"Eylemsizlik cisimlerin hareket durumlarını koruma eğilimleridir. (...) Yani daha açık söylemek gerekirse: Hareketsiz halde duran ya da sabit bir hızla hareket etmekte olan bir cisme, herhangi bir başka kuvvet uygulanmadığı sürece bu durağan halini ya da sabit hızlı halini korur. "
Bence dansın en güzeli üzgünken yapılandır, mutluyken değil. Böyle diyerek müzmin depresifliğe övgüler yağdırdığım sanılmasın. Mutsuzluğa methiyeler düzmüyorum, tıpkı mutluluğa düzmediğim gibi. Bana göre dansın karanlık bir enerjisi var. Benim gözümde dans, parlak toplu dans pistinin üzerinde icra edilmiyor. İçinde biriken, adeta devasa bir kütleyi andıran kızgınlığı, suskunluğu, öfkeyi ve yalnızlığı bağırmak için bir yol. "Ben buradayım, bunlar da benim içimdekiler!" diye haykırdığın devinimler. Fazla kişisel bir şey, bu yüzden kimse görsün istemiyorum. Zaten kafam derli topluyken böyle bir isteğim de olmuyor. Ne zamanki düzen bozuluyor, işte o vakit zihnimde çalan karanlık şarkıların sert baslarında dans ediyorum. Ama büyük bir çoğunlukla oturduğum yerde kafamı sallayarak. "En güzel danslarım henüz yapmadıklarımdır" deselermiş keşke, ben de ne güzel referans gösterirdim o lafı; belki ben deyince inandırıcı olmuyordur diye. Zihnimin içinde dans ederken hiç olmadığım kadar rahatım, başkalarını önemsemeyecek kadar kendi içime gömülmüşüm zira. Trambolinde zıplamak, yerçekimine meydan okumak gelir içimden. Halbuki normalde hoplama-zıplama gibi hareketlerden kaçarım. Günlük güneşlik havalarımda uzak durduğum şeyleri etraf karardığında istediğime göre, demek ki benim de kara deliklerim varmış içimde. Üzüntü ve asabiyet birleşince yıkıcı etkisi güçlü bir ikili oluyor. Ben bunu sert baslı şarkılarla dışarı vurmak istiyorum. Dans böyle anlarda güzel. Çok neşeliyken insan yapacak tonla şey bulur ki zaten.
"Mr. Spock gemisiyle birlikte hızla ona yaklaşıyordu."
Karanlığa meyleden hareketlerde insan mahremini paylaşıyor olur, bu yüzden zırhlar iner. Tehlikeli anlardır o anlar. Bu denli savunmasız kalmak iyi midir bilemem. Diğer bir önemli husus da kafanın güzel olup olmadığıdır. Belki ağlanacak haline gülüyorsundur da haberin yoktur. Bu yetmezmiş gibi bir de dans edip, o halinin üstünde tepiniyorsundur, kim bilir? Zıplarken aslında fiziken yorulmak, bu yolla ruhani yorgunluğunu hissetmemek istiyorsundur belki. Çenen öyle bir düşüyordur ki cümleler arasında soluklanmadan ardı ardına konuşuyorsundur. Sadece konuşmak için. Konuşmayı sevdiğinden değil. O an farkındasın aslında, ne dün böyle gevezeydin, ne de yarın bu kadar konuşkan olacaksın. Üstelik içindeki ağırlıktan kurtulmak için bir de dancing queen rolüne bürünüyorsun. Halbuki sen sweet değilsin, hatta seventeen bile değilsin. Kendine has bir dans stilin olsun isterdin, öyle özgün ve öyle içgüdüsel. Beynini devreden çıkarabilmak isterdin. Akıl gidince insanı hayvanlardan ayıran en önemli şey de gitmiş oluyor galiba, hani ilkokuldan beri duyduğumuz klişe laftır ya: "İnsanın aklı vardır". Aklımı dışarıda bırakınca bir hayvan gibi sadece içgüdülerimle hareket edebilir miyim acaba? Bence insan denemeli ve cevabını öğrenmeli. Thom Yorke gibi dans etmeli. Bu alemde benim dans anlayışıma karşılık gelen iki insandan biri. Diğeri de Yıldız Tilbe. Bence dans ederken ikisi de çok gerçek. Şu gördüğüm dağ, taş kadar gerçek hem de. Resmen elimle tuttuğum, gözümle gördüğüm katı bir madde gibi ikisi de. Kimseyi umursamadan dans ediyorlar. Bence onların dansları da karanlık. Aslında o sırada bir şey diyorlar, daha doğrusu demiyorlar, resmen yüzümüze yüzümüze haykırıyorlar. Ne dediklerini merak etmiyorum, ben sadece dans ederken nasıl bu kadar çıplak kalabildiklerine hayret ediyorum. Hiç korkmuyorlar mı onca insanın gözü önünde içlerini bu denli dışa vurmaktan? Sonra düşünüyorum, herkes dansa bu şekilde bakmıyor ki. Belki o hareketlerdeki mahremiyetin farkında bile değiller. Hem Thom Yorke hem de Yıldız Tilbe bunu bildiğinden, insanları önemsemiyorlar sanırım. Genelin dansa ruhani bir anlam yüklemediğinin eminim ikisi de farkında.
"ona bir kuvvet etki etmesi gerekiyordu"
Keşke kendi hareketlerim olsaydı. Zihnimde kendimi en fazla o duvardan bu duvara atıyorum; ama yaratıcı değil. Öfke ve şiddet var, depresifliğe meyleden bir tavır var ama en ufak bir yaratıcılık kırıntısı yok. Oysaki Thom Yorke kadar paralelize olmalıyım/ Yıldız Tilbe kadar gerçek olmalıyım [o denli gerçek olmalıyım ki insanlar şüphe etmeli]/ Hande Yener gibi kafama ilginç şeyler takmalıyım, böylece alter egom ortaya çıkmalı, abidik gubidik şeylere olan sevgimi haykırabilmeliyim/ Ya da Juliette Lewis gibi anarşist bir ruh haline bürünüp, kendimi yıpratmalıyım mesela/ Sonra tıpkı Paris'te Son Tango filmindeki gibi bir sarhoşluk içinde saçma salak hareketler yapmalıyım ya da Revolutionary Road'daki Kate Winslet'in acıtatlı dansından etmeliyim [ecnebiler ne güzel demiş, bittersweet]/ Ya da bir rock star olup, kendimi sahneden seyircilerin üzerine atmalıyım. [Ama ben yere çakılmaktan korkarım. Adım gibi eminim bunu yapamazdım]/ Ya da gerçek, saf bir mutluluktan öyle sarhoş öyle sarhoş olmalıyım ki Before Sunset’de Julie Delpy’nin Nina Simone şarkısı eşliğinde ettiği gibi bir dans edebilmeliyim. En azından bunlardan birini yapabilmeliyim.
"eylemsizliğini yenmesi gerekiyordu"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder