17 Aralık 2018 Pazartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-2: "sinema bir şenliktir"


-onat kutlar ile ilgili paylaşmak istediğim düşüncelerimi iki kısma ayırdım. bir öncekinde kendisine dair genel düşüncelerimi, edebiyat diline dair hissettiklerimi sıralarken; bu yazıda onat kutlar ve sinema ilişkisine değinmek istedim. çünkü sinema ile olan ilişkisi özel bir başlığı hak ediyor. sadece eleştirmenliği değil, teorisyenliği ile de ülkemizde sinemaya katkı sağlamış bir insan. bu konuda sinema bir şenliktir kitabında okuduğum yazıları (milliyet sanat, yeni sinema vb. dergilerde yayınlanmış) referans göstererek, kendimce bir şeyler yazmak istedim. tırnak içindeki kısımlar onat kutlar'dan bire bir alıntıdır.

-onat bey'in dünya sineması yazılarını topladığı kitabın adı sinema bir şenliktir. ne kadar güzel bir isim. bergman ve büyülü fener ikilisi kadar güzel. zihnimde coşkulu ve gürül gürül akan bir şeyler canlanıyor. en hüzünlü film bile bir şenlik. kendisinin dediği gibi, sinemada dilini bilmesen bile perdedeki insanı anlamaman için bir sebep yok. ilk olarak görüntü ve resim var. bu sebeple altyazı olmasa bile anlaşılır.

-onat kutlar'ın sinema sevgisi, bu sevgiyi başka insanlara yaymak üzerine kurulu. özellikle de sinema ile hiç buluşmayanlara ya da author sineması ile tanışıklığı olmayanlara bu sanat dalını ulaştırmak istiyor. entelektüel olarak yaşamdan aldığını başkalarına da veren, hatta aldığından fazlasını veren/vermeye çalışan bir aydın bilinci ile türkiye'de 1960'lı yılların sonundan, terör saldırısında öldürüldüğü 1994 yılına kadar sinema için uğraşmış bir kişi. kelimenin tam manasıyla aydın bir insan ve ülkesinin entelektüel gelişimi için çabalayan, bunu yaparken de karşılaştığı engellere rağmen yılmayan biri. onca yıl, onca olay ve üzücü şeylerden sonra bile bu uğurda şevkinin kırılmaması ilham verici. 

-1960'ların ve 1970'lerin türkiyesinde, darbeler sonrasında, dışa kapalı bir ülkeyken bile dünyanın uzak köşelerindeki sinemacılarla ilişki kurmaya çalışması, kopyası bulunamayan nadir filmleri toplayıp, türk sinemateki derneği arşivine katmaya çalışması müthiş bir çaba. düşünüyorum; internetin olmadığı bir çağda, bütün bunları yapmaya çalışmak, insanlara mektup yoluyla ulaşıp, aylar sonra haber almak (ya da alamamak) ne büyük bir sabır. 

-onat kutlar sinemayı niçin sevdiğini tek bir cümleyle anlatmıyor. ama edebiyatını okuyup, sinema yazılarına aşinalık kazandıkça kafamda bir şeyler şekilleniyor. anadolu'da, gaziantep'te geçen bir çocukluk. sonra büyükşehir. ardından 1960'lı yılların paris'inde geçen öğrencilik. benim yorumum: dünyanın ne kadar büyük olduğunu, senin bildiğin dünyadan ötesi olduğunu, bir yönetmenin zihinsel ve duygusal dünyasında gezinmenin verdiği hazzı anlamak için sinema. izlediğin bir film üzerine düşünmenin keyfi ama belki de en önemlisi şu hayatı güzelleştiren bir sebep edinmek için sinema. devam edebilmek için sinema.

-bu kitabın ilk baskısının üzerinden 33 sene geçmiş. çoğu yazının yazılma tarihi 70'li yıllara gidiyor. ben bugün okuduğum bu yazılara dair ufak tefek karalamalar yaparken, kitapta ismi geçen filmlerin imdb linklerini de ekliyorum. mesela ilk bahsedeceğim filmi -angyolak föjde- imdb'de sadece altı kişi oylamış. bu bile onat kutlar'ın büyük ve meraklı bir sinemasever olduğunu gösteriyor. kalabalık izleyici kitlesi bulamamış ya da günümüze kopyası kalamamış filmlerin peşine düşen bir sinefil. o günün koşullarında -ortada ne internet, ne telefon varken- kimselerin bilmediği, kimselerin duymadığı bu filmlerin peşinden koşması, bu filmleri izlemek için gösterdiği insanüstü çaba, 2000'li yılların sunduğu imkanları düşündüğümde bile ağzımı açık bırakıyor.

giriş
budapeşte, nehir kıyısında oturulan bir kafe ve macar sineması ile başlıyor kitap. 1966 yılında istanbul, balıkpazarı girişinde bir handa kurulan ülkemizin ilk sinematekinin açılış filmi bir macar filmiymiş: angyolak föjde (meleklerin toprağı). onat bey gösterime bir saat kala, sekiz kutu filmden oluşan filmin finalinin olduğu kutuyu takside unutmasın mı? filmi unuttuğu taksiyi koca semtte tabana kuvvet aramasını, hem de salon hınca hınç doluyken, misafirler arasında sabahattin eyuboğlu, azra erhat, heykeltıraş kuzgun acar, oğuz atay, prof. cavit orhan tütengil (kendisi de katledilen aydınlardan biridir) ve nice isimler varken, keyifle okudum. neymiş efendim, kimselerin bilmediği, güzel mi güzel bir macar filmi ile açılışı yapmak istiyorlarmış. efsane açılışı onat kutlar öyle güzel anlatmış ki...
***
onat kutlar'ın kalbine kazınan bir macar filmi, szindbad. o günün koşullarında izleyen öyle azmış ki yıllar sonra budapeşte'de filmin yönetmeni ile karşılaştığında, yönetmenin kendisi [zoltan huszarik] bile onat bey'in bu filmi izlemiş olduğuna inanamamış. 
"sindbad the sailor... tindbad the tailor... mindbad... nasıl oldu da bulaştım ben bu sinemaya?" 
paris
1961 yılı, paris'te ilk gün. tren garından iner inmez demir özlü'yü aramak için bir kafeye giriyor. kafede kimler var dersiniz, kadroya bakın: fikret mualla, selim turan, mübin orhon, hakkı anlı. kadro gibi kadro, masa gibi masa. masa da masaymış ha.
(benim notum: demir özlü'nün olmadığı entelektüel bir 60'lar, 60'larda bir paris günü, paris'te bir türk masası düşünülebilir mi?)

bergman
kendi ifadesiyle sinema sevgisinin başlangıcının paris'te öğrenciyken rastladığı bergman filmi yaban çilekleri sonrası olduğunu söyler. 
"o gün ursulines sokağı'ndan geçmeseydim ya da bir western izlemeye gitseydim ne olurdu bilemem. ama şurası açık ki yaban çilekleri, yaşamımı derinden etkiledi. sinemanın tıpkı büyük romanlar gibi etkileyici evrenini ve gücünü tanıttı bana. ve bir yaşamla hesaplaşmanın ne demek olduğunu." 
fransız sinemateki 
"sovyet devrimci sinemasının, italyan yenigerçekçiliğinin, alman ve iskandinav fantastiğinin, fransız öncülerinin, ingiliz özgür sinemasının, hint ve japon egzotizminin, amerikan güldürüsünün tüm başyapıtlarını peş peşe görüyordum. kimi günler üç ya da dört seans. bu satırlar, sadoul'un sözlüklerine benzemesin diye, orada izlediğim filmleri ve yönetmenleri sıralamayacağım. ama truffaut'nun dediğin gibi, fransız sinematek'i gerçek bir okuldu."
türk sinematek derneği 
1965 yılında şakir eczacıbaşı ile kurdukları dernek, 12 mayıs 1980 darbesi sonunda kapatılana kadar işler. bu dernek kapatılana kadar yaptıklarıyla türkiye'de türünün ilk örneğidir. derneğin manevi babası, dünya sinema tarihinin sayılı arşivcilerinden ve sinefillerinden, fransız sinematekinin kurucusu henri langlois'dır. 

1965 yılındaki ilk broşürde yer alan gösterim planı:
bir ulusun doğuşu (griffith) | altına hücum (chaplin) | general (keaton) | gazap üzümleri (ford) | yurttaş kane (welles) | hal ve gidiş sıfır (vigo) | potemkin zırhlısı (eisenstein) | yer sarsılıyor (visconti) | harp esirleri (renior) | ana (pudovkin) | yaban çilekleri (bergman) | salvatore giuliano (rosi) | genç kuşaklar (wajda) | yolcu (munk) | louisiana öyküsü (flaherty) | seine ırmağı paris'e rastladı (ivens) | guernica (resnais)

2018 yılında, türkiye'nin kültür ve sanat açısından en çok seçeneğini sunan şehri istanbul'da bile yukarıdaki filmleri gösterecek, böyle bir seçki sunabilecek bir sinemanın olmaması bu şehre yakışmıyor.

visconti ve eisenstein
"tarihsel gerçeklik" teması altında visconti ve eisenstein'ı değerlendiriyor.
visconti ile ilgili yazdıkları çok şiirsel. böyle şeyler yazabildiğine göre yönetmenin eserlerine oldukça kafa yormuş olmalı diye düşündüm. üstelik sadece bir sanatsever olarak değil; yaşadığı çağı sorgulayan, toplumu anlamaya çalışan bir birey olarak visconti sineması üzerine derin analizler yapıyor. zengin ve varlıklı bir aileden gelen visconti'nin marksizmi savunan ve kendini anlatan hikayeciliğinin eisenstein'dan ayrıldığını söylüyor.

eisenstein da tıpkı visconti gibi marksist teoriden beslenen bir yönetmen. visconti'nin tersine sosyalist bir ülkede doğup büyümüş. visconti aristokrasiden gelirken, eisenstein orta sınıftan gelen bir devrimci. "vertov'un sinema-göz kuramına karşı biz sinema-yumruk kuramını getiriyoruz" demiş biri. eisenstein'in geniş ilgi alanlarına değiniyor: çin-japon dilleri ve tiyatrosu, leonardo ve van gogh, marx-lenin-freud, sheakespeare ve joyce. bu engin ilgi alanları sonucu ortaya çıkan eisenstein sinemasını onat kutlar sheakespeare, tolstoy ve cervantes edebiyatı ile aynı gruba koyuyor.
***

kitapta başka konu başlıkları da var: polonya sineması, fantastik sinema, pornografik sinema ile erotik sinema karşılaştırması ve son olarak kitabın final bölümünün ayrıldığı charlie chaplin.

bu kitabın haricinde bir de onat kutlar'ın türk sinemasına dair dergilerde yazdığı yazıların derlendiği ve ilk baskısını 2016 yılında yapmış sinema... sinema kitabı bulunmaktadır. kalınlığı itibariyle şu anda piyasada bulunmayan sinema bir şenliktir'deki yazıları da içeren bir kitap mı diye merak etmekteyim. 

15 Aralık 2018 Cumartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-1


türkiye gerçeği beni artan bir ivmeyle bunaltıyor. 2018 başı itibariyle haber okumayı bıraktım. arada seçim münasebetiyle ülke gündemine tekrar kapılır gibi oldum ama sonra tövbe ederek -bu sefer gerçekten son- tekrar bıraktım. ruh sağlığım için bunun en iyisi olduğunu düşünüyorum. bunu yaparken de türkçe kaynaklardan uzaklaşıyorum. bilinçli değil, içgüdüsel olarak türkçe kitaplara, dizilere vb. elim gitmiyor. kendi anadilimden uzaklaşarak zihnimi günlük hayatın karamsarlığından arındırmaya çalışıyorum. dilin insan üzerindeki olumlu/olumsuz etkisini bizzat tecrübe ediyorum. arada çok eskilerden bir-iki yazarı okuyunca kendi anadilim öfkeden, kızgınlıktan ve umutsuzluktan arınmış olarak tertemiz, adeta başka bir dilmiş gibi geliyor.

günlük hayatımızda kullandığımız dil ne kısıtlı bir kelime dağarcığı etrafında dönüyor. ne özensiz ve kaba. geçen sene ferit edgü ile tanıştım mesela. tüm yıla yayılan bir okuma pratiği ile tadına vara vara, hayran kala kala ve sadeliğine imrenerek ferit edgü kitapları okudum. yazılarında bahsettiği yazar/ressam arkadaşlarını not defterime işledim. onlardan biri de onat kutlar idi. geçen yıl nasıl ferit edgü yılıysa, bu yıl da onat kutlar yılı oldu benim için. bazen utanıyorum. yani nasıl desem, ben bu yaşıma kadar daha çok başka dillerin yazarlarını okudum. hayatımda en yoğun türk edebiyatı okuduğum dönem liseydi ve edebiyat hocası zoruylaydı. iyi ki de zorlamış bizi. yoksa bu hususta hepten cahil kalacakmışım. halen türk edebiyatında lise döneminin ekmeğini yiyorum.

bu dönemlerde beni nadir de olsa kendi dilimde eserler vermiş yazarları okumaya iten güdü iç sıkıntısı. içimdeki bunaltı, kaygı, zaman zaman karamsarlık beni "kendi ülkemde, geçmişte bir zaman benim gibi hisseden başka insanlar da var mı?" diye sormaya ve onları bulmaya itiyor. okuduğumda görüyorum. evet, benim tarifleyemediğim hissi onlar da hissetmiş. bir yandan yaşamı, ağaçları, hayvanları, suyu, gökyüzünü ve insanları -insanların hepsini değil!- sevmeye devam ederken, bir yandan bazen güne başlayacak gücü kendimde bulamıyorum. bunu hep içinde yaşadığımız sosyal ve siyasal iklime bağlamam benim için bir kaçış noktası mı yoksa? yaya kaldırımında hızla üzerime gelen motorsikleti görünce sinirlenmeyim mi mesela? sırada önüme geçen insanı görünce, yere çöp atan insanı fark edince ya da yaşlı bir yolcunun otobüsten inmesini bekleme sabrını gösteremeyen bir şoförü görünce laf etmeyim mi mesela? günlük hayattaki bu şeyler beni çok ama çok kızdırıyor. lafı hep ağzıma tıkıyorum. birkaç kere konuştum ancak şimdilerde korkuyorum; ya başıma bir iş gelirse?

insanları sevmiyor değilim. kötü insanlar yüzünden iyileri görmezden gelecek de değilim. sadece insanları niye sevdiğimi hatırlamamda yarar var. niyeydi? benim dilim niye güzeldi? onat kutlar'ın sevgi dolu dilini okumanın bana iyi geldiğini söyleyebilirim. hiç kolay şeyler yaşamamış. hep bir mücadele. siyasal iklime rağmen umut, kaybolmayan insan sevgisi, iyilikleri ve güzellikleri dile getirme isteği ve çabası. insan hep kötüyü görünce, iyiyi yazmaya devam eder mi? nasıl eder? kendime örnek almam gereken bu. örnek almaya çalışıyorum. ensemi karartmamaya çalışıyorum. içimi sıkan onca şey olabilir -ki var da- ama insan olarak önce kendime, sonra yakın çevreme bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. dünyaları kurtarmak gibi bir amacım yok. ama her gün gördüğüm mesai arkadaşıma, karşı masamda oturan insana, her gün uğradığım marketin beni ismimle çağıran çalışanına gülümseyebilirim. benim için bu da ne mendebur insanmış demeleri yerine, geldi de ne iyi etti, geldi de içim açıldı dedirtebilirim. bu beni gerçekten mutlu eder. çünkü benim de kendileri için böyle dediğim insanlar var. bu insanlar sayıca az ama varlar. onat kutlar da benim hayatımda böyle bir yer edindi. ocakta çay suyunun kaynamasını "çaydanlığın ıslık çalması" olarak betimleyen, "karın üstüne ay doğdu" gibi düşsel ifadeler kullanan, gaziantep'te geçen bir çocukluğu anlatan sevgi dolu bir adam. 

onat kutlar'ı anarken sinemadan bahsetmemek olmaz. paris'te geçen öğrencilik yıllarında sinemaya aşık olur. büyük bir bergman sevdalısı olarak, bergman ile tanışmasına vesile olan yaban çilekleri filmini hiç unutmaz. otuz yedi yıldır devam eden istanbul film festivalinin kurucularındandır. sinema üstüne yazıları, bu yazıların toplandığı "sinema bir şenliktir" (piyasada bulunmaz ama ben buldum!) ve "sinema... sinema" kitapları vardır. türk sinematek'ini kuran, türkiye'de sinema kuramı üzerine yazılar yazan, üç adet senaryosu bulunan (yusuf ile kenan (1979)/ hazal (1979)/ hakkari'de bir mevsim (1983)) onat kutlar, gerçek anlamda bir sinefilmiş. ben burada onat kutlar'ı tanıtıcı bir yazı yazamam ama yeter ki kararmasın kitabını okuduğumda hissettiklerimi anlatabilirim. şu kısım aynı bugünün türkiyesini anlatmıyor mu?
"nasıl bir alacakaranlık... geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. her şeyin. direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. çıkmak? böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. oysa bizans'ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz."
henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı öykü kitabı ishak, masalsı bir çocukluğun kitabı. kısa kısa öykülerden oluşmuş, yetmiş iki sayfalık minicik bir kitap. bir kere okudum ama tam anladım mı bilemiyorum. bir kere daha okurum. üstelik ilk kez okuyormuşçasına keyif alacağımdan eminim. bana bazen böyle oluyor; bir kitabı okuyup bitiriyorum ama aklımda pek az şey kalıyor. bilgisayarlar yokken de böyle miydim acaba?
***
okuyorum okuyorum ama okurken hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. böyle sevgi dolu bir adam,  1994 yılında, elli sekiz yaşında, the marmara oteli'nin kafesinde bombalı bir terör saldırısına kurban gidiyor.
**
insanları seven, umut dolu bir insan. çok üzücü bir şekilde ölmüş olmasına rağmen bana yaşamanın güzelliğini hatırlatan bir insan. böyle ölmeyi hak etmiyordu. o kadar üzgünüm ki.


not: başlık, hülya uçansu'nun bir sözünden alınmıştır. öyle güzel demiş ki zihnimden silemedim. hülya uçansu, uluslararası istanbul film festivali'nin yirmi beş sene boyunca yöneticiliğini yapan kişi. onat kutlar ile dostlukları sinema sevgisi üzerinden gelişmiş.

3 Aralık 2018 Pazartesi

return to montauk

volker schlöndorff'ün return to montauk filmini kimseye tavsiye edemem. ben sevdim ama birine sen de izle, seversin diyecek cesareti bulamam. yetmiş altı yaşında usta bir yönetmenin bize anlatmak istediği hikayeyi çok çok merak ederim. hele de konu bir yazarın geçmiş aşkını arama hikayesiyse, başrolde de stellan skarsgard varsa izlemem mi?

bu film üzerine biriyle konuşabileceğim bir film değil. nasıl desem, çok sevdiğim filmler listesine de koyamam. daha çok, bir şekilde zihnimde yer edeceğini bildiğim filmlerden olacak. bana yeni bir şey de sunmuyor. dedim ya, yetmiş altı yaşına gelmiş bir adam, onca filmden ve edebiyattan sonra, 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde bize ne anlatmak istemiş olabilir, asıl ilgimi çeken bu. üstelik ben bu adamın bu güne kadar sadece ve sadece bir filmini izledim. başka filmini izlemedim ama bir şekilde hep önüme çıktı. çalıştığı insanlar, edebiyatçılarla yakınlıkları, sinemaya uyarlamayı seçtiği eserler... bunlar ilgimi çekti. bu filmini de max frisch'e adamış. neden acaba dedim. öğrendim ki senaryoyu onun montauk isimli kısa bir hikayesi üzerine geliştirmiş. magazin polisliğim yine iş başında: bu hikaye bay frisch'in yaşadığı bir olayın hikayesiymiş. gerçi bu hikaye sadece onun değil, herkesin ve hepimizin başına gelen sıradan bir hikaye. insanın kıramadığı bir çemberin, farklı insanlarla ısrarla aynı ilişkiyi yaşamasının hikayesi. ya da şöyle diyeyim, duygusal olarak belli bir potansiyeli olmayan erkeklerden, veremeyeceklerinden fazlasını bekleyen kadınların hikayesi de diyebilir miyiz acaba?
***
haritaya baktığımda bir kıtanın en ucu, bir şehrin denize doğru uzanan en uzak ucu, bir adanın en belirgin çıkıntısı gibi coğrafi izler gözüme takılır. belki herkesin takılır, bilemem. 

montauk: bir adanın en doğu ucu. 
montauk: aklımıza eternal sunshine of the spottles mind ile kazınan sözcük. 

montauk, yönetmen volker schlöndorff'ün dediğine göre ışığı oldukça güzel bir yer. hatta öyle güzelmiş ki ressam edward hopper'ın resim yapmaya gittiği yermiş. öyle güzelmiş ki yönetmen julian schnabel'in yaşadığı ve filmlerini çektiği yermiş (julian schanebel'in yönetmenliğinden önce ressamlığının geldiğini biliyor muydunuz?) bunların hepsini volker bey anlatıyor, ben değil. kendisinin ışık ile ilgili söyledikleri filmin güzel ve ferah görüntülerinde yer buluyor. bazen film yerine resimleri izlediğimi düşünüyorum.




karanlık raflar arasında: yaşamak için işe tutunmak


eskisi gibi film izleyemiyorum. kişisel tarihimde en az film izlediğim sene bu sene olabilir. bu sene izlediğim film sayısı bir elin parmakları kadarken, hepsine de ortak bir içgüdü ile yöneldiğimi fark ediyorum: zihnimi dinlendirmek. insan pek çok farklı sebepten bir filmin dünyasında kaybolmak isteyebilir. bense bir süredir zihnimi dinlendirmek için film izliyorum. elbette düşünüyorum; ama yorulmadan, sakin sakin. içimde yavaş yavaş demlenen filmlere yöneliyorum. nokta atışı yapamadığım da oluyor. belki onu da bu sene bitmeden bir başka yazıda paylaşırım: "hayatımda izlediğim en kötü filmlerin toplandığı yıl: 2018" gibi bir listeyle mesela. fakat şimdi güzel bir filmden bahsetmek isterim. türkçe ismiyle bir aşk filmi algısı yaratan ama filmi izledikten sonra benim buna şiddetle karşı çıktığım bir film: muhtemel aşk. orijinal ismiyle in den gangen. "raflar/koridorlar arasında" gibi bir anlamı var. 

bir süpermarketin rafları arasında geçen bu hikayede başlıca üç ana karakter ve yakından tanık olduğumuz iki ilişki görüyoruz. iş yerine gün ağarırken girip, karanlıkta çıkan insanların hayatından günler. herkesin kendine özgü küçük ve sıradan dünyasında, kendi halinde yaşayıp giden insanların birbiriyle etkileşimleri. belki her gün işe gidebilmek için kendine bir sebep yaratma hali, belki hayata tutunabilmek için elinde olan şeyin sadece ve sadece işin kendisinin olduğu haller. sistem denilen şeyi eleştirip, kapitalizm üzerine büyük laflar ederken, insanlığın geldiği noktada birçoğumuz için hayatla kurulan en büyük bağın işin kendisi olması çok ilginç, belki de komik değil mi? düşündürücü ve gerçek bir durum. pek çok insan için birincil ve hatta tek sosyal etkileşim ağı iş ortamı. başta yalnız yaşayan insanlar olmak üzere pek çok kişi için gün içinde herhangi bir insanla sohbet ettiği, paylaşım içine girdiği tek ortam bu. filmdeki gibi insanlar dünyanın her coğrafyasında mevcut:
  • hayatına düzen getirmek için işin kendisinin bir disiplin aracı olması, 
  • insanın işe yaradığını hissetmesi için bir işle meşgul olması, 
  • insanın bu yolla kendi varlığı için bir sebep bulması, 
  • belki de bir şeylerden kaçmak için işin bir ortam/bir uğraş halini alması
işte bunlar aklıma kısaca gelenler. bunlardan en az birini düşünerek işe gidip gelen o kadar çok insan -kendimi de dahil ederek- var ki. bu film bana bunları düşündürdü.
***
kimi zaman günlük hayatta karşılaştığımız insanların hayatında olumlu bir iz bırakmak, onların bir işine yaramak son derece tatmin edici olabiliyor. şu hayatta işe yaradığımızı hissetmek için büyük fetihler yapmaya gerek yok. bruno karakterini izlerken ben bunu düşündüm. o sebeple bence film bir aşk hikayesi değil, bir bruno hikayesi olmalı. 
***
sabahın karanlığında işe giderken kendimi bir madenci gibi hissettiğim oluyor. bu hisse her zaman kapılmıyorum ama kapıldığım gün sayısı da o kadar az değil. karanlıkta evden çıkıp, karanlıkta eve geldiğim kış günlerinde güneşi göremeyen bir madencinin yerine kendimi koyuyorum. nankör olmak istemem, elbette bir madenci benden zor şartlarda çalışıyor. benim yapmaya çalıştığım, hiç gün ışığı görmeden çalışmanın insanı günden güne nasıl bir ruh haline sokabileceğini tahayyül etmek. ben de gün ışığı almayan bir ofiste, beyaz floresan lambalar altında çalışıyorum. artık yapay ışıktan o kadar hazzetmiyorum ki eve gelince sarı ışık yayan ufacık bir başucu lambasından başka bir şey yakamıyorum. sarı ışık olması önemli! beyaz floresan lambaların kendi ruh halim üzerinde yaptığı etkiyi günden güne gözlemliyorum. bir süpermarketin karanlığında çalışan bruno'yu, christian'ı en azından bu ortak nokta üzerinden anladığımı düşünüyorum.