30 Haziran 2009 Salı

Tarihin Tozlu Sayfaları


  • Okul kütüphanesinde çok eski bir kitap buldum.


  • Hemen aldım eve getirdim. Okumaya koyuldum.


  • Bazı yerleri kınadım ama geçmişte kafi miktarda Türkan Şoray-Hülya Koçyiğit filmi izlediğim için şaşırmadım. Cinsiyetçi yaklaşımlara içerledim fakat gülüp geçmesini bildim.

  • En çok burada şaşırdım. Siz de şaşırın istedim. "Temmuz'a giriyoruz, hava gerçekten sıcak" dedim. "Umarım terlememizi yanlış anlayacak kimseler yoktur" diye düşündüm. Üç kulhufallah bir elham okuyup, uzayın secret boşluğuna yolladım. Eşeğimi sağlam kazığa bağladım. Kendimi korumaya aldım.


29 Haziran 2009 Pazartesi

Küçükken İpek Ongun'un "Mektup Arkadaşları" Romanını Okumuştum. Aklıma Geldi, Sana Yazayım Dedim. Sen De Okumuş Muydun?


Sevgili Arkadaşım,

Hiç birinin sevgisinin büyüklüğünden korktun mu? Seni ne çok sevdiğini fark edip de o sevginin şiddetinden ürperip, çaresiz kaldığını hissettin mi? Ben bunu şu geçtiğimiz hafta halamın yanındayken hissettim. Beni ne çok sevdiğini bilirdim ama bu sevgi beni ilk defa korkuttu. Öyle ki, beni bile yutabileceğini, içinde kaybolabileceğimi hissettim. Halam tarafından çok büyük bir sevgiyle çevrelendiğimi daha önce hiç bu denli somut hissetmemiştim. Sanırım aklım ermiyordu evvelden. Canım arkadaşım, "kudretli" ve "güçlü" kelimeleri arasında bir nüans vardır ya hani, işte bu sevginin vücuda gelmiş haline güçlü desem eksik kalır, kudretli desem yerini bulur. Akrabalık ilişkilerim için her daim köksüzlük hissi duyarım. Bohem Fransız ya da melankolik edebiyatçı köksüzlüğü gibi değil; ya da ne bileyim, 90’lı yılların, çalışma masasından "Tutunamayanlar"ı eksik etmeyen buhranlı Türk aydını temalı karanlık filmlerindeki köksüzlük gibi değil. Yalnızca manen, ruhen "ayakları havada olma" durumu değil bu, fiziken ve son derece maddeten olan bir tek başınalık. Nüfusta kayıtlu olduğum ve memleketim sayılan yeri hayatım boyunca iki kere gördüm desem, akrabalık ilişkilerimin ne düzeyde olduğunu anlamış olursun herhalde arkadaşım. Ama şu geçtiğimiz hafta var ya, hayatım boyunca hissetmediğim bir kalabalıklık hissiyle doldum. Bu kalabalıklık rahatsız edici ya da boğucu değildi, tam tersine içimi zenginleştirici ve beni mutlu edici bir kalabalıklıktı. Sanki ben bir kavanozum, almam gerekenden fazla veriliyor ve ben o verilenleri kabıma sığdıramıyorum, taşıyor. Taşmasın diye uğraşıyorum ama korkmuyorum, çünkü kaynağının kurumayacağını biliyorum. Öyle bir his. İnsanın kendini ev’inde hissetmesi güven vericiymiş. Sırtını yasladığın iki kadın varsa hayatta, dünyanın en güvenli yeri o kadınların kollarıymış. Bunu şimdi anladım. Başka bir şey daha anladım. Halam dedi ki, dünya gözüyle mezuniyetini göreyim, mürüvvetini göreyim, bir de çocuğunu kucağına aldığını göreyim, başka da bir şey istemem şu hayattan. "Amaan hala! Neler diyorsun, mezuniyet tamam da, diğerlerine daha ohooo! çoook var!" dedim. "Öyle deme kızım, babaannen öldüğünde benden gençti, deden de benim yaşımda öldü. Belli mi olur, senin mutluluğunu görmeden göçmek istemem." dedi halam. "Hala neler diyorsun öyle, ağzından yel alsın" dememe kalmadan sarılıverdim birden. İnsanlar yaşlandıkça küçülüyor, iki kolumla sarabiliyorum halamı. Bunları fark etmek üzüyor beni. "Duydun mu bak, öyle çok var deme, bak Hülya Koçyiğit’in torununa!" diyor halam. Gülüyoruz. "O ne öyle, 21 yaşında evlenilir mi?!" diyorum. "Kız sen niye böyle oldun?" diyor halam. O an düşünüyorum, "Babam ve Oğlum" filmini ilk izlediğimde salya sümük ağlamıştım. Hani derler ya, "Yazar bu romanında beni anlatmış" diye, işte o filmde de Çağan beyler beni anlatmıştı. Hani ufak oğlan çocuğu vardı ya, benim küçüklüğümdü. Sonra bu yıl, bu haziran ayı içerisinde televizyonda rast geldim, ikinci defa izledim. Bu sefer de salya sümük ağladım. Ama bu ağlayış, beyaz perdede izlediğim zamankiyle aynı nedenden dolayı değildi. Dört sene önce kendime ağlamıştım, dört sene sonra izlediğimde ise babam için ağladım. Hani derler ya, büyüdükçe insan annesini/babasını daha iyi anlıyor diye. Bu sefer babamın muhtemel hislerine ağladım. Fikret Kuşkan, Çetin Tekindor’a bir yerde şu meale gelen lafları söyler: “Oğlunun büyüyemediğini göremeyecek olmak nasıl bir şeydir, bilir misin baba? Okula başladığını, mezun olduğunu, ilk aşık olduğu zamanı göremeyecek olmak?” Kendi babamı düşündüm, ilkokula başladığımı göremedi, okuma-yazma öğrendiğimi, liseden mezun olduğumu, üniversiteye başladığımı göremedi. Bundan sonrasını da bilmeyecek. Bu nasıl bir kayıptır, ben bunu ilk defa 2009 haziran ayında anladım. Bir çocuğun babasının ölmesi çok acıdır; ama ölen baba için de bu çok acı bir durumdur. Bunu bu yaşımda anladım. Sonra halamı anladım. Bana mezun ol, evlen, çocuğunu göreyim derken, hiçbir şeyi kaçırmak istemeyen yaşını başını almış bir kadının dileğinden bahsediyordu. Aman hala ya, ne evliliği, ne çocuğu diyebilirdim. Hem ben çocukları sevmem ki diyebilirdim. Hem bak artık kadınlar tek taşını kendileri alıyor. Artık kızların amacı koca bulmak değil ki halacım diyebilirdim. Sizin zamanınızda evde kalmış kız gözüyle bakılan yaşta evleniyor kadınlar artık. Hayatını yaşıyor herkes, evlilik mevlilik zaruri şey değil artık diyebilirdim. Hem evlilik falan… Bu devirde biraz çapraşık bir müessese be halacım diyebilirdim. Karşımdaki kadın kırk küsur yıllık evli olmasına rağmen beni anlardı, biliyorum. Ne biçim konuşuyorsun sen öyle demezdi, biliyorum. Anlatsam anlardı, anlatsam dinlerdi. Ayıplamazdı düşüncelerimi. Ama demedim. Bunların hiçbirini demedim. Benden istediği şeyler, bana yüz milyon ışık yılı ötedeydi ama sesimi çıkarmadım. Çünkü bu isteğini anladım. Hem de ağzından çıkar çıkmaz o cümlelerin anlamını hissederek. Üstünden yıllar geçmesi gerekmedi idrak etmem için. Yaşımın büyümesi, hayat tecrübemin birikmesi falan gerekmedi. Tam da o an anladım. Sadece halam mutlu olsun istedim, hiçbir şey demedim.

Mektubumu burada bitirirken seni hasretle kucaklarım arkadaşım. Yanaklarından öperim, eğer yolun Ankara'ya düşerse muhakkak beklerim. Annenlere selamlarımı ilet.

Seni seven arkadaşın,
ben

Sartre diyor ki:

"Dostoyevski der ki: 'Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.' Bu söz, gün geçtikçe doğruluk kazanıyor. Ulus topluluğu insan topluluğuna biraz daha katıldıkça, her insan ulus topluluğunda biraz daha kaynaştıkça, her birimiz gittikçe daha geniş ölçüde sorumlu oluyoruz. Nazi rejimine karşı koymamış her Alman'ı bu rejimden sorumlu saydık. İster bizde, ister başka bir memlekette olsun, ırksal ya da ekonomik bir baskı oldu mu, bunu açığa vurmayanların her birini sorumlu tutuyoruz. Uluslar arasında gidip gelme ve haberleşmelerin bu kadar kolay olduğu bir çağda, dünyanın herhangi bir yerinde bir haksızlık işlenmişse, hepimiz bu haksızlığın sorumluluğunu taşımaya başlarız."

Jean Paul Sartre, Denemeler, Yazarın Sorumluluğu, Sayfa 19, Say Yayınları, 1998.

Size Spor Kariyerimden Bahsetmek İsterim


Yıllardır duyarım Pes isimli futbol oyununu. Bir kez olsun merak edip de neymiş acaba bu demişliğim, başına oturmuşluğum yoktu. Hatta oynanırken gördüm mü onu bile hatırlamıyorum. Gerçi şimdi düşündüm de "Hadi gel arkadaşım, seninle iki el pes atalım" diyen biri de çıkmamış karşıma. Pes oynamayı teklif eden oldu da biz mi oynamadık arkadaşım?

Geçtiğimiz hafta halamlara gittim. Bu ziyaretim sırasında halamların başka bir misafiri daha vardı. 14 yaşında bir oğlan. Bir haftalık kasaba tatilim sırasında oyalanacak meşgale bulmanın zorluğundan mütevellit yapacak pek az şey vardı elimde. Bu nedenle kendisiyle bir haftalığına oyun arkadaşı olduk. Şimdi yeri gelmişken bu ufaklığı da anlatmak isterim size. Kendisi sadece tuvalete gitmek için lap top başından kalkan bir zamane çocuğu. Hayatında en son yıllar önce Sims oynayan, onda da anneyle babayı öpüştürüp, çocuğu yaptıktan sonra bilgisayarı kapatan biri olarak, saatlerce oyun oynamak bana tuhaf geliyor tabii. Eleştirmiyorum, sadece aklım almıyor, o kadar. Neyse, hani bir-iki yıl önce bir haber çıkmıştı basında, "On iki saat bilgisayar oynayan çocuk öldü." diye. Yalanmış o haber. Valla bak. Ben geçtiğimiz hafta zarfında gözümle gördüm; bırak on iki saati, on beş-on altı saat oyun oynayan çocuğa bile hiçbir şey olmuyormuş. Neyse, konuyu dağıtmadan devam ediyorum. Bakıyorum, bu çocuk heyecanla bir şeyler oynuyor sürekli. Kendini bir kaptırıyor ki sormayın gitsin. Merak ettim, yahu bu nedir, dedim. Dedi ki Pes. "Aaaa! Pes dedikleri bu muymuş?! Bir bakayım hele nasıl bir şeymiş?" dedim ve kendimi oyuna davet ettirdim. Pes dünyasına giriş o giriş. Üç saate yakın kalkmadım lap topun başından. Ne fena bir şeymiş bu anacım. Hayır, her defasında yenildim ama olsun, yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Sayemde Manchester, dandik bir takıma (dandik olduğunu ben değil, 14 yaşındaki çocuk söylüyor. Yoksa ben ne anlarım toptan) 8-1 yenildi. Ama maçı anlatan adam arada beni takdir etmedi desem yalan olur; bir-iki kere "good defense" dedi, gururumu okşadı, gönlümü aldı. İki gün oyalandım Pes'le. Yemek yedikten sonra, "Pes oynayalım mı?" falan demeye başladım. Kendimi azıcık geliştirmişim, ufaklık öyle dedi. Bir de şut atmak için bastığım 1 no’lu tuşa daha güzel basmasını becerebilsem… Kimse tutamaz beni… Tozu dumana katarım… Alemin kralı olurum...

Desem…

De inanma! Tabii ki yalan! Sıkıldım lan ben Pes’ten iki günde! Yok anacım, bu futbol muhabbeti açmıyor beni. Spor kariyerimi başka kulvarlarda geliştirmeyi deneyeceğim. Misal, "Çelik bir tencereye en fazla kaç adet içine-kıyma-doldurulmuş-oyuk-kabak dizebilirim?" gibi.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Murakami diyor ki:


"And I'm just going to keep on getting stronger. I'm going to mature. I'm going to be an adult. Because that's what I have to do. I always used to think I'd like to stay seventeen or eighteen if I could. But not anymore. I'm not a teenager anymore. I've got a sense of responsibility now. I'm not the same guy I was when we used to hang out together. I'm twenty now. And I have to pay the price to go on living."

Haruki Murakami, Norwegian Wood, 2000, sayfa 248, Vintage International Original

Bunları diyen kitabın kahramanı olan Toru. Kendisi yaşıtım olur. Onun yaşındaki oğlanları düşününce kendisini takdir ediyorum. Genellikle bu yaştaki oğlanlar her şey ayaklarına gelsin isterler. Çamaşırları yıkansın, dolaplarına konsun. Yemekleri ısıtılıp, önlerine gelsin. Çay bardakları doldurulup, masalarına getirilsin. Meyveleri soyulsun, tabaklarına konsun. Antep fıstığının kabukları çıkarılıp, avuçlarına konsun. Annelerinin bebekleri! Hep böyle yetiştiriyorlar paşa oğullarını. Sonra büyüyünce de bir şey değişmiyor bu çocuklar için. Bu sefer de karısından hizmet bekleyen annesinin biricik oğlu. Peh! Hatta bir de öeh!
Kınıyorum ve agresifleşiyorum mütemadiyen. Sorry dude ama fuck off!

Sırlar Dünyası'nın kapısını tıklattım. Ya da onlar benim kapımı aşındırdı, bilemedim bak şimdi.*


*Güzide kanalımız Samanyolu Tv'de yayınlanan ilahi kaynaklı, metafizik tandanslı bir program.

Geçen hafta başımdan ilginç bir olay geçti. Anlatmak isterim.

Ankara’nın ne kadar boktan bir şehir olduğunu anlatmama gerek yok sanırım, herkesin malumu. Bir önceki sayfada Ankara’yı öven ve ona duyduğum derinden sevgi(!) ve bağlılığı(!) anlatan yazıyı okuyunca affedersiniz ama bir tarafımla güldüm kendime. Neyse, bu mevzuya girmeyelim, işin içinden çıkamayız. Ne diyordum, evet, Ankara’nın boktan bir şehir olduğu malumunuz. Bu sebeple akşam saat dokuzdan sonra sokaklardan el ayak çekiliyor; herkes evine gidip, perdelerini çekip, oturuyor. Ben ise gece saat on ikide sokakta otobüs bekleme gafletinde bulunuyorum. Hani anlatırlar ya İstanbul’da Beyoğlu’nda gece her tip insan oluyor; ayyaşı, keşi, tinercisi neyi, insan yalnız yürümeye çekinir diye (valla diyenlerin yalancısıyım, gözümle görmüşlüğüm, varlığımla orada bulunmuşluğum yok. Neyse). İşte gece saat on ikide Kızılay’da da insan etrafın ıssızlığından çekiniyor arkadaşım. Kimseler yok. Böyle sessizliğin verdiği bir ürperti diyeyim ben sana, sen anla. Otobüse bineceğim durağa geldim. Bir-iki kişi var, öylesine bekliyor. Ben de birkaç dakika öylesine bekledim. Biliyorum otobüsün gelmeyeceğini ama sürü psikolojisi işte. "Madem bekleyen var, insanların bir bildiği var demek ki" gibisinden. "Hay aksi, şimdi ne yapacağız, dolmuşa mı bineyim? O da eve uzak bir yerde indiriyor, gecenin bu saatinde bir de eve yürüyecek miyim?" falan diye içimden çeşitli düşünceler geçirirken, önümde bir taksi durdu. Durakta bekleyen bir kadın taksinin kapısını açtı ve durakta bekleyen iki-üç kişiye dönüp: "Eğer yakın yerlere gidiyorsak beraber gidebiliriz." dedi. Kimse bir cevap vermedi. Ben de kısa bir tereddütten sonra "Nereye gidiyorsunuz?" dedim. Kadın cevapladı. Şansa bak, aynı yere gidiyor çıkmaz mıyız? "Tamam o zaman." dedim, atladım taksiye. Arka koltuğa oturduk kadınla birlikte. Şoföre tarif etti gideceğimiz yeri. İlk olarak gecenin bu saatinde otobüs bulamayan her Ankaralı gibi Gökçek’e saydı sövdü abla haliyle. Ben de onayladım kendisini. "Böyleyken böyle, ama yine gidip seçti insanlar" falan filan. O sırada kadın çantasına uzandı, sigara paketini çıkardı, paketi bana göstererek: "İçsem rahatsız olur musun?" dedi. "Estağfurulah, buyurun." dedim. Gün boyunca çalıştığı yerde rahatça sigara içemediğini anlattı. Kendisi televizyoncuymuş, kamera arkasında çalışıyormuş. "Sigara yasağı çok sıkı." dedi. Bana okuyup okumadığımı, nerde okuduğumu sordu. Bu kısa tanışma faslından sonra muhabbete şoförü de dahil ettik. Böyle ilginç, üçlü bir sohbet aldı başını gitti. O an düşündüm, tam film gibi oldu azizim. Ne bileyim, birbirini tanımayan üç kişi, gecenin bir körü olmuş, aynı arabada. Hani en ufak bir fikrim yok yanımdaki insanların kimler olabileceğine dair. Tedirgin olmaktan ziyade heyecanlandım. Değişik bir deneyim. Konu nerden nasıl geldi hiç fark etmedim, birden bambu ağaçlarından yapılan araba döşemelerini konuşmaya başladık. Ha, şimdi hatırladım. Kadın sigarayı yaktıktan sonra şoför arkaya dönüp: "Dikkat edin de arabanın döşemelerine dökülmesin.” dedi. Bunun üstüne kadın: "Hiç merak etmeyin, çok dikkat ediyorum. Ben de kendi arabamda çok takıyorum bu konuya." dedi. Sonra benim ilk defa o gece gördüğüm bir lokantanın önünden geçtik. Dört katlı bir kebapçı! Evet, yanlış duymadınız sevgili okurlar, tam tamına dört (4) katlı. Yeni açılmış. Üstelik yeri işlek bir yer olsa tamam, gayet saçma bir yerde, lüzumsuz bir dört kat. Kadın: "Adamlardaki ticari cesarete hayran kaldım doğrusu. Bu ne kendine güven, böyle bir yere dört kat açmak." dedi. "Hani İstanbul’da Boğaz kenarı falan olsa bir derece de, burada kim gelsin burayı doldurmaya?" dedi. Ben de onayladım kendisini. Ardından buradan yola çıkarak konu ekonomik kriz, para, sermaye gibi mevzulara kaydı. İşte ekonomik krizden kurtulmak için sermayesi olanların piyasaya yatırım yapması gerekir, para babaları aslında devletin çarkını döndüren kişilerdir vs. vs. vs. gibi şeyler söyledi abla. Arada da bana dönerek: "Öyle değil mi?" diye soruyor. Ben de "Öyle tabii" diyorum. Diyorum demesine de anladığımdan değil. Hani öyle bir konumdayım ki bana orada ne sorsa hayır demem. "Evet, öyle tabii" repliği gayriihtiyari çıkıyor ağzımdan. Hele zaten gecenin bir körü, hele zaten konu para, sermaye neyim. Ben hiç anlamam o işlerden azizim. Hani ekonomi haberlerinde alttan bir şeyler geçer ya, inen çıkan hisseler, düşen yükselen para birimleri… Onlar ne bilmiyorum. Mesela dolar iniyor çıkıyor ya, ne oluyor da iniyor, ne oluyor da çıkıyor anlamıyorum. Mesela ellerinde telsizle oradan oraya koşturan adamlar görüyoruz televizyonda. Amaçları ne bilemiyorum. Bunu üst dönemden bir arkadaşıma anlattığımda, seneye alacağımız economics for engineering dersinden sonra en azından bunları anlayabileceğimi söyledi, içime su serpti. Anlatan oldu da biz mi anlamadık? Neyse, konuyu iyice dağıttım. Tekrar gecemize dönersek, ben kadın ekonomiyle ilgili ne derse "Evet, öyle" diyordum en son değil mi? Balık lokantasından da konuştuk, bir gecede iki kişilik yemeğe sekiz yüz milyon veren insanlardan da. Hanım abla bu konuda fazla iyimser, parası olan birinin verebileceğini söyledi. Şoför de ona katıldı. Belki o da benim ekonomi mevzusunda takındığım tavrı takındı ve kadın ne derse "Evet, doğru." demeyi seçti. Ama ben henüz o kadar ödün vermedim arkadaşım kişiliğimden. Bence iki kişilik yemek için sekiz yüz milyon çok. Koç olsam, Sabancı olsam da vermem (Sosyalist, gururlu genç imajı). Ama böyle demedim pek tabii. Prensiplerime ve ilkelerime ve ulvi ideallerime bağlı, kapitalizm karşıtı saf salak bir genç olarak benim hala umudum var (on sene sonra kendime kıçımla güleceğim muhtemelen). Dolayısıyla sessiz kaldım. Bir şey demedim (cevab veremedi). Sonra bizim evin bulunduğu sokağa geldik. Yol arkadaşım ise benden sonraki sokakta inecekti. Taksi bizim apartmanın önünde durdu. Hemen çantama uzandım. Taksimetredeki paranın yarısını ödemeye davrandım. Kadın hemen: "Aaaa!!! N'apıyorsın öyle??!!" dedi. Ne demek ne yapıyorum? "Olur mu öyle şey?!" dedim. Taksiciye ısrarla parayı uzattım. Kadın kolumu tuttu ve şunları söyledi: "Sok bakayım o parayı çantana. Olur mu öyle şey? Sana taksiye binmeyi teklif eden benim. Aksi takdirde bu davranış para ödetmek için seni taciz etmek olur. Ben zaten taksiye biniyordum, yanıma seni de aldım." Ben de: "Ama olmaz öyle şey. Beni utandırıyorsunuz. Mahçup oldum. Lütfen kabul edin." dedim. "Asla. Kesinlikle kabul etmiyorum.” dedi abla. Şoför de önden katıldı: "Evet, hanımefendi doğru söylüyor." Ben de en sonunda "Peki, çok teşekkür ederim, gerçekten mahçup ettiniz beni." dedim, ne diyeyim. Kadın bana döndü ve şöyle dedi: "Bu hafta birine bir iyilik yap ve benim için yapmış ol. Böylesi çok daha güzel."

"Peki o zaman." dedim ve iyi geceler dileyip indim. Apartmanın merdivenlerinden çıkarken ilginç bir deneyim yaşadığımı düşünüyordum.

Ertesi gün bu olayı okulda arkadaşlarıma anlattım ve içlerinden biri: "Bu resmen Sırlar Dünyası olmuş yahu." dedi. Düşündüm, valla gözüme pek uzak ihtimal görünmedi. Artık Sırlar Dünyası mı olur, Scientology mi, Kabala mı, her ne naneyse.

Yakın Zamanda Türk Televizyonlarında Gördüklerim


+Son aylarda hangi kanalı açsan karşına Elif Şafak çıkıyor. Yazarların televizyon programlarına çıkmaları ve reklam çalışmalarında bulunmaları konusunda muhafazakar değilim. Ama yazar da her programa çıkmamalı arkadaşım. Yani bence. Biraz seçici olmakta fayda var diye düşünüyorum. Neyse lafı dolandırmayayım, geçen akşam Elif Hanımı Saba Tümer’in programında gördüm. Saba Tümer’i zaten sevmem, hele sunuculuğundan hiç haz etmem fakat işte Elif Şafak olunca oturdum, izledim. Saba Tümer salak sorular soruyor, Elif Şafak da o salak sorulara olabildiğince mantıklı cevaplar vermeye çalışıyor. Bir ara Saba Tümer, Elif Şafak’a son kitabı Aşk’daki karakterlerle ilgili bir soru sordu dan diye. İşte niye sevişmiyorlar falan gibisinden bir soru. Elif Şafak bir an durakladı, "ııııı, hiç düşünmemiştim, evet. hmmm...." dedi.
Neden sevişmiyorlar ne yahu?!

+Atv’de sabi sübyan çocukları allayıp pullayıp, gazino şarkıcısı kıyafetleriyle donatıp, en içli şarkıları söylettikleri bir program var ya hani. Pınar Altuğ ve Erol Evgin sunuyor. Hah işte o programı kınıyorum. Cumartesi akşamı kanalları gezerken rast geldim, bir tane ufak kız acıklı bir türkü söylerken gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Onu dinleyen diğer bir yarışmacı arkadaşı ise iki eliyle yüzünü kapamış, hüngür hüngür ağlıyordu. Hüngür hüngür bak! Vallahi billahi abartmıyorum. Çok duygulanmışlar zaar. Bence yalan. Valla bak. Bebeler pek güzel kıvırıyor rol yapmayı.

+İran seçimleri sırasında televizyonlarda bayağı bir gördük, Musavi'nin çok cevval bir karısı var. Takdir ettim, hükümet gibi kadın. Ee, şey, hükümet zaten. Pardon.

+Seda Sayan’ın hedef kitlesi annelerimiz olan Pepsi reklamı var ya, onun şarkısı çok iğrenç bir şekilde dile dolanıyor. "Pepsiiii! Yaşatır seniii, pepsiii!"

+Habertürk’te her cumartesi gecesi Murat Bardakçı’nın yaptığı programda yer alan Pelin Batu’ya gerek program içerisinde, gerekse programın ardından basında ve internette yer alan yorumlarda gereksiz yere yükleniyorlar bence. Kınıyorum. Ayıptır.

+Habertürk demişken, cumartesi sabahı yayınlanan bir haftasonu programı var, canlı yayın. Reenkarnasyonun var olduğunu iddia eden iki teyze vardı konuk. Biri uzman mıymış ne, bilmiş bilmiş konuşuyordu. İki lafından biri de “canım benim”. Yanındaki kadın ise daha bir munis tip. 16. Yüzyılda İngiltere’de prenses olduğunu söyleyen bir hanım abla. Bunun üzerine sunucu hafif imalı bir şekilde “Hep de İngiltere oluyor, prenses oluyor ahahaha!” dedi. Uzman kadın direk araya girdi: “Öyle deme canım benim. Yaşamayan bilemez bunu.”

+Son bir haftadır Türk televizyonlarında ufo haberleri almış başını gidiyor. Taa Amerikalardan hakiki Fox Mulder gelmiş canım benim. İstanbul’da konferans vermiş. 2012’de uzaylı kardeşlerimizle büyük vuslat gerçekleşecekmiş, öyle diyor amcam. Hadi bakalım, merakla bekliyorum.

+Ufo demişken, "Sirius uzay araştırmaları Türkiye falan filan başkanlığı" başkanı bir adam var. İsmini hatırlayamadım, darılmasın artık. Deprem Dede gibi, efendime söyleyeyim Zekeriya Beyaz gibi pek bir popüler oldu şu günlerde. Hangi kanalı açsam karşıma çıkıyor. Bilirkişi olarak konuşuyor. Hayırdır inşallah.

+Ntv geçen yazın ardından bu yaz da Yeşil Ekran yapıyor. Belgesel neyim yayınlıyor. Çok takdir ediyorum kendilerini. Aferin. Tabii her akşam o kadar entel olamıyorum, izlemiyorum ama kalbim onlarla.

+Ntv demişken, Cem Yılmaz Can Dündar’ın Neden programının sezon finali (?) konuğuydu. Konu erövizyon’a geldi. İşte bu aslında şarkı yarışması değil de siyasi bir yarışma falan filan. Efendime söyleyeyim tanışıklı dövüş var, komşu komşuya veriyor gibi bilinen argümanlar. Bu "komşu komşuya veriyor" lafı üzerinden üst üste espriler yaptı Cem Yılmaz. Bütün stüdyo kahkalarla gülüyor bittabi. Yok herkesin komşusu var, herkes veriyor mu?/ Sadece veriyor muyuz?/ Vermeli miyiz?/ Vermesek iyi mi olur?
Arkadaşım, bence bu "vermek/almak" üzerinden yapılan espriler hiç komik değil. İstersen eşşek kadar adam ol -yalnız Cem Yılmaz'a değil, vermek esprisine gülen herkese diyorum- insanın cinsel akıl yaşı 12’de kalınca, ne zaman "verme" lafı geçse “ahahaha!” oluyor millet. Bence bu "almalı/vermeli-emmeli/gömmeli" esprilerin miâdı doldu. Acı ama gerçek.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Haruki Murakami'den Norwegian Wood


Sanırım hayatımda ilk defa bir kitabın peşinden bu kadar koştum. Tam üç ay boyunca Norwegian Wood kitabını kovaladım da kovaladım. Haftada bir kullanıcı hesabıma girerek, okulun kütüphanesinden kitabım gelmiş mi diye kontrol ettim. Gelmesi gerektiği halde iki kere erteledi sahibi. Kimin aldığını bilmeme imkan yok ama inatçı bir Murakami okuyucusu olduğu için onu bağışladım. Tuttum sonra kitabımı. Hesapta benim üzerime görünüyordu. Ne olduğunu hatırlamıyorum, almam gereken gün gidemedim almaya; düştü üzerimden kayıt. İşin yoksa gene kovala kitabı. Bekledim, casus gibi kitabın yeni sahibinin kitabımı iade edeceği günü kaçırmamak için takipte kaldım. Arada badireler atlattım, sıkı Murakami okuyucularını geride bıraktım ve zafere ulaştım. Mutluyum. İki haftadır kitap bende. Yavaş yavaş, sindire sindire okuyorum. Bir yandan okuyorum, bir yandan da bu kitabın kaderim olmasından korkuyorum. Böyle garip bir tesadüfler zinciri var yaşadığımız düzende. Ya da ben kendimi buna inandırıyorum, bilemiyorum. Böyle düşünmek hoşuma gitmiyor değil, itiraf ediyorum. Bir-iki tane kitap ismi sayabilirim, okurken hayatımın tuhaf bir şekilde eş zamanlı olarak kitabın öyküsüyle paralel gittiği.

Bu kitabı okumaya başladığım günlerde, Murakami’nin iki ciltlik, Japoncası iki bin (2000!) küsur sayfalık 1q84 adlı romanının çıktığı haberi geldi. Henüz İngilizceye çevrilmemiş. Şimdiden bilmem kaç bin adet sipariş almış falan filan. Bu Japonlar ilginç zaar. Dünyanın neresinde bir kitap (Norwegian Wood) dokuz buçuk milyon (9.5 milyon!) satar? Takdir ettim.

Gelelim Norwegian Wood’a. İsmini Beatles’ın şarkısı olan Norwegian Wood’dan alıyor. Üniversiteye başlayan bir gencin geçmişi ile bugünü arasında sıkışıp kalmışlığını anlatıyor. Görünürde insanların arasında ama gerçekte içini hiç kimseye açmak istemeyecek kadar soyutlamış kendini herkesten. İnsan ilişkilerine dair gözlemleri ve ürettiği fikirleri var. Kimisi topluma ters gelebileceğinden, bu fikirleri dillendirmeyi sevmiyor. Arkadaşlık ve sevgililik müessesesinde toplumun geri kalanından farklı düşünüyor. Belki buradaki kocakarı teyzeler olsa, "çınk çınk" efektiyle birlikte kendisine "geniş görüşlü" der; "bu gençlik nereye gidiyor yarab?!" diye de eklerlerdi. Bırak desinler Toru, insanlar hala birbirlerine sahip olabileceklerini düşünen saf homo sapiensler olarak yaşamıyorlar mı?

Kitabın sevdiğim bir yerinden alıntı yapmak istiyorum.
(Not: Aşağıda konuşan iki kahramanın, birbirleriyle The Great Gatsby romanı sayesinde tanıştıklarını belirtmekte fayda var.)

"What kind of authors do you like?" I asked, speaking in respectful tones to this man two years my senior.
"Balzac, Dante, Joseph Conrad, Dickens," he answered without hesitation.
"Not exactly fashionable."
"That's why I read them. If you only read the books that everyone else is reading, you can only think what everyone else is thinking. That's the world of hicks and slobs. Real people would be ashamed of themselves doing that. Haven't you noticed, Watanabe? You and I are the only real ones in the dorm. The other guys are crap."
This took me off guard. "How can you say that?"
"Cause it's true. I know. I can see it. It's like we have marks on our foreheads. And besides, we've both read The Great Gatsby."

(vintage international original yayınları. 2000. sayfa. 31).