15 Haziran 2009 Pazartesi

Sırlar Dünyası'nın kapısını tıklattım. Ya da onlar benim kapımı aşındırdı, bilemedim bak şimdi.*


*Güzide kanalımız Samanyolu Tv'de yayınlanan ilahi kaynaklı, metafizik tandanslı bir program.

Geçen hafta başımdan ilginç bir olay geçti. Anlatmak isterim.

Ankara’nın ne kadar boktan bir şehir olduğunu anlatmama gerek yok sanırım, herkesin malumu. Bir önceki sayfada Ankara’yı öven ve ona duyduğum derinden sevgi(!) ve bağlılığı(!) anlatan yazıyı okuyunca affedersiniz ama bir tarafımla güldüm kendime. Neyse, bu mevzuya girmeyelim, işin içinden çıkamayız. Ne diyordum, evet, Ankara’nın boktan bir şehir olduğu malumunuz. Bu sebeple akşam saat dokuzdan sonra sokaklardan el ayak çekiliyor; herkes evine gidip, perdelerini çekip, oturuyor. Ben ise gece saat on ikide sokakta otobüs bekleme gafletinde bulunuyorum. Hani anlatırlar ya İstanbul’da Beyoğlu’nda gece her tip insan oluyor; ayyaşı, keşi, tinercisi neyi, insan yalnız yürümeye çekinir diye (valla diyenlerin yalancısıyım, gözümle görmüşlüğüm, varlığımla orada bulunmuşluğum yok. Neyse). İşte gece saat on ikide Kızılay’da da insan etrafın ıssızlığından çekiniyor arkadaşım. Kimseler yok. Böyle sessizliğin verdiği bir ürperti diyeyim ben sana, sen anla. Otobüse bineceğim durağa geldim. Bir-iki kişi var, öylesine bekliyor. Ben de birkaç dakika öylesine bekledim. Biliyorum otobüsün gelmeyeceğini ama sürü psikolojisi işte. "Madem bekleyen var, insanların bir bildiği var demek ki" gibisinden. "Hay aksi, şimdi ne yapacağız, dolmuşa mı bineyim? O da eve uzak bir yerde indiriyor, gecenin bu saatinde bir de eve yürüyecek miyim?" falan diye içimden çeşitli düşünceler geçirirken, önümde bir taksi durdu. Durakta bekleyen bir kadın taksinin kapısını açtı ve durakta bekleyen iki-üç kişiye dönüp: "Eğer yakın yerlere gidiyorsak beraber gidebiliriz." dedi. Kimse bir cevap vermedi. Ben de kısa bir tereddütten sonra "Nereye gidiyorsunuz?" dedim. Kadın cevapladı. Şansa bak, aynı yere gidiyor çıkmaz mıyız? "Tamam o zaman." dedim, atladım taksiye. Arka koltuğa oturduk kadınla birlikte. Şoföre tarif etti gideceğimiz yeri. İlk olarak gecenin bu saatinde otobüs bulamayan her Ankaralı gibi Gökçek’e saydı sövdü abla haliyle. Ben de onayladım kendisini. "Böyleyken böyle, ama yine gidip seçti insanlar" falan filan. O sırada kadın çantasına uzandı, sigara paketini çıkardı, paketi bana göstererek: "İçsem rahatsız olur musun?" dedi. "Estağfurulah, buyurun." dedim. Gün boyunca çalıştığı yerde rahatça sigara içemediğini anlattı. Kendisi televizyoncuymuş, kamera arkasında çalışıyormuş. "Sigara yasağı çok sıkı." dedi. Bana okuyup okumadığımı, nerde okuduğumu sordu. Bu kısa tanışma faslından sonra muhabbete şoförü de dahil ettik. Böyle ilginç, üçlü bir sohbet aldı başını gitti. O an düşündüm, tam film gibi oldu azizim. Ne bileyim, birbirini tanımayan üç kişi, gecenin bir körü olmuş, aynı arabada. Hani en ufak bir fikrim yok yanımdaki insanların kimler olabileceğine dair. Tedirgin olmaktan ziyade heyecanlandım. Değişik bir deneyim. Konu nerden nasıl geldi hiç fark etmedim, birden bambu ağaçlarından yapılan araba döşemelerini konuşmaya başladık. Ha, şimdi hatırladım. Kadın sigarayı yaktıktan sonra şoför arkaya dönüp: "Dikkat edin de arabanın döşemelerine dökülmesin.” dedi. Bunun üstüne kadın: "Hiç merak etmeyin, çok dikkat ediyorum. Ben de kendi arabamda çok takıyorum bu konuya." dedi. Sonra benim ilk defa o gece gördüğüm bir lokantanın önünden geçtik. Dört katlı bir kebapçı! Evet, yanlış duymadınız sevgili okurlar, tam tamına dört (4) katlı. Yeni açılmış. Üstelik yeri işlek bir yer olsa tamam, gayet saçma bir yerde, lüzumsuz bir dört kat. Kadın: "Adamlardaki ticari cesarete hayran kaldım doğrusu. Bu ne kendine güven, böyle bir yere dört kat açmak." dedi. "Hani İstanbul’da Boğaz kenarı falan olsa bir derece de, burada kim gelsin burayı doldurmaya?" dedi. Ben de onayladım kendisini. Ardından buradan yola çıkarak konu ekonomik kriz, para, sermaye gibi mevzulara kaydı. İşte ekonomik krizden kurtulmak için sermayesi olanların piyasaya yatırım yapması gerekir, para babaları aslında devletin çarkını döndüren kişilerdir vs. vs. vs. gibi şeyler söyledi abla. Arada da bana dönerek: "Öyle değil mi?" diye soruyor. Ben de "Öyle tabii" diyorum. Diyorum demesine de anladığımdan değil. Hani öyle bir konumdayım ki bana orada ne sorsa hayır demem. "Evet, öyle tabii" repliği gayriihtiyari çıkıyor ağzımdan. Hele zaten gecenin bir körü, hele zaten konu para, sermaye neyim. Ben hiç anlamam o işlerden azizim. Hani ekonomi haberlerinde alttan bir şeyler geçer ya, inen çıkan hisseler, düşen yükselen para birimleri… Onlar ne bilmiyorum. Mesela dolar iniyor çıkıyor ya, ne oluyor da iniyor, ne oluyor da çıkıyor anlamıyorum. Mesela ellerinde telsizle oradan oraya koşturan adamlar görüyoruz televizyonda. Amaçları ne bilemiyorum. Bunu üst dönemden bir arkadaşıma anlattığımda, seneye alacağımız economics for engineering dersinden sonra en azından bunları anlayabileceğimi söyledi, içime su serpti. Anlatan oldu da biz mi anlamadık? Neyse, konuyu iyice dağıttım. Tekrar gecemize dönersek, ben kadın ekonomiyle ilgili ne derse "Evet, öyle" diyordum en son değil mi? Balık lokantasından da konuştuk, bir gecede iki kişilik yemeğe sekiz yüz milyon veren insanlardan da. Hanım abla bu konuda fazla iyimser, parası olan birinin verebileceğini söyledi. Şoför de ona katıldı. Belki o da benim ekonomi mevzusunda takındığım tavrı takındı ve kadın ne derse "Evet, doğru." demeyi seçti. Ama ben henüz o kadar ödün vermedim arkadaşım kişiliğimden. Bence iki kişilik yemek için sekiz yüz milyon çok. Koç olsam, Sabancı olsam da vermem (Sosyalist, gururlu genç imajı). Ama böyle demedim pek tabii. Prensiplerime ve ilkelerime ve ulvi ideallerime bağlı, kapitalizm karşıtı saf salak bir genç olarak benim hala umudum var (on sene sonra kendime kıçımla güleceğim muhtemelen). Dolayısıyla sessiz kaldım. Bir şey demedim (cevab veremedi). Sonra bizim evin bulunduğu sokağa geldik. Yol arkadaşım ise benden sonraki sokakta inecekti. Taksi bizim apartmanın önünde durdu. Hemen çantama uzandım. Taksimetredeki paranın yarısını ödemeye davrandım. Kadın hemen: "Aaaa!!! N'apıyorsın öyle??!!" dedi. Ne demek ne yapıyorum? "Olur mu öyle şey?!" dedim. Taksiciye ısrarla parayı uzattım. Kadın kolumu tuttu ve şunları söyledi: "Sok bakayım o parayı çantana. Olur mu öyle şey? Sana taksiye binmeyi teklif eden benim. Aksi takdirde bu davranış para ödetmek için seni taciz etmek olur. Ben zaten taksiye biniyordum, yanıma seni de aldım." Ben de: "Ama olmaz öyle şey. Beni utandırıyorsunuz. Mahçup oldum. Lütfen kabul edin." dedim. "Asla. Kesinlikle kabul etmiyorum.” dedi abla. Şoför de önden katıldı: "Evet, hanımefendi doğru söylüyor." Ben de en sonunda "Peki, çok teşekkür ederim, gerçekten mahçup ettiniz beni." dedim, ne diyeyim. Kadın bana döndü ve şöyle dedi: "Bu hafta birine bir iyilik yap ve benim için yapmış ol. Böylesi çok daha güzel."

"Peki o zaman." dedim ve iyi geceler dileyip indim. Apartmanın merdivenlerinden çıkarken ilginç bir deneyim yaşadığımı düşünüyordum.

Ertesi gün bu olayı okulda arkadaşlarıma anlattım ve içlerinden biri: "Bu resmen Sırlar Dünyası olmuş yahu." dedi. Düşündüm, valla gözüme pek uzak ihtimal görünmedi. Artık Sırlar Dünyası mı olur, Scientology mi, Kabala mı, her ne naneyse.

Hiç yorum yok: