat dostlukları savurdu

the walkmen'in yeni albümü heaven'ı henüz dinlemedim. the walkmen'i sevmeme ve heaven'ı çok merak etmeme rağmen kendilerini dinlemeyi erteledim. işin aslı dinlemeyi reddettim; çünkü kendimce sebeplerim var. yeni albümden dinleyicilere ulaşan ilk şarkı heaven'ın videosu, grubun gençlik dönemi resimlerinden bugüne uzanıyordu. o günlerden bugünlere taşınan bir sürü resim ardı ardına dizilmiş; adeta ilkgençlikten babalığa giden yol çizilmişti. takip ettiğim blog'larda bu video'ya yer veren herkes bunu böyle yorumlamıştı ve zaten bütün bu resimler tam da bu anlama geliyordu. ancak ben bu video'yu izledikten sonra bütün bunları reddetmek istedim. video'yu bir kere izledim, şarkıyı bir kere dinledim ve bu da beni albümü dinlemekten alıkoydu. albümün içine girmek istemedim; çünkü az önce de söylediğim gibi sebeplerim var. 

video'yu izlerken başta her şey çok güzeldi. grubun ilk zamanlarına dair resimler, gençlik günleri, eğlenceler. sonra aradan yılların geçtiğini belli eden resimler, yine eğlenmeler, gülmeler, konserler, şarkılar. sonra bir noktada resimlere kızlar girmeye başlıyor. tahmin ediyoruz ki kızarkadaşlar, muhtemel eşler, çocukların anneleri vesaire. tam o anda içimde bir şey hissediyorum. nasıl desem, ucuz bir duygusallığa bürünmeden bunu nasıl anlatsam bilmiyorum ama kendimi böyle kırılmış gibi hissediyorum. resmen tam da o resimlere kızların girdiği an üzülüyorum. aklıma kendi dostluklarım geliyor. zaten bir süredir aklımdan dostluklar hiç çıkmıyor. ben diyeyim bir ay, sen de iki ay. bir süredir kafamda çok sevdiğim bir-iki dostum dönüp duruyor ve ben onları düşündükçe, ilişkimizi düşündükçe, hayatımızı düşündükçe üzülüyorum. tam bu sırada, bunların üstüne bu video geliyor. başta yalnızken, biz bizeyken birden bire hayatın kalabalıklaşması ve resmin içine başkalarının girmesi pat diye bir şarkının klibinde karşıma çıkıyor. "resmin içine kız girmesi". işte bu benim kalbimin hızlı hızlı atmasına sebep oluyor. biraz öfke, biraz üzüntü, biraz özlem. 

the walkmen'in videosunda resme kızlar girmeye başladığı an zihnimde bir ampül yanıyor. "hah işte bu!" diyorum. o anlamlandıramadığım hissi yakalıyorum. ucuz duygusallıklardan iğreniyorum, onlara benzemek istemiyorum ama tam o an kendimi bir kenara atılmış, uzak bir yerde unutulmuş hissediyorum. elbette o fotoğraf öyle kalmıyor. ardından çocuklu resimler geliyor. her biri kendi ailesini kurmuş adamlar görüyorum. ileride her şeyin daha da bozulacağını, hayatın bizi iyice ayrı yollara savuracağını hiç tanımadığım o adamların resimlerinde görüyor, buna karşı koymanın mümkün olmadığını anlıyorum. bu asla kıskançlık, alınganlık ya da huysuzluk değil. bu hissi nasıl adlandırabilirim hiç bilmiyorum; çünkü hayatımda ilk defa böyle şeyler hissediyorum. ömrümün üçte ikisinin, ergenliğimin, gençlik hezeyanlarımın birlikte geçtiği, bir elin parmaklarından az insanla hayatlarımızı güncelleyemez olduğumuzu fark ettiğim andan beri bir korku duyuyorum. hepimizin hayatı kalabalıklaşmış, bir sürü şeyler olmuş, ilişkilere başka insanlar dahil olmuş, herkesin önceliği değişmiş vesaire. nate fisher ne diyordu, life happened to us. işte olan tam da buydu. "resme kız girmiş", dostların önem sırası gerilere kaymış, hayat koşullarından ötürü başka dostlar edinilmiş. benim kıymetli dostumla ilgili şeyleri artık ben değil, başka arkadaşlar, onun her gün görüştüğü başka insanlar bilir olmuş. bense her şeyi aradan aylar geçince öğrenir olmuşum. hiçbir şeyi vaktinde yakalayamaz, hiçbir şeye vaktinde dahil olamaz olmuşum. üzüntüler de sevinçler de sadece aylar sonra buluşunca yemek yerken anlatılan şeyler haline dönüşmüş. ben dahil olan kişi değil, duyan kişi olmuşum. ne yazık, ne kadar da bir kenara atılmışız. 

işte tüm bunların kafamda dolaştığı bir dönemde heaven'ın videosunu gördüm. tam o an, resme başkalarının dahil olduğunu gördüğüm an beni kıran şeyin ne olduğunu anladım. albüme dair kafamda oluşan ilk izlenim bu olduğu için de dinlemeyi reddettim. sonra bugün aşağıdaki video'yu gördüm. yeni albümden bir şarkı daha ama bu seferki bir performans. bu video bana, the walkmen'in çok sevdiğim in the new year performansını hatırlattı. bir binanın bodrum katında, bağıra çağıra şarkı söyleyen hamilton leithauser. işte aşağıdaki performans tıpkı o kayıda benziyor. umutlandım, mutlu oldum. baba olmuş olabilirler, ayrı düşmüş olabilirler ama bir araya gelince her şey kaldığı yerden devam edebiliyor dedim. kanıtı da bu video olsun dedim. eğer şu aşağıdaki satırı 8 sene önceki albümlerinde yazan da aynı adam olmasaydı, işte o zaman bu dediğime inanmazdım. ama yazan aynı adam, işte o yüzden inanmak istiyorum.

"you're an old friend/ we both know i could take you out"




başka bir the walkmen yazısı daha vardı: buydu

6 Haziran 2012 Çarşamba

bu yazımda sana uzun ömürler diliyorum

geçen akşam kötü bir rüya gördüm. öyle kötü bir rüyaydı ki sabah kalktığımda etkisi halen sürüyordu. bradford cox rüyamda ölmüştü ve ben bunu biliyordum biliyordum diye karşılıyordum. bilinçaltıma niçin böyle bir şeyin girdiğini biliyordum. halcyon digest çıktığından beri içime biraz kötü hisler salmıştı. daha doğrusu kötü demeyeyim de, beni biraz korkutmuştu. gerçi o albümden sonra atlas sound olarak gelen parallax albümüyle, adeta yakın arkadaşımın kötü dönemi atlattığını görmüşüm gibi memnun oldum. daha umutlu, daha pozitif melodilerin ve sözlerin hakim olduğu bir albümdü. ne bileyim, belki bradford cox birini sevmişti, belki aşık olmuştu falan diye bile düşündüm. halcyon digest benim çok sevdiğim bir albüm oldu ama aynı zamanda da içimde buruk bir his bıraktı. belki de bitişi, bradford cox'un kaybettiği arkadaşı jay retard için yazdığı he would have laughed ile olduğu içindir. üzerinden iki yıl geçmesine rağmen halcyon digest'i hala çok sık döndürüyorum ve bunun üstüne parallax gibi bir albümün geldiğini hatırlayıp, rahatlıyorum. halycon digest albümünün bitiş şarkısı ile parallax'ın bitişi arasındaki fark beni gerçekten memnun ediyor. bradford cox'un belki de şimdiye kadar yaptığı en pozitif şarkılardan biri olan lightworks'ü, sabah evden çıktığımda ve sokakta henüz kimseler olmadığında kendi kendime söylüyorum. kendisinin sağlıklı ve sıhhatli olmasını istiyorum. gerçi bütün bunları derken halycon digest'in bir deerhunter albümü olduğunu unutmuyor ve asla diğer elemenların hakkını yemeyi düşünmediğimi belirtiyorum. 

bu da pijamalı bradford olsun, gece rüyama girecekse bu hali girsin.

latin amerika'nın kesik damarları


elimde yaklaşık bir aydan fazla süredir eduardo galeano'nun latin amerika'nın kesik damarları kitabı var. uzun zamandır elimde olmasına rağmen henüz yarısına bile gelmiş değilim ama olsun. latin amerika'nın kesik damarları'ndan pek çok kişi gibi ben de hugo chavez sayesinde haberdar oldum. obama yeni başkan olduğu sıralarda chavez bir buluşma esnasında kendisine bu kitabı armağan etmiş ve ardından bu kitabın satışları amazon'da birinci sıraya kadar yükselmiş. hatta bu olaya "amerika'ya tarihi ayar" gibisinden yorumlar yapıldığını hatırlıyorum. kitabı okumaya başladıktan sonra chavez'i merak ettim. öğrendiğime göre bu kendisinin çok satan yaptığı ilk kitap değilmiş. "beni ben yapan şeyler" derken bir sürü kitaptan bahsettiğini gördüm. bir devlet başkanının kitaplara referanslar vermesi ve bu yolla düşünce adamlarını öne çıkarması son derece etkileyici.

latin amerika'nın kesik damarları, beyaz adamın latin amerika'ya gelişiyle başlayan yaklaşık 500 yıllık sömürüyü anlatıyor. ilk başta avrupalılar'ın, ardından da kuzey amerika'nın sömürdüğü latin amerika'nın, bugün neden bu kadar fakir kaldığını anlatıyor. bu kitap sayesinde çalışmak için amerika'ya kaçak giden meksikalıları, dünyanın değişik yerlerinde cüzzi ücretlere razı gelen latin amerikalıları ve belki de bugün brezilya ekonomisinin kötü yerlerden gelip de son derece iyi bir noktaya varmasının ardındaki motivasyonu anlamaya başlıyor insan. kitap sayesinde bilmediğim bir sürü şeyden haberim oldu. örneğin avrupa'nın sanayi devriminde kullandığı ham maddenin direk latin amerika'dan gittiğini bilmiyordum. uzun yıllar boyunca latin amerika madenleri avrupa kıtasına hizmet etmiş. ilk başta iktidar ispanyolların elindeyken, onlar da iki yüz yıl sonra avupalılar tarafından alt edilmiş. hatta galeano bunu, "inek [latin amerika] ispanya'nın ama sütünü diğerleri sağıyor." şeklinde ifade etmiş.

galeano, latin amerika üzerinde doğum kontrolünün yaygınlaşmasını sağlayan amerika'nın aslında niyetinin farklı olduğunu söylüyor. bu konuyla ilgili "latin amerika'da gerillaları dağlarda ve tepelerde öldürmek yerine, rahimlerde öldürmek hem daha kolay, hem daha temiz oluyor." cümlesini kurmuş. bunlar ilginç ve bizim ülkemizde de son derece güncel konular. bu konudan yakın zamana kadar -kürt nüfusu ve doğumkontrolü ilişkisine dair haberler yapılana kadar- haberdar değildim. bu konuda ne düşünmem gerektiğini henüz bilmiyorum ama bana farklı bir bakış açısı sunduğu kesin.

eduardo galeano'nun dili nefret dolu değil. birazcık kızgın olması ise son derece anlaşılır ve bu beni kesinlikle rahatsız etmiyor. böyle bir konuyu bir başkasının elinden, didaktik bir tarzda yazılmış olarak mümkünatı yok okuyamayacağımı biliyorum. bu yüzden son derece akıcı bir üslupla yazılmış bu kitabı okumaktan zevk alıyorum ve amerika deyince neden önce aklımıza abd olan amerika'nın geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum (çünkü galeano bundan son derece şikayetçi).

91 yaş

yaklaşık on beş gün önce internette gezinirken bir habere rast gelmiştim. tekirdağ'ın malkara ilçesinde yaşayan 91 yaşındaki bir adamın kendisini av tüfeğiyle vurarak  intihar ettiğinin haberiydi bu. haberin ilerleyen satırlarında intiharından "girdiği psikolojik bunalım sonucu" diye bahsediliyordu. bu haber birkaç gün kafamın bir kenarında takılı kaldı. aradan on beş gün geçmesine rağmen hala üzerinde düşündüğüm bir şey olduğunu fark ettim. beni bu kadar düşünmeye sevk eden neydi tam olarak tahlil edemedim. 91 yaşındaki birinin intihar etme cesareti mi, o yaşta birinin girdiği ağır psikolojik buhran mı, yoksa ölmeye yaklaşmış olmasına rağmen yine de bu işin kontrolünü eline alma isteği mi, hangisi beni daha çok şaşırtıyor ve düşündürüyor bilemedim. belki de hepsi ayrı ayrı etkiliyor ve daha önce hiç aklıma gelmeyen şeylerin varlığını bana gösteriyordu. 

sanırım 91 yaşına kadar hayatla ve kendi varlığınla kavganın bitmiş olduğunu düşünüyordum. gerçi marquez'i ya da vedat türkali'yi düşününce bu savım çürüyor ama olsun. ben öyle olmasını ummayı yeğliyorum. bundan yirmi sene sonra daha huzurlu, halinden memnun ve belli bir dengeyi yakalamış bir insan olmak istiyorum. ancak böyle insanları görünce bu tip şeylerin çok da yaşla başla ilgisi olmadığını anlıyorum. aslında bu bildiğim bir şey. insan yirmi yaşındayken nasıl buhranlar içinde debelendiyse, elli yaşındayken de benzer şeylerin çevresinde dönüp durduğunu bizzat gözlemleyen biri olmama rağmen, yine de yaşla birlikte gelen bir huzura inanmak istiyorum. bu adam ve benzerleri ise benden bu inancı alıp götürüyor. ya da başka bir nokta kafamı kurcalıyor: insan 91 yaşındayken, ölüme yaklaşmışken, niçin kendini öldürmek ister ki diye soruyorum. bir nevi meydan okuyuş mu? belki inandığı tanrısına, belki insanoğlunun hayat döngüsüne bir meydan okuyuş. altında böyle anlamların yatıp yatmadığı beni hiç ilgilendirmiyor ama bir şekilde kendimi böyle düşünmekten alıkoyamıyorum. zaten öleceğini bilmesine rağmen, yaşamını kendi kendine sonlandıran insanın bu eylemini, bir meydan okuyuş olarak okumak beni biraz da gülümsetiyor açıkçası. "kontrol bende" düşüncesi yapmak istediklerimi gerçekleştirebilmek için beni kamçılıyor. "kontrol bende" diye geçiyor zihnimden. aslında birçok şeyi yapma gücüm, yetkinliğim, cesaretim var. sadece zaman zaman bu farkındalığı kaybediyorum diye düşünüyorum. fakat 91 yaşında intihar eden bu adamı görünce, iki farklı açıdan düşüncelere dalıyorum. bir tanesi iç huzurun uçucu ve anlık olduğuna dair düşüncelerimin desteklenmesinden dolayı duyduğum karamsarlık; diğeriyse yaşamımın kontrolünün benim elimde olduğunu bana hatırlatmasından dolayı duyduğum cesaret. hangisinin ağır bastığını bilemiyorum. 

29 Mayıs 2012 Salı

"he somehow looks like both courtney love and kurt cobain at the same time"

     şu hali kesinlikle müziğinden daha güzel.
ariel pink beyler


26 Mayıs 2012 Cumartesi

#11

Devotchka - Till the end of time by kukuletali

dünyanın en uzak yerine de gitsem, asla kafamın içinde yaptığım yolculuktan daha uzun bir yolculuk yapamam. zihnimde yaptığım yolculukları birbirine eklesem, buradan plüton'a yol olur. küçükken ders çalışmak amacıyla masaya oturduğumda sadece dersimi çalışırdım. şimdiyse bunun haricindeki her şeyi yapıyorum. aklıma bir şey geliyor, mesela bir kuş gelip zihnimin içine giriyor, sonra ben onun peşine takılıyorum ve nerelere gidiyorum. sonra bir bakıyorum yarım saat olmuş. ne ara zaman geçmiş anlamıyorum. büyüdükçe aklım başımdan gidiyor ve ben hayalperest biri olup çıkıyorum. halbuki normalde tersinin olması gerekmez mi? otuz altı saat sonra öğrencilik hayatımın çok kritik bir noktasında duran bir finale gireceğim ama bir türlü konsantre olup da çalışamıyorum. masamın üstünde kahve fincanları ve çay bardakları çoğaldıkça çoğalıyor ve ben bu sırada dağıldıkça dağılıyorum. gülmek için little miss sunshine'daki dans sahnesini youtube'da izlerken, birden kendimi torrent'ten filmi indirirken buldum. indirdiğim yetmiyormuş gibi bir de üstüne seyrettim. bu filmi ilk kez seyrettiğimde öss'ye hazırlanıyordum, şimdiyse ondan daha stresli bir sınava... bu film hayatımda hep böyle dönemlere denk geliyor; stres, endişe, bıkkınlık. son zamanlardaki çalışma motivasyonum, bunların kısa bir süre sonra biteceğini bilmem. bunu da bilmesem hiç çalışmazdım, kuşların peşine takılır uçardım. bu tam benden beklenecek bir iş olurdu.

milk and honey



1.kısım
milk and honey'i, p. diyene kadar nick drake'in sanıyordum. meğersem jackson c. frank'e aitmiş ve kendisi en az nick drake kadar hüzünlü bir hikayeye sahipmiş. zaten hep öyle olmuyor mu? böyle şarkıların içinde saklı hüznün hep bir hikayesi oluyor ve o da göğsümü sıkıştırmaya yetiyor. daha önce hiç takılıp kalmamıştım bu şarkıya. sözlerine de hiç dikkat etmemişim. p. bir gün bu şarkıyla çıkageldi ve o gün bugündür onun en sevdiği şarkılardan biri olan milk and honey, benim de en sevdiğim şarkılardan biri oldu. insanın müziği dostuyla paylaşabilmesi ne kadar güzel. ya da şöyle diyeyim; müziği paylaşabildiğin bir dosta sahip olmak ne kadar güzel.

milk and honey'nin sözlerine dikkat ettğim andan beri demek ki yalnız değilmişim hissi içimden gitmiyor. bir ömür peşinden koştuğun heyecanların bir yerde bitivermesi ya da boşa çıkması sonrasında gelen kış mevsimi sadece bana değil diye düşünüyorum. sonrasında çıkılan yolculuk sadece bana değil, tabiatı izleyerek geçen günler sadece bana değil. kendimle ilgili hoşnut olmadığım ve aynı zamanda değiştiremediğim bir-iki şeyi bu parçada bulduğumda, bunlarla yaşamam gerektiğini anladım. değiştirmeye çalışmayacaktım ama kabullenecektim. beni böyle kabullenecek insanlarla hayatımı geçirecektim. p.'nin bu noktada beni çok iyi anladığını bilmek içimi rahatlattı. o beni anladıysa, elbet anlayan birkaç insan daha çıkar diye düşündüm; çünkü özümüzdeki yalnızlık bir yandan da bizi birbirimize bağlayan şey değil miydi dedim.

2.kısım
milk and honey'i dinlerken, içine süt ve balın karıştığı başka bir şarkı daha bildiğimi hatırladım. beynimde "it's [sorrow] in my honey, in my milk" cümlesi yankılandı. melodik olarak ona eşlik ettim ve bu cümlenin the national'ın sorrow şarkısından aklımda kaldığını fark ettim. bu şarkıyı öyle çok dinlemiş ve kafamda öyle çok evirip çevirmiştim ki sütün ve balın geçtiği her yerde aklıma gelmesi olağandı. zamanında bu şarkıyla ilgili şöyle bir şey yazmıştım. şarkıyı kendi çapımda ankara'yla bağdaştırmam bitmedi, keşke bitse. "keder beni gençken buldu. bekledi ve kazandı. beni ilaçlara mahkum etti. keder balımda ve sütümün içinde." bunu da o zaman niye keder olarak çevirmişim bilmiyorum, şimdi olsa hüzün derdim. demek ki o zaman hüzün kelimesi hissettiklerimi tarif etmekte hafif kaçmış. sağlık olsun. 

bu iki şarkıyı yan yana koyduğumda şöyle düşündüm: hüznün ta içlerine işlediğini belirtmek için neden süt ve bal imgesine başvuruyorlardı ki?

son kısım
tevrat'ta vaadedilmiş topraklarda, süt ve balın aktığı söyleniyormuş. bütün iyi şeylere dair yapılan süt ve bal benzetmesi aynı zamanda doğurganlığı, sonsuz zenginliği ve tanrının şefkatini anlatıyormuş. elbette bunlar çok güzel şeyler, yazar bu kitabını da yine iyi yazmış. 

11 Mayıs 2012 Cuma

joan ve peggy

kızlar bir sonraki kahve muhabbetinize beni de çağırın ne olur

mad men'in 5.sezonu gerçekten çok iyi ilerliyor. her hafta izlediğimde, "bu bölüm şimdiye kadar olanların en iyisiydi." diyorum. sonra bir sonraki bölüm geliyor ve kendimi "yok yok, bu daha iyi." derken buluyorum. bu sezon hikayenin ilerleyişi ve her bölümde derinleşmesi, olay örgüsü ve karakterlerin iç dünyasına doğru yapılan yolculuk mükemmel. her bölümü izledikten sonra duyduğum tatmin hissi, iyi bir sinema filmini izledikten veya iyi bir romanı okuduktan sonraki tatmin hissine benziyor.  
***
joan ve peggy ikilisinin sahnelerine bayılıyorum. joan'ın görmüş geçirmiş kadın olarak peggy'e verdiği öğütler, peggy'nin erkek egemen dünyada yaşadığı sıkıntıları gelip hemen joan'a anlatması, gönül meselelerinin bir numaralı güzin ablası joan'ın peggy'e bu mevzularda yaptığı yorumlar, ikisinin bir olup başka kadınları çekiştirmeleri, dedikodu yapmaları... bunların hepsine bayılıyorum.
***
canım d.'nin bir arkadaşı için yaptığı bir benzetme vardı: müjgan abla diye. hoşuma gitmişti ve ona niye öyle diyorsunuz diye sorduğumda, hani mahallenin müjgan ablası olur ya, işte onun gibi de o yüzden öyle diyoruz demişti. sadece bu açıklama bile onun ne demek istediğini anlamama yetmişti. şimdi de ben aynı benzetmeyi alıyorum ve joancığıma yakıştırıyorum: kendisi bir müjgan abla değil de nedir?