
"In chemistry and chemical engineering, a separation process is used to transform a mixture of substances into two or more distinct products. The separated products could differ in chemical properties or some physical property, such as size, or crystal modification or other separation into different components. "
Yine araya giren uzun boşluklar, birkaç aylık zaman zarfı. Bu süreçte yaşadıklarımız. Yeniler, eskiler, kötü şeyler, mutlu şeyler, üzücü şeyler, değişiklikler. Bütün bunları konuşurken arayı ne kadar uzattığımızı fark ediyorum. Konuşacak o kadar çok şey birikmiş ki. Hani bazı sohbetlerde insanlar bir an duraksar ya, kısa bir anlığına da olsa bir sessizlik yaşanır, kimse bir şey demez o an; bizim sohbetimizde böyle bir an yaşanmıyor çünkü anlatacak o kadar çok şey birikmiş ki. Bir daha bu kadar uzatmayalım olur mu, diyorum. Olur diyor.
Onu aramalı mıyım? diye soruyor. Bir an düşünüyorum. Çok çok kısa bir an ama. Ara bence diyorum. Ara. İlk defa ara diyen sensin biliyor musun diyor. Demek ki küçük, korunaklı kız arkadaş grubumuzda herkes benim aksimde düşünüyor. Hepsi bana muhalif. Ya da olmadı bir dakika, ben onlara muhalifim demek daha doğru sanırım. Dediler ki ben beklemeliymişim, o aramalıymış. Halt etmişler dedim. Olur mu öyle şey. Aslında benim de içimden aramak geçiyor ama kendimi kontrol etmem gerekiyormuş, bizim kızlar öyle dedi, dedi bana. Sen bakma onlara dedim, ben katılmıyorum bu dediklerine. Ama bir an düşündüm, sayıca benden çoklardı ve böyle dediğimi duyarlarsa bir sonraki görüşmemizde beni haklarlardı. O zaman ben senin tarafına geçerim dedi bana. Güldük. Yine de azız ama bak dedim. İki kişi o kızların üstesinden gelemeyiz. E, ne diyorsun şimdi dedi. Bu işi halletmen gerektiğini düşünüyorum dedim. Böyle ortada kalmamalı. Neden hep karşı taraftan beklemeli ki insan, neden illa o aramalı ki dedim. Sen bir kız olarak aradığında değerinden mi kaybediyorsun, çok saçma dedim. Doğru diyorsun dedi. Sen bakma bizimkilere dedim, onlar oyun oynamayı pek seviyorlar. Benim bu tip aktivitelere enerjim yok dedim, görüyorum ki senin de kalmamış zaten. Evet dedi, kendimi çok yorgun hissediyorum. Oysaki tatilden daha yeni dönmüştü. Bir an sessizlik oldu, bayağı üzgün görünüyordu. O an ona kocaman sarılmak istedim. Yaşımız büyüse de o küçük bir kızdı. Ufak tefek, minyon, güzel siyah saçları olan güzel bir kızdı. Üstelik grip olduğunda sesi Özgü Namal gibi çıkıyordu. O ses tonunu pek seviyordum. Keşke hep böyle konuşsan diye dalga geçiyordum. Ona "sesin travesti gibi çıkıyor" dediklerinde hemen beni referans gösteriyor ve "ama o Özgü Namal gibi olduğunu söylüyor" diyordu. Gözlerinin dolduğunu görünce bir anlık ürperme gelip geçti üstümden. Üzülme dedim. Ne kadar basit ve sıradan bir sözcük: üzülme. Elbette ki üzülecekti, kim olsa üzülürdü. Ama diyecek başka bir laf bulamadım ki. Onu neyle teselli edebilirdim ki. Neden böyle oluyor dedi, cümlenin sonuna adımı ekledi. Neden hep böyle üzülüyorum dedi. Diyecek bir şey bulamadım, sessiz kaldım. Fark ettim ki bir yerden sonra zaten benimle konuşmuyor, o kendi beyninden geçenleri dillendiriyor sadece, bense dinliyorum. Neden hep böyle tipleri buluyorum dedi. O an Newton’un yerçekimini, Arşimet’in kaldırma kuvvetini bulduğu bir an gibiydi benim için. Parlak renkli ampuller yanıp söndü zihnimde. Sessizliğimi bozdum: "tek çocuk olduğun için" dedim. Kafasını birden bana çevirdi, bu son dediğim bir hayli ilgisini çekmişti. "Nasıl yani?" der gibi baktı yüzüme. Yani dedim, sende acayip bir sevme isteği var, karşındakine sınırsızca verme isteği. Hiçbir şeyin hesabını yapmıyorsun, bazen yokuş aşağı gidiyorsun ve bir sonraki adımını düşünmüyorsun. Karşındakinde ise acayip bir sevilme arzusu var. Bir şey vermekten ziyade almak istiyor. Bir verdiyse on almak istiyor o. Bu nedenle sen onun için bulunmaz bir kaynaksın dedim. Bu dediğim hoşuna gitti. Doğru dedi. Ama bu teorim onu tatmin etmemişti. O ille de kendini suçlamak istiyordu. Suçu kendi üstüne yıkarsa vicdanı rahatlayacaktı. Paratoner gibi çekiyorum böyle tipleri dedi. Belki de şöyledir dedim, sen sevilmeye ihtiyacı olanları fark ediyorsun ve onları sevmek istiyorsun. Böylece sen onları bulmuş oluyorsun. Bu son söylediğim daha hoşuna gitti; çünkü ikinci teoriye göre eylemi yapan kendisiydi, sorumluluk ondaydı, suçlu oydu. Sanırım ben onu suçlu konumuna koyunca vicdanı rahatladı. Sonra ona uzun uzun tek çocuk teorimi anlattım. Daha önce ona bunu anlatmamış olmama şaşırdım, hadi ya anlatmamış mıydım dedim. Halbuki benim tek çocuklarla ilgili yaptığım bu yorumlarda önümdeki örneklerden biriydin sen dedim. Buna memnun oldu, gülümsedi. Ama yine de içindeki burukluk yüzünden belli oluyordu. Oysaki ben onu hep neşeli görmüştüm. Yani elbette ki her insanın kötü hissettiği dönemler olur ama o bunu çok belli etmezdi. Hayatındaki ilk hakiki kopyayı benimleyken çekmişti. Ne yani, ben şimdi kötü arkadaş mı oluyorum dedim. Seni yoldan mı çıkardım zamanında? Ya öyle demek istemedim anladın sen dedi. Biliyorum ya, şaka yaptım dedim. Ben de senden bir trigonometri sorusunun çözümünü almıştım ya, ne heyecanlı bir andı dedim. Evet hatırlıyorum, manyak bir kadın gözetmendi o sınavda dedi. O zaman o kopyayla hayatımın en heyecanlı üç-beş şeyinden birini yaptığımı düşünüyordum. Sonra atlasa bakardık, gidecek ülke seçerdik. Bayağı eğlenirdik. Bir sabah "Aa saçın ne güzel olmuş! Fön mü çektin?" dediğimde; "hayır, ütüledim" diyerek beni bir yaşıma daha sokmuştun. Bunu hiç unutmam. Beyin hücrelerinin öleceğini düşünürken, öss'de ultra-mükemmel bir derece yaparak, beni "ben de mi kafamı ütülesem acaba?" gibisinden düşüncelere gark etmedin değil. Hani senin lisede çıktığın şu çocuk vardı ya, faşist olmuş o biliyor musun dedim. Hadi canım dedi. Valla dedim, gözümle gördüm, kulağımla duydum. Çok şaşırdı. Ya o öyle değildi ya dedi. Sonradan da ekledi, ben artık bu hayatta olan hiçbir şeye şaşırmıyorum. Sonra ben ona kendi tanıdığım faşist topluluğu anlattım. Oha nerden buluyorsun böyle insanları dedi, cümlenin sonuna ismimi ekleyerek. İşte yine başa dönüyorduk, en birincil probleme. Ben mi onları buluyordum, yoksa onlar mı beni? Yani suçlu olan ben miydim, yoksa onlar mıydı? İngilizce dersinde yazdığım essay eşcinsel evliliklerin yasallaştırılması üzerine olduğu için, gözlerinde heteroseksüel bir imajım yok dedim. "Savunduğuna göre o'sun" imasında bulundular. Ya hakikaten sen nasıl bulaştın bu insanlara dedi. Ben de bilmiyordum, nasıl bulaştım ki. Bir dahaki sefere beni partnerin olarak tanıştırabilirsin dedi. Bir dahaki sefer olmayacak ki dedim, şeytan görsün yüzlerini. Seninki de kötüymüş ya dedi. Ama artık böyle, benim de parlak arkadaşlık ilişkilerim yok işte dedi. Artık parlak bir duygusal hayatım da yok gördüğün gibi diye ekledi. Milleti görüyorum, iki sene-üç sene. Nasıl beceriyorlar dedi. Benim niye böyle oluyor dedi. Yuh artık kendini dram kraliçesi yaptın! dedim, daha önünde uzun yıllar var. Böyle şeyleri dert etmek için erken, yıpratma kendini dedim. Ben çok beceriksiz biriyim dedi, böyle şeyleri idare edemiyorum dedi. Hangimiz ediyoruz ki? dedim. Birden bana yakın çevremizden tonla isim saymaya başladı. Bir şey demedim, yine sessizliğe sığındım. Bundan sonra sadece derslerime çalışacağım dedi. İşte tam o an hüngür hüngür ağlamak/kahkahalarla gülmek arası bir duygu hali yaşadım. Çok çok kısa bir anlığına. Saniyelik, belki saliselik. Hep öyle derler dedim. Yok bak göreceksin, sadece ders çalışacağım, asosyal olacağım, insanlarla ilişkilerimi minimum seviyede tutacağım dedi. Bu dediklerine kendin inanıyor musun sen şimdi dedim. Yok ben kararımı verdim, benim için en iyisi bu dedi. Benim de aklımdan benzer düşünceler geçiyordu ama sesli dile getirince komik göründüğünü o söyleyince fark ettim. Ama o kendisinden o kadar emindi ki ben de kendimden o denli emin olmak istedim. Tamam o zaman dedim, ben de öyle yapayım. Diyete başlamak için pazartesi gününü bekleyen iki kız olmuştuk adeta. Eylül gelsin, derse başlayacaktık. Bak gör ortalamamı nasıl yükselteceğim dedi. Yaparsın sen dedim. Ama bunu öylesine, laf olsun diye demedim. Çünkü o hayatımda tanıdığım en zeki birkaç insandan biriydi. "İstese atom mühendisi bile olabilirdi" diyebilirdim ama demiyorum, çünkü zaten şu anda bulunduğu konumun bir üstü var mı bilmiyorum, yok. Neden böyle olduğunu anlamıyorum dedi. Neden yapamıyorum? diye sordu. Sesi buruldu. Ağlamasından korktum. Bak gene sesin Özgü Namal gibi oluyor dedim. Bu sözüm onu neşelendirdi, gülümsetti. Onu teselli etmek için ne diyebileceğimi bilmiyordum. "O kadar kusur kadı kızında da olur" mu demeliydim. "Sen mükemmelsin, bırak bu da böyle olsun" diyemezdim. Eğer diyecek olsam karşımdaki dünyanın en bedbaht insanıymışçasına ağlardı. Nasıl yani, tüm ömrüm bu konuda başarısızlıklarla mı geçecek şimdi derdi. Hayır ya ben seni güldürmek istemiştim diye açıklama yaparken bulurdum kendimi. Olmazdı. "Boş ver" mi demeliydim? Diyemem ki, boş vermeyeceğini biliyordum. "Üzülme" mi demeliydim, bana üzülmeyen bir tane insan gösterebilir misiniz acaba? Hepsi manasızdı, hiçbiri hissettiklerine ve hissettiklerime kafi değildi. Hiçbir şey demedim. Sadece dinledim. Bu süre zarfında iki tane kahve içtim üst üste. Yerimden kalktığımda kalbim güm güm atıyordu. Sanki Afrika kabileleri içimde tamtam çalıyordu. Kalbimi kolumda ve bacağımda hissediyordum. Onun üzülmeye devam edeceğini, benimse aşırı kafein yüklemesinden bütün gece uyuyamayacağımı biliyordum. Noktayı koymak istemedim, bazen bir şey demeden birinin yanında oturmak da güzeldi çünkü. Eminim o, ona yardım etmek istediğimi anlamıştır. Edemedim biliyorum ama anladığını umuyorum. Hem zaten böyle bir hususta benden yardım istemesi, hayatımın en büyük ironilerinden biri olurdu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder