heather woods broderick'in from the ground albümünü dinledikçe, kendi kişisel tarihimi
dinlediğim müzikleri yan yana koyarak oluşturabileceğimi düşünüyorum. milyon tane farklı şey
dinlesem de kendimi dönüp dolaşıp bir tanecik enstrümanıyla bir başına şarkılar söyleyen
müzisyenlerin yanında buluyorum. artık pek az kimseyle pek az müziği paylaşıyorum.
ergenlik heyecanıyla dinlediğim her şeyi koşup hemen arkadaşlarımla paylaşmak isterken,
yaşım ilerledikçe bütün şarkıları kendime saklıyorum. eskiden bir albümün üstüne dakikalarca
konuşabilirken, şimdi artık böyle şeyler içimden gelmiyor. bunun asla "sevdiğim şey bana
kalsın" bencilliğiyle alakası yok. şunu fark ettim ki, sevdiğim müziklerden bahsetmek aslında
çokça kendimden bahsetmek demekmiş. artık bunu istemiyorum. içimi açtığım sayılı insan,
ömrümün sonuna dek bana yetermiş gibi geliyor. düşünüyorum, ömrümün sonuna kadar
görüşmeyi sürdüreceğim insan sayısı o kadar az ki. duygu durumum sabitlendikçe gerçekliğin
önündeki sis perdesi kalkıyor ve iki derece miyop gözlerime rağmen uzağı çok net seçiyorum.
heather woods brodercik'i bir süredir geceleri dinliyorum, uyurken kulağımda
unutuyor ve sabah kalktığımda kaldığım yerden dinlemeye devam ediyorum. beni öyle
sakinleştiriyor ki güç aldığım şey gördüklerim karşısında sisteme duyduğum öfke değil, her şeyin
hallolabileceğine dair duyduğum inanç oluyor. bir şekilde hep aynı isimlerin çevresinde
döndüğümü görüyorum. en önce hangisini dinlemiştim de oradan diğerlerine geçmiştim
hatırlamıyorum. şu arkadaş ortamı ne ilginç bir ortam; olafur arnalds, peter broderick, nils frahm, sharon van etten, efterklang ve heather
broderick bir şekilde kendimi sevmemi ve kendimi kabul etmemi sağlıyorlar. bu toplulukta
heather broderick'in solo müziğini daha önce hiç dinlememiştim. dinleyince hepsini
birbirine bağlayan o şeyi bir kez daha gördüm.