
"Nasıl yani?! Sen şimdi nükleer enerjiye karşı mısın?!" dedi çok-bilmiş-çocuk. Gözleri kocaman açılmıştı ve ses tonundan beni kınadığını anladım. Gayet kayıtsız bir ifadeyle "Evet" dedim. Fikrimi savunmak, onun doğruluğunu ispatlamak gibi bir derdim yoktu; çünkü ne savunmak istiyordum, ne de kendimi enerji mevzusuna yeterince vakıf hissediyordum. [dün gece elektrikler kesildi hocam, bugün için pek çalışamadım]. Biraz dalga geçti benimle. "Ama bu aldığın eğitime ters değil mi?" dedi. "Biliyorum, öyle. Ama ben karşıyım işte" dedim. Beni onaylamadı. Hem ses tonundan, hem de alaycı bakışlarından bunu hissettim. Eminim içinden benden bir şey olmayacağını geçirmiştir. "Dünyanın kurtuluşu nükleer enerjide" dedi. "Dünyanın en büyük sorunu bu" diye ekledi. Cümlelerini bir bir sıralıyordu. "Ben Türkiye’de bunun güvenli olabileceğini düşünmüyorum. Çok sakat iş" dedim. "İşte hep bunu diyorsunuz!" diye atıldı çok-bilmiş-çocuk. "Eveeet, işte şimdi başladık” dedim içimden. O an gökyüzünden bir yazı tahtası ve tahta kalemleri indi. Çok-bilmiş-çocuk öğretmen önlüğünü giydi, bana ve yanımdaki çilli kıza ders vermeye başladı. Bir kere film benim için o noktada koptu, üzgünüm. İnsanlar dost meclisinde bildikleri bir şeyi anlatırken niçin güzel güzel anlatmazlar da bilmediğin-bu-mu-çok-ayıp edasıyla anlatırlar? Bu tavır çok ayıp, gerçekten kınıyorum. "Türkiye enerjiye ne kadar para harcıyor biliyor musun sen?" dedi. "Biliyorum. Çok" dedim. "Burada bunun denetiminin yapılabileceğine inanmıyorum ben. Bana güven vermiyor, insanlar sorumsuz" dedim. "Hah!" dedi, o an hazine bulmuş gibi. "Geri kalan ülkeler niye geri kalıyor sanıyorsun? İşte bu yüzden! 'Biz yapamayız, biz edemeyiz' falan filan" dedi. Konuşmaya yanımdaki çilli kız girdi. Çetin cevizdir kendisi, bilimsel açıklamalarını sıraladı, benden taraftı. Daha doğrusu ben ondan taraftım çünkü benim o an bir fikir ürettiğim pek söylenemezdi. Ben gerçekten konuşmak istemiyordum. Belki çok-bilmiş-çocuk bana tezlerini güzel güzel anlatsaydı onunla konuşmak isterdim. Onu dinler, anlamadığım yeri bile sorardım. Ben sustum ikisini dinledim. "Çok hayalperest yaklaşıyorsunuz olaya" dedi. "Fazla idealist". Ses tonunda hala küçümseme vardı. "Türkiye elektrik satın alıyor. Bunun için ne kadarlık bir bütçe ayrılıyor biliyor musunuz? Evde güneş enerjisi, rüzgar enerjisi kullanılır ama sanayiye bunlar yetmez. Ondan sonra da vergiler yüksek, niye zam yapılıyor deniyor". Bir an içimden "İşte yine tehlikeli bölgeye girdik!" dedim. Mevzu paraya kayınca biraz aptallaşıyorum. Bu konuda kırk fırın ekmek yemem gerektiğini biliyorum. Başka ülkelerden enerji satın almak/bunun ekonomiye olan etkisi/ülkenin enerji harcamalarına ayırdığı bütçe/girdi-çıktı vs. vs. Bu konuların terminolojisine hakim olmadığım geçti aklımdan bir kez daha. Oysaki ben şu anda öyle cümleler kurmalıydım ki içinde acayip terimler geçmeliydi, enerjiyi ve bütçe hesaplarını bir potada eriten öyle havalı laflar etmeliydim ki karşımdaki beni ciddiye alsın. Ya ben ne yapıyorum, Greenpeace'in devasa gemilerin tepesine çıkıp eylem yapmasını ya da Boğaz Köprüsü'nden kendisini sallandırmasını düşünüp tebessüm ediyorum. Kendileri samimi mi, altında bir yamukluk var mı, yaptıkları şeyler işe yarıyor mu emin değilim ama asabiyetlerini seviyorum.
Bu koşullar altında tartışmamız mümkün değil. Yanımdaki çilli kız iyi idare ediyor ama hayalperest olmaktan öteye gidemiyoruz çocuğun gözünde. "Düşünsenize bir, istemediğiniz kadar enerji!" diyor. Aslında bence sorun da bu zaten. İhtiyacımdan fazla enerjiyi ne yapayım ben? Niye dünyanın ırzına geçmeye çalışıyoruz ki? Gerekenden fazla yeme/uyuma/paraya sahip olma. Gerekenden fazla enerjin de olmasın. Bence yani. Bilemiyorum, yirmi sene sonra da böyle düşünür müyüm ki? Umarım.
En son dikkat ettiğimde endüstrileşme falan diyordu bilmiş çocuk. Yine aynı itici tavırla. Bak aslında güzel güzel anlatsan oturup dinlerim. Valla bak. Ama hal böyleyken daha da gelmem bu muhabbete demek isterim. Hem zaten biz daha bu konuya geçmedik ki. Hoca anlatmadı daha.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder