29 Haziran 2009 Pazartesi

Küçükken İpek Ongun'un "Mektup Arkadaşları" Romanını Okumuştum. Aklıma Geldi, Sana Yazayım Dedim. Sen De Okumuş Muydun?


Sevgili Arkadaşım,

Hiç birinin sevgisinin büyüklüğünden korktun mu? Seni ne çok sevdiğini fark edip de o sevginin şiddetinden ürperip, çaresiz kaldığını hissettin mi? Ben bunu şu geçtiğimiz hafta halamın yanındayken hissettim. Beni ne çok sevdiğini bilirdim ama bu sevgi beni ilk defa korkuttu. Öyle ki, beni bile yutabileceğini, içinde kaybolabileceğimi hissettim. Halam tarafından çok büyük bir sevgiyle çevrelendiğimi daha önce hiç bu denli somut hissetmemiştim. Sanırım aklım ermiyordu evvelden. Canım arkadaşım, "kudretli" ve "güçlü" kelimeleri arasında bir nüans vardır ya hani, işte bu sevginin vücuda gelmiş haline güçlü desem eksik kalır, kudretli desem yerini bulur. Akrabalık ilişkilerim için her daim köksüzlük hissi duyarım. Bohem Fransız ya da melankolik edebiyatçı köksüzlüğü gibi değil; ya da ne bileyim, 90’lı yılların, çalışma masasından "Tutunamayanlar"ı eksik etmeyen buhranlı Türk aydını temalı karanlık filmlerindeki köksüzlük gibi değil. Yalnızca manen, ruhen "ayakları havada olma" durumu değil bu, fiziken ve son derece maddeten olan bir tek başınalık. Nüfusta kayıtlu olduğum ve memleketim sayılan yeri hayatım boyunca iki kere gördüm desem, akrabalık ilişkilerimin ne düzeyde olduğunu anlamış olursun herhalde arkadaşım. Ama şu geçtiğimiz hafta var ya, hayatım boyunca hissetmediğim bir kalabalıklık hissiyle doldum. Bu kalabalıklık rahatsız edici ya da boğucu değildi, tam tersine içimi zenginleştirici ve beni mutlu edici bir kalabalıklıktı. Sanki ben bir kavanozum, almam gerekenden fazla veriliyor ve ben o verilenleri kabıma sığdıramıyorum, taşıyor. Taşmasın diye uğraşıyorum ama korkmuyorum, çünkü kaynağının kurumayacağını biliyorum. Öyle bir his. İnsanın kendini ev’inde hissetmesi güven vericiymiş. Sırtını yasladığın iki kadın varsa hayatta, dünyanın en güvenli yeri o kadınların kollarıymış. Bunu şimdi anladım. Başka bir şey daha anladım. Halam dedi ki, dünya gözüyle mezuniyetini göreyim, mürüvvetini göreyim, bir de çocuğunu kucağına aldığını göreyim, başka da bir şey istemem şu hayattan. "Amaan hala! Neler diyorsun, mezuniyet tamam da, diğerlerine daha ohooo! çoook var!" dedim. "Öyle deme kızım, babaannen öldüğünde benden gençti, deden de benim yaşımda öldü. Belli mi olur, senin mutluluğunu görmeden göçmek istemem." dedi halam. "Hala neler diyorsun öyle, ağzından yel alsın" dememe kalmadan sarılıverdim birden. İnsanlar yaşlandıkça küçülüyor, iki kolumla sarabiliyorum halamı. Bunları fark etmek üzüyor beni. "Duydun mu bak, öyle çok var deme, bak Hülya Koçyiğit’in torununa!" diyor halam. Gülüyoruz. "O ne öyle, 21 yaşında evlenilir mi?!" diyorum. "Kız sen niye böyle oldun?" diyor halam. O an düşünüyorum, "Babam ve Oğlum" filmini ilk izlediğimde salya sümük ağlamıştım. Hani derler ya, "Yazar bu romanında beni anlatmış" diye, işte o filmde de Çağan beyler beni anlatmıştı. Hani ufak oğlan çocuğu vardı ya, benim küçüklüğümdü. Sonra bu yıl, bu haziran ayı içerisinde televizyonda rast geldim, ikinci defa izledim. Bu sefer de salya sümük ağladım. Ama bu ağlayış, beyaz perdede izlediğim zamankiyle aynı nedenden dolayı değildi. Dört sene önce kendime ağlamıştım, dört sene sonra izlediğimde ise babam için ağladım. Hani derler ya, büyüdükçe insan annesini/babasını daha iyi anlıyor diye. Bu sefer babamın muhtemel hislerine ağladım. Fikret Kuşkan, Çetin Tekindor’a bir yerde şu meale gelen lafları söyler: “Oğlunun büyüyemediğini göremeyecek olmak nasıl bir şeydir, bilir misin baba? Okula başladığını, mezun olduğunu, ilk aşık olduğu zamanı göremeyecek olmak?” Kendi babamı düşündüm, ilkokula başladığımı göremedi, okuma-yazma öğrendiğimi, liseden mezun olduğumu, üniversiteye başladığımı göremedi. Bundan sonrasını da bilmeyecek. Bu nasıl bir kayıptır, ben bunu ilk defa 2009 haziran ayında anladım. Bir çocuğun babasının ölmesi çok acıdır; ama ölen baba için de bu çok acı bir durumdur. Bunu bu yaşımda anladım. Sonra halamı anladım. Bana mezun ol, evlen, çocuğunu göreyim derken, hiçbir şeyi kaçırmak istemeyen yaşını başını almış bir kadının dileğinden bahsediyordu. Aman hala ya, ne evliliği, ne çocuğu diyebilirdim. Hem ben çocukları sevmem ki diyebilirdim. Hem bak artık kadınlar tek taşını kendileri alıyor. Artık kızların amacı koca bulmak değil ki halacım diyebilirdim. Sizin zamanınızda evde kalmış kız gözüyle bakılan yaşta evleniyor kadınlar artık. Hayatını yaşıyor herkes, evlilik mevlilik zaruri şey değil artık diyebilirdim. Hem evlilik falan… Bu devirde biraz çapraşık bir müessese be halacım diyebilirdim. Karşımdaki kadın kırk küsur yıllık evli olmasına rağmen beni anlardı, biliyorum. Ne biçim konuşuyorsun sen öyle demezdi, biliyorum. Anlatsam anlardı, anlatsam dinlerdi. Ayıplamazdı düşüncelerimi. Ama demedim. Bunların hiçbirini demedim. Benden istediği şeyler, bana yüz milyon ışık yılı ötedeydi ama sesimi çıkarmadım. Çünkü bu isteğini anladım. Hem de ağzından çıkar çıkmaz o cümlelerin anlamını hissederek. Üstünden yıllar geçmesi gerekmedi idrak etmem için. Yaşımın büyümesi, hayat tecrübemin birikmesi falan gerekmedi. Tam da o an anladım. Sadece halam mutlu olsun istedim, hiçbir şey demedim.

Mektubumu burada bitirirken seni hasretle kucaklarım arkadaşım. Yanaklarından öperim, eğer yolun Ankara'ya düşerse muhakkak beklerim. Annenlere selamlarımı ilet.

Seni seven arkadaşın,
ben

Hiç yorum yok: