18 Ağustos 2009 Salı

yılbaşı gelmeden bir yılbaşı yazısı yazmak istiyorum. anneler günü gelmeden anneler gününü kutlamak istiyorum. babalar günü gelmeden first we take manhattan dinleyip, babalar gününden bahsettiği kısma gelince bence de demek; yeni bir yaşa girmeden yeni bir yaşın ağırlığını hissetmek istiyorum. hiçbirini gerçek tarihinde yapmak istemiyorum. içimden hepsini yıl içine dağıtmak ve olabilecek en alakasız günlerde icra etmek geliyor. geçen yılbaşını düşünüyorum, bütün bir hayatım nasıl da bir film şeridi gibi geçmişti gözlerimin önünden. bu laf benim için hiç bu denli anlamlı olmamıştı. hayatıma dair dile getirmekten çekindiğim, korktuğum şeyler vardı. söylemek istediğim insanlar bana kızıyordu, ben de kalktım bir arkadaşıma anlattım. anca filmlerde olabilecek bir dramla cevap verdi bana. hem de otuz aralık gecesinde. yılbaşından bir gün önce bu kadar melankoli sınırları zorluyordu. öyle ki pek çok şeyden ümidi kesmişti arkadaşım. sanki aynaya bakıyor gibiydim. bana dedi ki: benim şu anda hayattan tek beklentim eve gidip, battaniyenin altına girip uyumak. arada da çorba içmek dedi. ciddi misin dedim, ciddiyim dedi. öyle güzel geldi ki tarif ettiği resim. hem keşke çalışmak zorunda olmasam dedi. nasıl yani dedim, basbayağı dedi. seninki de tembellikmiş dedim. tembellik değil dedi, huzur huzur. çalışmayayım, ben eve bakarım, valla bak dedi. eve bakarım, yemek yaparım, ütü yaparım, çamaşır yıkarım. o (birlikte olduğu kızı kastediyor) çalışsın, hayatın başka hiçbir evresinde yorulmasın, ben her şeyi yaparım dedi. bunu diyen bir erkek duymamıştım dedim. biliyorum, ben de kendimden başkasında duymadım zaten dedi. sekiz ay önce arkadaşım bu lafı ettiğinde, bu fikrin içinde protest bir tavır olduğunu düşünmüştüm, halen de düşünürüm. bu lafın üstüne benim de bir şey demem gerekirdi. o bana istediği şeyi anlatmıştı, peki ya ben ne istiyordum? hiçbir şey dedim. belirsizlik güzel şey. neye elimi atsam elimde kalıyor diye düşündüm. şimdiyse sorunları görmezlikten geldiğim için bir şey düşünmüyorum. umarım iyiyimdir. geleceğime dair tedirginliklerimi paylaştığımda karşımda bana kızmayan birini bulmak güzeldi, arkadaşlar böyle günler içinmiş demek ki. bir aile büyüğüm var, pek severim, o vakitler bana hep bağırırdı. "ama aslında" diye başlayan cümlelerimi otoriter bir ses tonuyla bölerdi. ne kadar üzüldüğümü daha nasıl anlatabilirdim ki? melodramatik anlatımlarla süslediğim bir konuşmamı en orta yerinden muntazam bir bıçak darbesiyle böldü. sonra bana bağırdı. daha önce bana böyle bağırmamıştı. içim acıdı. aynılarını arkadaşıma anlattım, benim de benzer korkularım var dedi, içimi rahatlattı. peki bana niye bağırılmıştı? aile büyüğümü çok seviyorum. biliyorum ki o da beni seviyor. ama beni fark etmeden kırıyor. sana geleyim mi diyorum, bugün olmaz maç izleyeceğim diyor. oysaki ben en sevdiğim filmin en sevdiğim bölümü dahi olsa kapatırdım. malum, ardından da maç yorumları diyor. oysaki ben müptelası olduğum dizinin hararetle beklediğim bölümünü bile isteye kaçırırdım. gözümü bile kırpmazdım bunu yaparken. kum tanesi kadar bile pişman olmazdım ardından. ölümlü dünya. maç her zaman izlenir, film her zaman seyredilir. yarın gel diyor. oysaki ben daha yarın gelmeden, gitme isteğimin yarın orada olmayacağını biliyorum. yarın gelemem ki. yarın gelme isteğim gelmeyecek. hatta şu anda içimde öyle bir his var ki, uzun bir süre hiç gelmeyecek. bezgin halde eve döndüğüm günlerden sonra bugün nasıl geçti okul diye sorardı telefonda. iyi değil. nasıl iyi değil derdi. bir adet ünlem işareti olurdu sonunda. başlarda soru işareti vardı ama aylar ayları kovaladıkça soru işareti ünleme dönüştü. işte her zamanki gibi dedim. kaç aldın sınavdan dedi. boşver dedim, üsteledi. daha giriş dersinde böyle alıyorsan işin zor dedi. bizim zamanımızda diye başlayan cümleler kurdu [otuz sene öncesinden bahsediyor]. kelimelerin altında ezildim. ben vaktiyle şu notla geçmiştim dedi. curve kaç çıktı bakayım diye sorduğunda, özellikle on puan düşürdüm. dedim ki, ama bak sizin aldığınız x ile bizim aldığımız x çok farklı. bölümlere göre özelleştiriyorlar. öyle bir baktı ki, bizim aldığımız x daha ağırdı der gibi. saf bir öfke belirdi içimde. çok koyu kıvamda. yapamıyorum galiba dediğimde o ne demek dedi bana. sen daha şimdiden böyle dersen, yarın bir gün iş hayatına atılınca ne yapacaksın, ağlayacak mısın dedi. [güçsüz kız] güçlü olman lazım dedi. erkek gibi olman gerek. piyasada ancak öyle olunca tutunursun. [tutunamayanları okumuş muydun. ha ha ha] piyasa mı?! mavi ekran. aman tanrım, bir de öyle bir şey vardı değil mi? "ama aslında" diye yeni bir cümleye başladım, tuttuğunu koparacaksın dedi. cümlemi bu sefer iki eşit parçaya bölmedi. erkeklerin hepsi salak dedim. okuldakiler kendilerinin daha zeki olduğunu sanıyorlar, her şeyi onlar tasarlıyorlarmış öyle diyorlar dedim. onlar hep öyle sanır dedi. senin kendini öyle düşünen erkeklere kanıtlaman için daha çok çalışman lazım dedi. [ama ben çok yorgunum ki. kolumu kaldıramıyorum. battaniyemi çekip uyumam lazım. bir de çorba içsem acil] teknik bir konu tartışıldığında bir lafı iki kere söylemen, sesinin tonunu iki perde kalınlaştırman gerekiyor ki erkekler seni adamdan saysın dedim. bunu aynen böyle söylemedim tabii, nasıl dediğimi hatırlamıyorum fakat biraz daha değiştirerek söyledim. hiç şaşırmadım böyle düşünmelerine dedi [acaba o da mı böyle düşünüyor? sorduğumda cebinden on tane adamı çıkaran kadınları biliyorum diyor ama bilinçaltında öyle mi düşünüyor?] ama senin de böyle pes etmen mi gerekiyor dedi. yapamayacağım da ne demek dedi. anlayışlı davranmaya çalışıyordu. peki ama neden içten içe kırılıyorum? niye kızıyor? biri bana bağırınca kulağım sağır oluyor [saat sesinden bile rahatsız olurum halbuki. başucumda saat durmaz. kolumdaki saatle bile uyuyamam, tıkır tıkır beynimin içine işler]. ben çok küçüktüm, bayağı küçüktüm, yıllar evvel onun babalar gününü kutlamıştım. verdiği cevabı ve diyaloğun devamını anlatmak istemiyorum. kendimi teşhir ediyormuşum gibi geliyor. bunu niye yazıyorum onu da bilmiyorum, muhtemelen üç gün sonra pişman olacağım. oysa ben ne isterdim diye düşündüm. isterdim ki onun göbeğine başımı koyayım. o da benim saçımı okşasın. aldığı nefesle benim içime güven dolsun, başım inip kalksın midesinin üstünde. aferin benim kızıma desin, aferin. ne de güzel yapamadın. ben de şaşırayım. nasıl yani?! diyeyim. yapamayışımı takdir mi ediyorsun diye hayretler içinde sorayım ona. o da desin ki, evet. ben daha da bir şaşırayım. şaşkınlıktan küçük dilimi yutayım. bu hayretim karşısında bana açıklama yapsın. beni aydınlatsın. desin ki, bir işi başardığında zaten güzel yapmışsındır öyle değil mi? yoksa nasıl başarasın? ama sen öyle güzel yapamadın ki, keşke herkes bir şeyi yapamadığında seninki gibi yapamasa. o an içime sevgi dolsa. kendimle gurur duysam. yapamayışımda bile bir güzellik var, bir de yapsam kimbilir nasıl mükemmel yaparım diye kendime gaz versem. kendimi trambolin üzerindeymiş gibi güvende hissetsem. hayatta ne kadar tehlikeli işe girişirsem girişeyim, başımın kanamayacağını, kolumun kırılmayacağını bilmenin verdiği güven hissiyle dolsam. ne de güzel yapamadım desem. aile büyüğüm bana dedi ki, bak internetten müzik indirme olayına sınır getiriyorlarmış. içimden dedim ki iyi bok yiyorlar. dışımdan dedim ki, bir zevkim o vardı, o da giderse ne yaparım bilmem artık. bunun üstüne bana dedi ki, e hayatını bir tek ona bağlama sen de. e, peki madem bağlamam. aslında ben öyle bir manayı kast etmemiştim ama bağlamam yine de, peki. futbol maçına bağlamak daha mantıklı çünkü değil mi. aradan yıllar geçti, bir daha hiç kutlamadım onun babalar gününü. kimseninkini kutlamadım. deli miyim ben ne diye kutlayayım. gerizekalı mıyım ben ne diye kutlayayım başkalarınınkini. ama galatasaray şampiyon olunca onu tebrik ettim, hiç kaçırmadım. bugün sekiz ay önce derdimi anlattığım arkadaşımla konuştum. halen ev erkeği mi olmak istiyorsun dedim. bir an ne dediğimi anlamadı. ona sekiz ay önce yaptığımız muhabbeti kısa bir özet geçtim, hatırladı. haa o olay dedi. evet o olay dedim. evet hala evde çamaşır yıkamak istiyorum dedi. ne güzel dedim. çok istikrarlısın, seni takdir ettim dedim. o bana sen hala kayıp mısın demedi. çünkü normale döndüğüm anlaşılıyordu. ama ikimiz de koskoca bir yılı pek güzel çarçur etmiştik. yine de mutsuz değildik. yani mutlu muyduk bilmiyorum ama mutsuz değildik galiba. hem mutlu olup olmadığını insan nasıl anlar ki, ben bunu bilemiyorum. sanırım üstünden bir koca yıl daha geçince şimdi mutlu muyum değil miyim idrak edebileceğim. hem yeni kıta dolaylarından bazı arkadaşlar ne demiş: baby, we'll be fine/all we've gotta do is be brave and be kind. e ben de öyle olayım madem. napalım. olalım. yazıyı içimden üçüncü tekil kişi kullanarak yazmak geçti. birinci tekil kişi fazla korkunç gelmişti. yazdım bitti ama hala gözüme korkunç görünüyor.

14 Ağustos 2009 Cuma

Favori eşyam olan sırt çantamın içine dinamit koymuştum. Ama birden bir şey hissettim, vazgeçtim.

Üç yaşındaki veletler bile depresyona giriyor, ya biz ne yapalım? Ben böyle dünyanın altına dinamit döşerim diyeceğim ama magma tabakası o görevi yeterince yerine getiriyor sanırım. Harç zammını protesto eden öğrencilere "onları adaba davet ediyorum" diyen başbakanı, geçen hafta parti arkadaşı dönerciye davet etmişti. Sanırım başbakan Kızılay’da döner yiyerek "halktan biri" olduğunu mütemadiyen bize hatırlatıyor. Bak Hosta’da ya da ABA Piknik'te yeseydi gözüme girerdi. Fakat bu koşullar altında üzgünüm. Dınının! "Halk" bir sonraki bardağın altındaydı! Ben Kızılay’da hiç sevdiğim yazar görmedim, oysaki görenleri gördüm. Ben Kızılay’da Hasan Ali Toptaş’ı görmeyi umdum, halen de umarım. Bir gün inşallah. Ha görünce ne olacak? Hiçbir şey. Yürüyüp gideceğim. Sadece laf geldiğinde "gördüm" diyeceğim, o kadar. Ben Kızılay’da bir-iki-yılda-bir-gördüğün-insanlar kadar düzenli olarak Nihat Genç’i görürüm. Hep yalnız olur. Peki bu bilgiyi niye verdim bilmiyorum. Onu görmüş olmanın benim için hiçbir önemi yok ama söyleyeyim dedim, o kadar. Ben Ankara’da gazeteci olarak Can Dündar’ı gördüm. Beraber Kuğulu Park’ın yıkılmasını protesto ettik. Tabii o beni tanımıyordu ama olsun. Ben onu tanımıştım. İyi bir adam, kendi halinde. Kadınlar romantik buluyor ve seviyor. Ben de seviyorum. Ama çok değil. Sadece öylesine seviyorum işte o kadar. Gazete kağıdının kokusunu unutup da, gazeteyi internetten takip etmeye başladığımdan beri (hatırı sayılır bir geçmişe tekabül eder) üçüncü sayfa haberleri gözümden kaçmıyor. Ben bunu yeni fark ettim. Daha doğrusu ben fark etmedim, biri bana "Sen ne çok üçüncü sayfa haberi biliyorsun öyle" dedi. "Iyyy, onları mı okuyorsun?" havasında demedi ama. Daha çok şaşırdı. Benden hiç ummazmış, öyle dedi. O deyince fark ettim, memlekette ne kadar ölüm/tecavüz/deşme/kesme/biçme haberi varsa haberdarım. Halbuki ben böyle değildim. Bundan bir zevk almıyorum ama okuyorum. Ama eskiden böyle değildi. Eve gazete girdiği yıllarda bu haberlere göz atmazdım bile. Hemen geçerdim o sayfayı. Televizyonda ise izlemezdim zaten. Annem izletmezdi. Vurdu kırdı filmlerini de sevmem halbuki. Ama iş gerçek haberler olunca okumaktan kendimi alamıyorum. Ne kadar psikopat insanlarmışız diyorum. İnsanların ne kadar vahşi ve tehlikeli canlılar olduklarını bir daha bir daha görüyorum. İnsanların kutsallaştırdıkları aile kavramının çeşitli haberlerle yerin dibine girdiğini görünce içten içe kıs kıs gülüyorum. Çoğunluğun kafasında belli ahlaki doğrular var ve bu kalıpların dışında insanların olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar. Arkası yarın kıvamında süregelen ensest haberlerini görünce ne düşünüyorlardır acaba? Küçük kızların başını okşayan her büyük amcanın içinde hissettiği şey şefkat duygusu olmasa gerek. O sırada baskın olan bacakları arasında hissettiği şeydir muhtemelen. Televizyonda bu tip haberleri görünce hemen kanalı değiştiriyorum. Annem izlemesin istiyorum. İnsan büyüdükçe roller değişiyor sanırım. Bir zamanlar o beni dünyadan korurken, artık ben onu koruyorum. Böyle garip gerçekliklerden sakınmak istiyorum onu. Onun ise benim bunları bildiğimi bilip-bilmediğini bilmiyorum (cümleye bak, hizaya gel). Tabii ki arada beni tebessüm ettirecek şeyler de çıkmıyor değil. Örneğin bir hocamız var, yetmiş küsur yaşlarında. Hep sırt çantası takıyor. Sırt çantası takması çok hoşuma gidiyor. Sırt çantası taktığı için hocamı ayrı bir seviyorum. Oysaki bana ne, değil mi? Ama ders çıkışı yanına gidip demek istiyorum ki: "Çok kullanışlı değil mi hocam?" Bir an şaşırıp da neden bahsettiğimi anlamaya çalışırken hemen cümlemin devamını getirmek istiyorum: "Sırt çantası hocam. İyi bir tercih öyle değil mi? Ben de hep sırt çantası takıyorum." Eğer hocam benim dedem olsaydı, ona yılbaşında yepyeni bir sırt çantası alırdım. Derdim ki: "Bak dedeciğim. Sana bu markadan aldım. Çok kaliteli. Hiç su geçirmiyor. Hatta öyle ki yağmurlu günlerde hiç çekinmeden sınav kağıtlarını içine koyabilirsin." Hocamız hep ciddi giyiniyor. Bazen ceket yerine süveter giyiyor ama kravatını hiç çıkarmıyor. İçimde öyle bir his var ki karısını çok seviyor. Ne güzel. Ama ne giyerse giysin sırt çantasını yanından eksik etmiyor. Dersten çıkarken çantasını sırtına geçiriyor. Bazı öğrencilerin komiğine gidiyor bu çanta muhabbeti. Koskoca profesöre deri el çantası yakışır diyorlar. Ben onlara katılmıyorum. Sırt çantası takan hocalara bayılıyorum. Gönlümde ayrı bir yerleri var. Ben de sırt çantamdan vazgeçmiyorum. Minicik çantaya cüzdan-kalem (kızsan başka şeyler de koyup); kitabı, defteri elinde taşımak kadar mantıksız bir hareket görmedim. Zamanla daha mantıksız şeyler görebilirim elbet ama bu da listede üst sıradaki yerini ilelebet muhafaza ve müdafaa edecektir. Sonra geçenlerde gazetede Orhan Pamuk’un yeni sevgilisiyle resmini gördüm. Amanın. Orhan Pamuk aşık olmuş! Hoşuma gitti, gülümsedim. Halbuki bana ne, öyle değil mi? Kadın, Hintli bir yazarmış. Hatta kimmiş bu kadın diye internette bir araştırma yaptığımda (oha, bir de araştırıyor!) kadının 2006 yılında verdiği bir röportaja denk geldim. Kendisine sormuşlar, hangi yazarları beğeniyorsunuz diye. Verdiği isimler arasında Orhan Pamuk da var. Vay anasını dedim. Vay anasını. Sevdiğin bir yazarla sevgili olmak. Aman tanrım. Sen git geçmişte beğendiğin yazarlar arasında saydığın biriyle şimdi sevgili ol. İngiltere prensiyle çıkmak gibi bir şey (Niye İngiltere prensi dedim bilmiyorum. Hiçbir anlam ifade etmiyor ama birden dilime öyle geldi. Yoksa seni istemiyorum Henry. Diğerinin ismini unuttum). Orhan Bey Masumiyet Müzesi kitabı için kurduğu müzeye götürmüş sevgilisini. Acaba ne demiştir ki? "Bak sevgili sevgilim. İşte Meydan Larousse hacmindeki romanım için tasarladığım müze bu. Beğendin mi? Beğenmen beni çok memnun eder. Buradan çıkalım sana şehrimi gezdirmek istiyorum. Beraber yemek yiyelim, yarın sabah Boğaz'da denize karşı kahvaltı yapalım. Eğer istersen senin memleketine de gideriz. Yetiştiğin yerleri görmek isterim. Seni sen yapan şeyleri. Benim için hayattaki en büyük zevk olur bu. Ne dersin sevgili sevgilim?" Bence Orhan Pamuk’un aşık olması güzel bir şey. Yazımı nihayete erdirirken şunu demek isterim: Orhan Pamuk’un aşık olduğu hayatın altına dinamit döşemekten vazgeçtim ben arkadaşım. Millet mutlu mesut yaşasın.

ben zaten gözlük takmayı reddeden bir miyobum ki

Kendime öfkeleniyorum. Sanki içimden akan öfke aynaya çarpıyor, oradan da kaynağına geri dönüyor. Kendime öfke duyuyorum çünkü artık öngöremiyorum. Neyi mi öngöremiyorum? Hiçbir şeyi. Bir işe girişirken sonucu ne olabilir, nerelere çıkabilir, bana getirisi/götürüsü neler olabilir gibi şeyleri kestiremiyorum artık. Oysaki eskiden bir şeyi önceden tahlil edebilirdim. Kendimce enine boyuna düşünüp, karınca kararınca bir sonuca varabilirdim. Ama şimdi öyle mi? Bir şeyi yapmadan ve hatta sonuca erdirmeden (bak yaparken de değil, illa nihayete ermesi gerekiyor) onun iyi mi kötü mü olduğunu anlamıyorum. “Çok yanlış bir şey oldu bu/çok kötü yaptım” demem için o şeyin içine etmem, yakın çevremdekilerin yaptığım şeyi nasıl da berbat ettiğimi görmesi gerekiyor. Aferin bana. Bir sabah uyandım ve bir de ne göreyim? İleri görüşlülük namına içimde bulunan ufak kırıntılar da kuşlar tarafından yenmişti. Peki ya bundan sonra kahramanımız ne yapacaktı?

Acaba dedim, kendimi rahatlatmak için, artık hayatımda öngörülemeyecek şeyler oluyor da o yüzden mi tökezliyorum. Hani eskiden daha basit şeylerle karşılaşırdık. Ama olaya bu yönden bakmak da beni hiç rahatlatmadı. Hiç hoşuma gitmedi. Ben yine kuşlar teorime geri döndüm. Keşke hazır benim öngörümü yemişken gelip bütün mahalleyi de yeselerdi. Hem bence kuşlar o kadar da sevimli değil. Adamın gözünü oyarlar valla. İnanmıyorsan filmi bile var.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Separation Process


"In chemistry and chemical engineering, a separation process is used to transform a mixture of substances into two or more distinct products. The separated products could differ in chemical properties or some physical property, such as size, or crystal modification or other separation into different components. "

Yine araya giren uzun boşluklar, birkaç aylık zaman zarfı. Bu süreçte yaşadıklarımız. Yeniler, eskiler, kötü şeyler, mutlu şeyler, üzücü şeyler, değişiklikler. Bütün bunları konuşurken arayı ne kadar uzattığımızı fark ediyorum. Konuşacak o kadar çok şey birikmiş ki. Hani bazı sohbetlerde insanlar bir an duraksar ya, kısa bir anlığına da olsa bir sessizlik yaşanır, kimse bir şey demez o an; bizim sohbetimizde böyle bir an yaşanmıyor çünkü anlatacak o kadar çok şey birikmiş ki. Bir daha bu kadar uzatmayalım olur mu, diyorum. Olur diyor.

Onu aramalı mıyım? diye soruyor. Bir an düşünüyorum. Çok çok kısa bir an ama. Ara bence diyorum. Ara. İlk defa ara diyen sensin biliyor musun diyor. Demek ki küçük, korunaklı kız arkadaş grubumuzda herkes benim aksimde düşünüyor. Hepsi bana muhalif. Ya da olmadı bir dakika, ben onlara muhalifim demek daha doğru sanırım. Dediler ki ben beklemeliymişim, o aramalıymış. Halt etmişler dedim. Olur mu öyle şey. Aslında benim de içimden aramak geçiyor ama kendimi kontrol etmem gerekiyormuş, bizim kızlar öyle dedi, dedi bana. Sen bakma onlara dedim, ben katılmıyorum bu dediklerine. Ama bir an düşündüm, sayıca benden çoklardı ve böyle dediğimi duyarlarsa bir sonraki görüşmemizde beni haklarlardı. O zaman ben senin tarafına geçerim dedi bana. Güldük. Yine de azız ama bak dedim. İki kişi o kızların üstesinden gelemeyiz. E, ne diyorsun şimdi dedi. Bu işi halletmen gerektiğini düşünüyorum dedim. Böyle ortada kalmamalı. Neden hep karşı taraftan beklemeli ki insan, neden illa o aramalı ki dedim. Sen bir kız olarak aradığında değerinden mi kaybediyorsun, çok saçma dedim. Doğru diyorsun dedi. Sen bakma bizimkilere dedim, onlar oyun oynamayı pek seviyorlar. Benim bu tip aktivitelere enerjim yok dedim, görüyorum ki senin de kalmamış zaten. Evet dedi, kendimi çok yorgun hissediyorum. Oysaki tatilden daha yeni dönmüştü. Bir an sessizlik oldu, bayağı üzgün görünüyordu. O an ona kocaman sarılmak istedim. Yaşımız büyüse de o küçük bir kızdı. Ufak tefek, minyon, güzel siyah saçları olan güzel bir kızdı. Üstelik grip olduğunda sesi Özgü Namal gibi çıkıyordu. O ses tonunu pek seviyordum. Keşke hep böyle konuşsan diye dalga geçiyordum. Ona "sesin travesti gibi çıkıyor" dediklerinde hemen beni referans gösteriyor ve "ama o Özgü Namal gibi olduğunu söylüyor" diyordu. Gözlerinin dolduğunu görünce bir anlık ürperme gelip geçti üstümden. Üzülme dedim. Ne kadar basit ve sıradan bir sözcük: üzülme. Elbette ki üzülecekti, kim olsa üzülürdü. Ama diyecek başka bir laf bulamadım ki. Onu neyle teselli edebilirdim ki. Neden böyle oluyor dedi, cümlenin sonuna adımı ekledi. Neden hep böyle üzülüyorum dedi. Diyecek bir şey bulamadım, sessiz kaldım. Fark ettim ki bir yerden sonra zaten benimle konuşmuyor, o kendi beyninden geçenleri dillendiriyor sadece, bense dinliyorum. Neden hep böyle tipleri buluyorum dedi. O an Newton’un yerçekimini, Arşimet’in kaldırma kuvvetini bulduğu bir an gibiydi benim için. Parlak renkli ampuller yanıp söndü zihnimde. Sessizliğimi bozdum: "tek çocuk olduğun için" dedim. Kafasını birden bana çevirdi, bu son dediğim bir hayli ilgisini çekmişti. "Nasıl yani?" der gibi baktı yüzüme. Yani dedim, sende acayip bir sevme isteği var, karşındakine sınırsızca verme isteği. Hiçbir şeyin hesabını yapmıyorsun, bazen yokuş aşağı gidiyorsun ve bir sonraki adımını düşünmüyorsun. Karşındakinde ise acayip bir sevilme arzusu var. Bir şey vermekten ziyade almak istiyor. Bir verdiyse on almak istiyor o. Bu nedenle sen onun için bulunmaz bir kaynaksın dedim. Bu dediğim hoşuna gitti. Doğru dedi. Ama bu teorim onu tatmin etmemişti. O ille de kendini suçlamak istiyordu. Suçu kendi üstüne yıkarsa vicdanı rahatlayacaktı. Paratoner gibi çekiyorum böyle tipleri dedi. Belki de şöyledir dedim, sen sevilmeye ihtiyacı olanları fark ediyorsun ve onları sevmek istiyorsun. Böylece sen onları bulmuş oluyorsun. Bu son söylediğim daha hoşuna gitti; çünkü ikinci teoriye göre eylemi yapan kendisiydi, sorumluluk ondaydı, suçlu oydu. Sanırım ben onu suçlu konumuna koyunca vicdanı rahatladı. Sonra ona uzun uzun tek çocuk teorimi anlattım. Daha önce ona bunu anlatmamış olmama şaşırdım, hadi ya anlatmamış mıydım dedim. Halbuki benim tek çocuklarla ilgili yaptığım bu yorumlarda önümdeki örneklerden biriydin sen dedim. Buna memnun oldu, gülümsedi. Ama yine de içindeki burukluk yüzünden belli oluyordu. Oysaki ben onu hep neşeli görmüştüm. Yani elbette ki her insanın kötü hissettiği dönemler olur ama o bunu çok belli etmezdi. Hayatındaki ilk hakiki kopyayı benimleyken çekmişti. Ne yani, ben şimdi kötü arkadaş mı oluyorum dedim. Seni yoldan mı çıkardım zamanında? Ya öyle demek istemedim anladın sen dedi. Biliyorum ya, şaka yaptım dedim. Ben de senden bir trigonometri sorusunun çözümünü almıştım ya, ne heyecanlı bir andı dedim. Evet hatırlıyorum, manyak bir kadın gözetmendi o sınavda dedi. O zaman o kopyayla hayatımın en heyecanlı üç-beş şeyinden birini yaptığımı düşünüyordum. Sonra atlasa bakardık, gidecek ülke seçerdik. Bayağı eğlenirdik. Bir sabah "Aa saçın ne güzel olmuş! Fön mü çektin?" dediğimde; "hayır, ütüledim" diyerek beni bir yaşıma daha sokmuştun. Bunu hiç unutmam. Beyin hücrelerinin öleceğini düşünürken, öss'de ultra-mükemmel bir derece yaparak, beni "ben de mi kafamı ütülesem acaba?" gibisinden düşüncelere gark etmedin değil. Hani senin lisede çıktığın şu çocuk vardı ya, faşist olmuş o biliyor musun dedim. Hadi canım dedi. Valla dedim, gözümle gördüm, kulağımla duydum. Çok şaşırdı. Ya o öyle değildi ya dedi. Sonradan da ekledi, ben artık bu hayatta olan hiçbir şeye şaşırmıyorum. Sonra ben ona kendi tanıdığım faşist topluluğu anlattım. Oha nerden buluyorsun böyle insanları dedi, cümlenin sonuna ismimi ekleyerek. İşte yine başa dönüyorduk, en birincil probleme. Ben mi onları buluyordum, yoksa onlar mı beni? Yani suçlu olan ben miydim, yoksa onlar mıydı? İngilizce dersinde yazdığım essay eşcinsel evliliklerin yasallaştırılması üzerine olduğu için, gözlerinde heteroseksüel bir imajım yok dedim. "Savunduğuna göre o'sun" imasında bulundular. Ya hakikaten sen nasıl bulaştın bu insanlara dedi. Ben de bilmiyordum, nasıl bulaştım ki. Bir dahaki sefere beni partnerin olarak tanıştırabilirsin dedi. Bir dahaki sefer olmayacak ki dedim, şeytan görsün yüzlerini. Seninki de kötüymüş ya dedi. Ama artık böyle, benim de parlak arkadaşlık ilişkilerim yok işte dedi. Artık parlak bir duygusal hayatım da yok gördüğün gibi diye ekledi. Milleti görüyorum, iki sene-üç sene. Nasıl beceriyorlar dedi. Benim niye böyle oluyor dedi. Yuh artık kendini dram kraliçesi yaptın! dedim, daha önünde uzun yıllar var. Böyle şeyleri dert etmek için erken, yıpratma kendini dedim. Ben çok beceriksiz biriyim dedi, böyle şeyleri idare edemiyorum dedi. Hangimiz ediyoruz ki? dedim. Birden bana yakın çevremizden tonla isim saymaya başladı. Bir şey demedim, yine sessizliğe sığındım. Bundan sonra sadece derslerime çalışacağım dedi. İşte tam o an hüngür hüngür ağlamak/kahkahalarla gülmek arası bir duygu hali yaşadım. Çok çok kısa bir anlığına. Saniyelik, belki saliselik. Hep öyle derler dedim. Yok bak göreceksin, sadece ders çalışacağım, asosyal olacağım, insanlarla ilişkilerimi minimum seviyede tutacağım dedi. Bu dediklerine kendin inanıyor musun sen şimdi dedim. Yok ben kararımı verdim, benim için en iyisi bu dedi. Benim de aklımdan benzer düşünceler geçiyordu ama sesli dile getirince komik göründüğünü o söyleyince fark ettim. Ama o kendisinden o kadar emindi ki ben de kendimden o denli emin olmak istedim. Tamam o zaman dedim, ben de öyle yapayım. Diyete başlamak için pazartesi gününü bekleyen iki kız olmuştuk adeta. Eylül gelsin, derse başlayacaktık. Bak gör ortalamamı nasıl yükselteceğim dedi. Yaparsın sen dedim. Ama bunu öylesine, laf olsun diye demedim. Çünkü o hayatımda tanıdığım en zeki birkaç insandan biriydi. "İstese atom mühendisi bile olabilirdi" diyebilirdim ama demiyorum, çünkü zaten şu anda bulunduğu konumun bir üstü var mı bilmiyorum, yok. Neden böyle olduğunu anlamıyorum dedi. Neden yapamıyorum? diye sordu. Sesi buruldu. Ağlamasından korktum. Bak gene sesin Özgü Namal gibi oluyor dedim. Bu sözüm onu neşelendirdi, gülümsetti. Onu teselli etmek için ne diyebileceğimi bilmiyordum. "O kadar kusur kadı kızında da olur" mu demeliydim. "Sen mükemmelsin, bırak bu da böyle olsun" diyemezdim. Eğer diyecek olsam karşımdaki dünyanın en bedbaht insanıymışçasına ağlardı. Nasıl yani, tüm ömrüm bu konuda başarısızlıklarla mı geçecek şimdi derdi. Hayır ya ben seni güldürmek istemiştim diye açıklama yaparken bulurdum kendimi. Olmazdı. "Boş ver" mi demeliydim? Diyemem ki, boş vermeyeceğini biliyordum. "Üzülme" mi demeliydim, bana üzülmeyen bir tane insan gösterebilir misiniz acaba? Hepsi manasızdı, hiçbiri hissettiklerine ve hissettiklerime kafi değildi. Hiçbir şey demedim. Sadece dinledim. Bu süre zarfında iki tane kahve içtim üst üste. Yerimden kalktığımda kalbim güm güm atıyordu. Sanki Afrika kabileleri içimde tamtam çalıyordu. Kalbimi kolumda ve bacağımda hissediyordum. Onun üzülmeye devam edeceğini, benimse aşırı kafein yüklemesinden bütün gece uyuyamayacağımı biliyordum. Noktayı koymak istemedim, bazen bir şey demeden birinin yanında oturmak da güzeldi çünkü. Eminim o, ona yardım etmek istediğimi anlamıştır. Edemedim biliyorum ama anladığını umuyorum. Hem zaten böyle bir hususta benden yardım istemesi, hayatımın en büyük ironilerinden biri olurdu.



Bir Pazar Günü Röportajı ("Afaki Haller" Mecmuasından)

(...)

Aa! Bu resimdeki siz misiniz?
-Evet benim.

Neden aile resimlerinin arasında duruyor peki?
-Çünkü aile resimlerinden biri olduğunu düşünüyorum. O yüzden yıllardır en değerli albümümde saklarım.

Görüşüyor musunuz peki bu resimdekilerle?
-Yok hayır, görüşmüyoruz. Zaten çok kısa bir süre arkadaşlık yaptık; sadece bir yaz mevsimi boyunca. Yaz konserleri vardı, biz de karavanla oradan oraya dolaştık hep birlikte. Güneyden kuzeye, doğudan batıya kat ettik ülkeyi.

Siz onların "groupie"lerinden biri miydiniz yani?
-Biz zamanında öyle demezdik. Onların müziğini seviyorduk, onları seviyorduk, onlar da bizi seviyordu. İçkiler güzeldi, kafamız güzeldi, hayat güzeldi, dert ve tasa yoktu.

Peki sonra ne oldu?
-Ne olabilir ki gerçek hayata döndük tabii.

Siz şuradakisiniz değil mi?
-Evet. Ben üst sırada soldan dördüncü kızım.

Güzelmişsiniz bayağı.
-Gençken kim güzel değildir ki?

Neden resim çekilirken makineye bakmamışsınız?
-Çünkü o zamanlar resmi çeken çocuğu seviyordum. Utancımdan bakamıyordum.

(susarım)
-Ne zaman bu resme baksam hep onu anımsarım.

Ama o resimde bile yok ki. Nasıl sadece onu hatırlıyorsunuz?
-Onun varlığını biliyorum. Görmesem de hissediyorum.

Diyecek bir şey bulamadım.
-(güler) Canım eskidendi, altından çok sular aktı.

Nerede peki şimdi o çocuk, biliyor musunuz?
-Bilmiyorum ama umarım iyidir, umarım çok mutludur.

Ne güzel bir temenni bu böyle.
-Ben bir zamanlar sevdiğim insanlar için kötü bir şey dileyemem ki.

Peki resimdeki diğerleri neler yapıyor?
-Hiçbirinden o yazdan sonra bir daha haber almadım. Ama hiç üzülmedim çünkü hayatımın en güzel yazıydı.

Hayatımda gördüğüm en güzel resimlerden biri bu resim. İnanın ki...
-İnanıyorum inanmaz mıyım, benim de hayatımın en güzel günlerinden biriydi çünkü.

Böyle bir aile resmim olsun isterdim.
-Olur belki niye öyle diyorsun. Daha gençsin, bir gün sen de çektirirsin böyle bir resim, bir deniz kenarında.

Umarım.
-(sırtımı sıvazlar)

Benimle bu resmin hikayesini paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
-Benim için bir zevkti.

Hem biliyor musunuz, oradaki en güzel kız sizmişsiniz. Üstelik makineye bakmamanıza rağmen, yüzünüzün tamamı görünmemesine rağmen en güzel kız sizmişsiniz.
-Sevgi kimi güzelleştirmez ki yavrucuğum. (gözleri dolar, pencereden dışarı bakar)


42.Pazar, Ağustos, 20??
Afaki Haller,
röportajı gerçekleştiren: ben

10 Ağustos 2009 Pazartesi

bence o ikisi sadece şampuan alsın

Geçen seçimlerde ya da ondan bir önceki seçimlerde televizyonda konuşan birinden duymuştum. Kim olduğunu hatırlamıyorum. Konuşan kimse Türkiye'de insanların oy verirken şampuan seçer gibi oy verdiklerini söylüyordu. O an oy vermenin şampuan seçmek ile ilişkilendirilmesi hoşuma gitmişti. Dedim ki kendi kendime; ne güzel, ne canlı bir teşbih bu böyle. O durumdayken en doğru benzetme şampuandı, evet; bakalım bu sefer hangisi iyi gelecek diye merak edip, şampuanı sepete atmaktı. Bu tabir o günden bu yana benim kendi lügatımda da yer alan bir şey oldu. Ne zaman konu seçimlere, demokrasinin önemine falan gelse, bilmiş bilmiş bu lafı ettiğim zamanları bilirim. Siyasi bir bilgiye gerek duymadan yapılan bir tespitti sanki; azizim, halkımız şampuan seçer gibi adam seçiyor deyip, boğazımı sıkan fularımı gevşetip, kendimi o an çalmakta olan Fransız şansonlarına kaptırırdım, demek isterdim ama ne yazık ki sadece şampuan kısmında takılı kaldım hep. Beynimin çekmecesine yerleştirdim bu lafı; vakti gelip de kullandığımda kendimi halkını yakından tanıyan sosyal tespit insanı olarak farz ettim. Böylece kendimden memnun oldum. Bir nevi kişisel tatmin. O vakitten beri şampuan saçımı yıkadığım bir deterjan olmasının yanı sıra, Türkiye'nin demokrasi bilincini ortaya çıkaran bir imgeydi artık benim için. Ta ki bugüne kadar.

Bugüne kadar öyleydi. Bugün nur topu gibi bir anlamı daha oldu.

Alışveriş arabamı Migros'un kaygan zemininde sürmekteyim. Elimde annemin yazdığı alışveriş listesi. Aldıklarımın üstüne zihnimde çarpıyı atmışım, almadığım şeyler arasında şampuan var. Şampuan reyonunun önündeyim. Ne alacağımı biliyorum ama yine de önümde duran koca raftaki diğer alternatifleri inceliyorum. O sırada arkamdan bir ses duyuyorum. Bir kadın sesi: "Aaa hayatım, evde şampuan da kalmamıştı!" Hemen ardından bir erkek sesi olabilecek en yumuşak tonda ekliyor: "E al o zaman canım"
Bir-iki saniye sonra kadının elleri rafa uzanıyor, şampuanı arabaya atıyor ve ardından ikisi kaygan zeminde arabalarını sürerek ufukta kayboluyor. Bonnie ve Clyde adeta. Hem dünyanın en asi başkaldırışı gibi; iki kişi bir araya gelmiş, kendilerine yeni bir dünya kurmuş, içinde fazlalıklar yok, sadece kendileri var. Hem de dünyanın en huzurlu yürüyüşü gibi, birazdan eve gideceğiz, önce yemeğimizi yiyeceğiz, ardından dinlenirken kahvemizi içeceğiz, belki pazar akşamı yeni aldığımız şampuanla saçımızı yıkayacağız der gibi.

Basit şeyler ne güzel. Bir pazar günü alışveriş listesine şampuanı eklemeyi unutmak var. Sonra raflar arasında gezerken unuttuğunu hatırlamak. Hatırlayınca da yanındaki adamdan "e al o zaman canım" lafını işitmek var. Ağır poşetleri ta eve kadar taşımak, akşam yemeğini yiyip, ardından birlikte televizyon izlerken dinlenmek var. Belki de televizyonda seçimlerden bahsediliyordur.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Dans Benim İsyanımdı

"Eylemsizlik cisimlerin hareket durumlarını koruma eğilimleridir. (...) Yani daha açık söylemek gerekirse: Hareketsiz halde duran ya da sabit bir hızla hareket etmekte olan bir cisme, herhangi bir başka kuvvet uygulanmadığı sürece bu durağan halini ya da sabit hızlı halini korur. "

Bence dansın en güzeli üzgünken yapılandır, mutluyken değil. Böyle diyerek müzmin depresifliğe övgüler yağdırdığım sanılmasın. Mutsuzluğa methiyeler düzmüyorum, tıpkı mutluluğa düzmediğim gibi. Bana göre dansın karanlık bir enerjisi var. Benim gözümde dans, parlak toplu dans pistinin üzerinde icra edilmiyor. İçinde biriken, adeta devasa bir kütleyi andıran kızgınlığı, suskunluğu, öfkeyi ve yalnızlığı bağırmak için bir yol. "Ben buradayım, bunlar da benim içimdekiler!" diye haykırdığın devinimler. Fazla kişisel bir şey, bu yüzden kimse görsün istemiyorum. Zaten kafam derli topluyken böyle bir isteğim de olmuyor. Ne zamanki düzen bozuluyor, işte o vakit zihnimde çalan karanlık şarkıların sert baslarında dans ediyorum. Ama büyük bir çoğunlukla oturduğum yerde kafamı sallayarak. "En güzel danslarım henüz yapmadıklarımdır" deselermiş keşke, ben de ne güzel referans gösterirdim o lafı; belki ben deyince inandırıcı olmuyordur diye. Zihnimin içinde dans ederken hiç olmadığım kadar rahatım, başkalarını önemsemeyecek kadar kendi içime gömülmüşüm zira. Trambolinde zıplamak, yerçekimine meydan okumak gelir içimden. Halbuki normalde hoplama-zıplama gibi hareketlerden kaçarım. Günlük güneşlik havalarımda uzak durduğum şeyleri etraf karardığında istediğime göre, demek ki benim de kara deliklerim varmış içimde. Üzüntü ve asabiyet birleşince yıkıcı etkisi güçlü bir ikili oluyor. Ben bunu sert baslı şarkılarla dışarı vurmak istiyorum. Dans böyle anlarda güzel. Çok neşeliyken insan yapacak tonla şey bulur ki zaten.

"Mr. Spock gemisiyle birlikte hızla ona yaklaşıyordu."

Karanlığa meyleden hareketlerde insan mahremini paylaşıyor olur, bu yüzden zırhlar iner. Tehlikeli anlardır o anlar. Bu denli savunmasız kalmak iyi midir bilemem. Diğer bir önemli husus da kafanın güzel olup olmadığıdır. Belki ağlanacak haline gülüyorsundur da haberin yoktur. Bu yetmezmiş gibi bir de dans edip, o halinin üstünde tepiniyorsundur, kim bilir? Zıplarken aslında fiziken yorulmak, bu yolla ruhani yorgunluğunu hissetmemek istiyorsundur belki. Çenen öyle bir düşüyordur ki cümleler arasında soluklanmadan ardı ardına konuşuyorsundur. Sadece konuşmak için. Konuşmayı sevdiğinden değil. O an farkındasın aslında, ne dün böyle gevezeydin, ne de yarın bu kadar konuşkan olacaksın. Üstelik içindeki ağırlıktan kurtulmak için bir de dancing queen rolüne bürünüyorsun. Halbuki sen sweet değilsin, hatta seventeen bile değilsin. Kendine has bir dans stilin olsun isterdin, öyle özgün ve öyle içgüdüsel. Beynini devreden çıkarabilmak isterdin. Akıl gidince insanı hayvanlardan ayıran en önemli şey de gitmiş oluyor galiba, hani ilkokuldan beri duyduğumuz klişe laftır ya: "İnsanın aklı vardır". Aklımı dışarıda bırakınca bir hayvan gibi sadece içgüdülerimle hareket edebilir miyim acaba? Bence insan denemeli ve cevabını öğrenmeli. Thom Yorke gibi dans etmeli. Bu alemde benim dans anlayışıma karşılık gelen iki insandan biri. Diğeri de Yıldız Tilbe. Bence dans ederken ikisi de çok gerçek. Şu gördüğüm dağ, taş kadar gerçek hem de. Resmen elimle tuttuğum, gözümle gördüğüm katı bir madde gibi ikisi de. Kimseyi umursamadan dans ediyorlar. Bence onların dansları da karanlık. Aslında o sırada bir şey diyorlar, daha doğrusu demiyorlar, resmen yüzümüze yüzümüze haykırıyorlar. Ne dediklerini merak etmiyorum, ben sadece dans ederken nasıl bu kadar çıplak kalabildiklerine hayret ediyorum. Hiç korkmuyorlar mı onca insanın gözü önünde içlerini bu denli dışa vurmaktan? Sonra düşünüyorum, herkes dansa bu şekilde bakmıyor ki. Belki o hareketlerdeki mahremiyetin farkında bile değiller. Hem Thom Yorke hem de Yıldız Tilbe bunu bildiğinden, insanları önemsemiyorlar sanırım. Genelin dansa ruhani bir anlam yüklemediğinin eminim ikisi de farkında.

"ona bir kuvvet etki etmesi gerekiyordu"

Keşke kendi hareketlerim olsaydı. Zihnimde kendimi en fazla o duvardan bu duvara atıyorum; ama yaratıcı değil. Öfke ve şiddet var, depresifliğe meyleden bir tavır var ama en ufak bir yaratıcılık kırıntısı yok. Oysaki Thom Yorke kadar paralelize olmalıyım/ Yıldız Tilbe kadar gerçek olmalıyım [o denli gerçek olmalıyım ki insanlar şüphe etmeli]/ Hande Yener gibi kafama ilginç şeyler takmalıyım, böylece alter egom ortaya çıkmalı, abidik gubidik şeylere olan sevgimi haykırabilmeliyim/ Ya da Juliette Lewis gibi anarşist bir ruh haline bürünüp, kendimi yıpratmalıyım mesela/ Sonra tıpkı Paris'te Son Tango filmindeki gibi bir sarhoşluk içinde saçma salak hareketler yapmalıyım ya da Revolutionary Road'daki Kate Winslet'in acıtatlı dansından etmeliyim [ecnebiler ne güzel demiş, bittersweet]/ Ya da bir rock star olup, kendimi sahneden seyircilerin üzerine atmalıyım. [Ama ben yere çakılmaktan korkarım. Adım gibi eminim bunu yapamazdım]/ Ya da gerçek, saf bir mutluluktan öyle sarhoş öyle sarhoş olmalıyım ki Before Sunset’de Julie Delpy’nin Nina Simone şarkısı eşliğinde ettiği gibi bir dans edebilmeliyim. En azından bunlardan birini yapabilmeliyim.

"eylemsizliğini yenmesi gerekiyordu"

5 Ağustos 2009 Çarşamba

o an üstüme atomlar ve madeni paralar yağıyordu. birincisinden konuşmak istemedim; ikincisinden ise hiç çakmıyordum.


"Nasıl yani?! Sen şimdi nükleer enerjiye karşı mısın?!" dedi çok-bilmiş-çocuk. Gözleri kocaman açılmıştı ve ses tonundan beni kınadığını anladım. Gayet kayıtsız bir ifadeyle "Evet" dedim. Fikrimi savunmak, onun doğruluğunu ispatlamak gibi bir derdim yoktu; çünkü ne savunmak istiyordum, ne de kendimi enerji mevzusuna yeterince vakıf hissediyordum. [dün gece elektrikler kesildi hocam, bugün için pek çalışamadım]. Biraz dalga geçti benimle. "Ama bu aldığın eğitime ters değil mi?" dedi. "Biliyorum, öyle. Ama ben karşıyım işte" dedim. Beni onaylamadı. Hem ses tonundan, hem de alaycı bakışlarından bunu hissettim. Eminim içinden benden bir şey olmayacağını geçirmiştir. "Dünyanın kurtuluşu nükleer enerjide" dedi. "Dünyanın en büyük sorunu bu" diye ekledi. Cümlelerini bir bir sıralıyordu. "Ben Türkiye’de bunun güvenli olabileceğini düşünmüyorum. Çok sakat iş" dedim. "İşte hep bunu diyorsunuz!" diye atıldı çok-bilmiş-çocuk. "Eveeet, işte şimdi başladık” dedim içimden. O an gökyüzünden bir yazı tahtası ve tahta kalemleri indi. Çok-bilmiş-çocuk öğretmen önlüğünü giydi, bana ve yanımdaki çilli kıza ders vermeye başladı. Bir kere film benim için o noktada koptu, üzgünüm. İnsanlar dost meclisinde bildikleri bir şeyi anlatırken niçin güzel güzel anlatmazlar da bilmediğin-bu-mu-çok-ayıp edasıyla anlatırlar? Bu tavır çok ayıp, gerçekten kınıyorum. "Türkiye enerjiye ne kadar para harcıyor biliyor musun sen?" dedi. "Biliyorum. Çok" dedim. "Burada bunun denetiminin yapılabileceğine inanmıyorum ben. Bana güven vermiyor, insanlar sorumsuz" dedim. "Hah!" dedi, o an hazine bulmuş gibi. "Geri kalan ülkeler niye geri kalıyor sanıyorsun? İşte bu yüzden! 'Biz yapamayız, biz edemeyiz' falan filan" dedi. Konuşmaya yanımdaki çilli kız girdi. Çetin cevizdir kendisi, bilimsel açıklamalarını sıraladı, benden taraftı. Daha doğrusu ben ondan taraftım çünkü benim o an bir fikir ürettiğim pek söylenemezdi. Ben gerçekten konuşmak istemiyordum. Belki çok-bilmiş-çocuk bana tezlerini güzel güzel anlatsaydı onunla konuşmak isterdim. Onu dinler, anlamadığım yeri bile sorardım. Ben sustum ikisini dinledim. "Çok hayalperest yaklaşıyorsunuz olaya" dedi. "Fazla idealist". Ses tonunda hala küçümseme vardı. "Türkiye elektrik satın alıyor. Bunun için ne kadarlık bir bütçe ayrılıyor biliyor musunuz? Evde güneş enerjisi, rüzgar enerjisi kullanılır ama sanayiye bunlar yetmez. Ondan sonra da vergiler yüksek, niye zam yapılıyor deniyor". Bir an içimden "İşte yine tehlikeli bölgeye girdik!" dedim. Mevzu paraya kayınca biraz aptallaşıyorum. Bu konuda kırk fırın ekmek yemem gerektiğini biliyorum. Başka ülkelerden enerji satın almak/bunun ekonomiye olan etkisi/ülkenin enerji harcamalarına ayırdığı bütçe/girdi-çıktı vs. vs. Bu konuların terminolojisine hakim olmadığım geçti aklımdan bir kez daha. Oysaki ben şu anda öyle cümleler kurmalıydım ki içinde acayip terimler geçmeliydi, enerjiyi ve bütçe hesaplarını bir potada eriten öyle havalı laflar etmeliydim ki karşımdaki beni ciddiye alsın. Ya ben ne yapıyorum, Greenpeace'in devasa gemilerin tepesine çıkıp eylem yapmasını ya da Boğaz Köprüsü'nden kendisini sallandırmasını düşünüp tebessüm ediyorum. Kendileri samimi mi, altında bir yamukluk var mı, yaptıkları şeyler işe yarıyor mu emin değilim ama asabiyetlerini seviyorum.
Bu koşullar altında tartışmamız mümkün değil. Yanımdaki çilli kız iyi idare ediyor ama hayalperest olmaktan öteye gidemiyoruz çocuğun gözünde. "Düşünsenize bir, istemediğiniz kadar enerji!" diyor. Aslında bence sorun da bu zaten. İhtiyacımdan fazla enerjiyi ne yapayım ben? Niye dünyanın ırzına geçmeye çalışıyoruz ki? Gerekenden fazla yeme/uyuma/paraya sahip olma. Gerekenden fazla enerjin de olmasın. Bence yani. Bilemiyorum, yirmi sene sonra da böyle düşünür müyüm ki? Umarım.
En son dikkat ettiğimde endüstrileşme falan diyordu bilmiş çocuk. Yine aynı itici tavırla. Bak aslında güzel güzel anlatsan oturup dinlerim. Valla bak. Ama hal böyleyken daha da gelmem bu muhabbete demek isterim. Hem zaten biz daha bu konuya geçmedik ki. Hoca anlatmadı daha.