14 Ağustos 2009 Cuma

Favori eşyam olan sırt çantamın içine dinamit koymuştum. Ama birden bir şey hissettim, vazgeçtim.

Üç yaşındaki veletler bile depresyona giriyor, ya biz ne yapalım? Ben böyle dünyanın altına dinamit döşerim diyeceğim ama magma tabakası o görevi yeterince yerine getiriyor sanırım. Harç zammını protesto eden öğrencilere "onları adaba davet ediyorum" diyen başbakanı, geçen hafta parti arkadaşı dönerciye davet etmişti. Sanırım başbakan Kızılay’da döner yiyerek "halktan biri" olduğunu mütemadiyen bize hatırlatıyor. Bak Hosta’da ya da ABA Piknik'te yeseydi gözüme girerdi. Fakat bu koşullar altında üzgünüm. Dınının! "Halk" bir sonraki bardağın altındaydı! Ben Kızılay’da hiç sevdiğim yazar görmedim, oysaki görenleri gördüm. Ben Kızılay’da Hasan Ali Toptaş’ı görmeyi umdum, halen de umarım. Bir gün inşallah. Ha görünce ne olacak? Hiçbir şey. Yürüyüp gideceğim. Sadece laf geldiğinde "gördüm" diyeceğim, o kadar. Ben Kızılay’da bir-iki-yılda-bir-gördüğün-insanlar kadar düzenli olarak Nihat Genç’i görürüm. Hep yalnız olur. Peki bu bilgiyi niye verdim bilmiyorum. Onu görmüş olmanın benim için hiçbir önemi yok ama söyleyeyim dedim, o kadar. Ben Ankara’da gazeteci olarak Can Dündar’ı gördüm. Beraber Kuğulu Park’ın yıkılmasını protesto ettik. Tabii o beni tanımıyordu ama olsun. Ben onu tanımıştım. İyi bir adam, kendi halinde. Kadınlar romantik buluyor ve seviyor. Ben de seviyorum. Ama çok değil. Sadece öylesine seviyorum işte o kadar. Gazete kağıdının kokusunu unutup da, gazeteyi internetten takip etmeye başladığımdan beri (hatırı sayılır bir geçmişe tekabül eder) üçüncü sayfa haberleri gözümden kaçmıyor. Ben bunu yeni fark ettim. Daha doğrusu ben fark etmedim, biri bana "Sen ne çok üçüncü sayfa haberi biliyorsun öyle" dedi. "Iyyy, onları mı okuyorsun?" havasında demedi ama. Daha çok şaşırdı. Benden hiç ummazmış, öyle dedi. O deyince fark ettim, memlekette ne kadar ölüm/tecavüz/deşme/kesme/biçme haberi varsa haberdarım. Halbuki ben böyle değildim. Bundan bir zevk almıyorum ama okuyorum. Ama eskiden böyle değildi. Eve gazete girdiği yıllarda bu haberlere göz atmazdım bile. Hemen geçerdim o sayfayı. Televizyonda ise izlemezdim zaten. Annem izletmezdi. Vurdu kırdı filmlerini de sevmem halbuki. Ama iş gerçek haberler olunca okumaktan kendimi alamıyorum. Ne kadar psikopat insanlarmışız diyorum. İnsanların ne kadar vahşi ve tehlikeli canlılar olduklarını bir daha bir daha görüyorum. İnsanların kutsallaştırdıkları aile kavramının çeşitli haberlerle yerin dibine girdiğini görünce içten içe kıs kıs gülüyorum. Çoğunluğun kafasında belli ahlaki doğrular var ve bu kalıpların dışında insanların olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar. Arkası yarın kıvamında süregelen ensest haberlerini görünce ne düşünüyorlardır acaba? Küçük kızların başını okşayan her büyük amcanın içinde hissettiği şey şefkat duygusu olmasa gerek. O sırada baskın olan bacakları arasında hissettiği şeydir muhtemelen. Televizyonda bu tip haberleri görünce hemen kanalı değiştiriyorum. Annem izlemesin istiyorum. İnsan büyüdükçe roller değişiyor sanırım. Bir zamanlar o beni dünyadan korurken, artık ben onu koruyorum. Böyle garip gerçekliklerden sakınmak istiyorum onu. Onun ise benim bunları bildiğimi bilip-bilmediğini bilmiyorum (cümleye bak, hizaya gel). Tabii ki arada beni tebessüm ettirecek şeyler de çıkmıyor değil. Örneğin bir hocamız var, yetmiş küsur yaşlarında. Hep sırt çantası takıyor. Sırt çantası takması çok hoşuma gidiyor. Sırt çantası taktığı için hocamı ayrı bir seviyorum. Oysaki bana ne, değil mi? Ama ders çıkışı yanına gidip demek istiyorum ki: "Çok kullanışlı değil mi hocam?" Bir an şaşırıp da neden bahsettiğimi anlamaya çalışırken hemen cümlemin devamını getirmek istiyorum: "Sırt çantası hocam. İyi bir tercih öyle değil mi? Ben de hep sırt çantası takıyorum." Eğer hocam benim dedem olsaydı, ona yılbaşında yepyeni bir sırt çantası alırdım. Derdim ki: "Bak dedeciğim. Sana bu markadan aldım. Çok kaliteli. Hiç su geçirmiyor. Hatta öyle ki yağmurlu günlerde hiç çekinmeden sınav kağıtlarını içine koyabilirsin." Hocamız hep ciddi giyiniyor. Bazen ceket yerine süveter giyiyor ama kravatını hiç çıkarmıyor. İçimde öyle bir his var ki karısını çok seviyor. Ne güzel. Ama ne giyerse giysin sırt çantasını yanından eksik etmiyor. Dersten çıkarken çantasını sırtına geçiriyor. Bazı öğrencilerin komiğine gidiyor bu çanta muhabbeti. Koskoca profesöre deri el çantası yakışır diyorlar. Ben onlara katılmıyorum. Sırt çantası takan hocalara bayılıyorum. Gönlümde ayrı bir yerleri var. Ben de sırt çantamdan vazgeçmiyorum. Minicik çantaya cüzdan-kalem (kızsan başka şeyler de koyup); kitabı, defteri elinde taşımak kadar mantıksız bir hareket görmedim. Zamanla daha mantıksız şeyler görebilirim elbet ama bu da listede üst sıradaki yerini ilelebet muhafaza ve müdafaa edecektir. Sonra geçenlerde gazetede Orhan Pamuk’un yeni sevgilisiyle resmini gördüm. Amanın. Orhan Pamuk aşık olmuş! Hoşuma gitti, gülümsedim. Halbuki bana ne, öyle değil mi? Kadın, Hintli bir yazarmış. Hatta kimmiş bu kadın diye internette bir araştırma yaptığımda (oha, bir de araştırıyor!) kadının 2006 yılında verdiği bir röportaja denk geldim. Kendisine sormuşlar, hangi yazarları beğeniyorsunuz diye. Verdiği isimler arasında Orhan Pamuk da var. Vay anasını dedim. Vay anasını. Sevdiğin bir yazarla sevgili olmak. Aman tanrım. Sen git geçmişte beğendiğin yazarlar arasında saydığın biriyle şimdi sevgili ol. İngiltere prensiyle çıkmak gibi bir şey (Niye İngiltere prensi dedim bilmiyorum. Hiçbir anlam ifade etmiyor ama birden dilime öyle geldi. Yoksa seni istemiyorum Henry. Diğerinin ismini unuttum). Orhan Bey Masumiyet Müzesi kitabı için kurduğu müzeye götürmüş sevgilisini. Acaba ne demiştir ki? "Bak sevgili sevgilim. İşte Meydan Larousse hacmindeki romanım için tasarladığım müze bu. Beğendin mi? Beğenmen beni çok memnun eder. Buradan çıkalım sana şehrimi gezdirmek istiyorum. Beraber yemek yiyelim, yarın sabah Boğaz'da denize karşı kahvaltı yapalım. Eğer istersen senin memleketine de gideriz. Yetiştiğin yerleri görmek isterim. Seni sen yapan şeyleri. Benim için hayattaki en büyük zevk olur bu. Ne dersin sevgili sevgilim?" Bence Orhan Pamuk’un aşık olması güzel bir şey. Yazımı nihayete erdirirken şunu demek isterim: Orhan Pamuk’un aşık olduğu hayatın altına dinamit döşemekten vazgeçtim ben arkadaşım. Millet mutlu mesut yaşasın.

Hiç yorum yok: