10 Aralık 2017 Pazar

bir slowdive konseri


bu sene bitmeden anlatmak istediğim birkaç şey vardı; hepsi öylece kalakaldı. tembellik mi desem, isteksizlik mi, yoksa yazmaya başladığımda hepsinin anlamını yitirdiğini düşünmemden mi bilmiyorum ama yazamadım. bunlardan bir tanesi de slowdive konseri deneyimiydi. ekim ayının başında, amsterdam'da izlediğim bir slowdive konseri benim için çok anlamlıydı, yılı bitirirken yok saymak istemedim. mayıs ayında slowdive'ın yirmi iki senenin ardından çıkardığı albümü dinlerken annem hastanedeydi. ne olacağını bilmediğim tuhaf ve sıkıntılı bir dönemde, ben her hafta istanbul-ankara arasını katederken hep bu albümü dinledim. buraya not etmişim, slowdive'ı bu albüm turnesinde bir yerlerde yakalama hayalim vardı. oldukça üzgün ve depresif bir dönemde bana önümdeki günlere dair hayaller kurduran böyle şeylerdi. konserler, müzikler ve sevdiğim insanlardan ötesi yoktu. halen de bunlardan başka, bunlardan fazla bir şey istediğim söylenemez. 

şu hayatta ne işim var dediğim çok oluyor. ama illa ki kendime bir sebep bulmam gerekiyor. büyük amaçlarım, insanlığa yararlı olmak gibi ulvi hedeflerim yok. buna paralel olarak hayattan büyük beklentilerim de yok. gerçi büyük hedef nedir, onu da bilmiyorum. konserlerin peşinde koşmak benim için oldukça keyifli bir hedef mesela. sevdiğim insanlarla geçirdiğim kısıtlı zamanlar da öyle. amsterdam'da gerçekleşecek bir slowdive konseri haberini duyunca da hollanda'da yaşayan p. ile aylar öncesinden bu konserin planını yaptık. sadece bir hafta sonunu içeren buluşmamız, hem slowdive romantizmi hem de yetişkinlik hayatımızın bir özeti olan dar-zamanlara-sıkıştırılan-yoğun-duygusal-paylaşımlar üzerine oldu. slowdive'ın yıllar sonra gelen albümü benim için bu senenin en güzel albümlerinden biriydi. bu albümü dinleme deneyimi, elbette ki sadece bu albümü dinlemek demek değildi. tıpkı bir slowdive konseri deneyiminin sadece sevdiğim bir grubu dinlemek demek olmaması gibi. bu konser benim için neydi? ilkgençlik yılları, naif hisler, o zaman büyük gelen ama şimdi tebessüm ettiğim hayalkırıklıkları, gençlik heyecanları, yoğun duygularla örülmüş ilişkiler derken hissettiğim nostaljinin oldukça ağır geldiğini itiraf etmeliyim. bir slowdive konserinin çok güzel geçeceğinden benim hiç şüphem yoktu; ama beklediğimden de güzel geçti. yeni albümlerinin beklenen tüm şarkılarını çalmalarının haricinde, avrupa turnesi kapsamında her konserlerinde çalmadıklarını bildiğim  dagger benim için sürpriz oldu. kendimi hem tıpkı on beş yaşında gibi yoğun duygularla sarılı hissettim hem de yanımdaki dostumun varlığı ile oldukça şanslı. alison'da neil ile rachel'ın sahnenin iki ucundan birbirlerine doğru gelerek gitar çaldıklarını gördüm. souvlaki ile, 40 days ile, crazy for you ile kendi hayatımdan daha büyük bir hayat içerisinde kayboldum. hayran hayran dalıp gittim. konser bitiminde başkalarının da benzer sabitlikte, yerlerinde öylece durduklarını gördüm. insan böyle yoğun hisler ile her zaman sarmalanmıyor. hele toplu bir şekilde olması ise öyle nadir oluyor ki... gerçekten slowdive seven insanlarla bunu paylaşmak oldukça güzeldi. konser bitiminde hem bir tatmin hissi hem de büyük bir boşluk hissi duydum. bunun nedenini halen de anlayabilmiş değilim. bazı güzel deneyimlerden sonra böyle oluyor. belki ben abartıyorum, bilemiyorum ama slowdive'ın geçmişten gelişi bu sene beni en mutlu eden şeylerden biriydi. bu konseri p. ile birlikte izlemek ise ankara'da geçen gençliğime en güzel armağandı.

bu da şarkı listesi. yanımızdakiler kapınca biz de rica edip fotoğrafını çektik.

26 Kasım 2017 Pazar

hidden orchestra konseri


23 kasım perşembe akşamı salon iksv sahnesinde hidden orchestra vardı. çekirdek kadrosu dört kişi olan ekip; brighton merkezli ve müzisyen joe acheson'ın projesi. joe acheson çok yönlü bir müzisyen ve hidden orchestra projesinde farklı müzik türlerini bir araya getirmekte. kendisine kemanda ve piyanoda poppy ackroyd, davullarda jamie graham ve tim lane eşlik ediyor. o akşam sahnede beşinci bir üyeleri de görsellerde ve laptop başında gruba katılmıştı.

grubun müzik yapma sürecini joe acheson şu şekilde açıklıyor: tüm enstrümanların kayıtları ayrı olarak yapılıyor ve acheson tarafından bir araya getirilip kaydediliyor. örneğin, davulcu tim lane aynı zamanda grupta trombon da çalıyor ancak sahnede bu sesi kayıtlardan dinliyoruz. müziğin üzerine eklenmiş doğaya ait sesler ise hidden orchestra deyince benim aklıma gelen ilk şey oluyor. bu noktada joe acheson'ın ilginç bir projesinden daha bahsetmek isterim. tüm birleşik krallık'ı gezerek, her bir sahilden sesleri kaydettiği ve bunları incelediği bir çalışması da olmuş. şu anda grup elemanlarının deniz kenarına konuşlanmış güzelim brighton'da yaşadığını düşünürsek, böyle seslerden ilham almalarına şaşırmayız diye düşünüyorum. ya da doğadan, sakinlikten, kuşlardan. 

grubun benim için dikkat çekici ve en hoşuma giden yanı çift davul ile müzik yapmaları. davullar hep karşılıklı konumlanıyor ve davulcular graham ile lane çoğu zaman birbirlerinin gözünün içine bakarak çalıyorlar. perşembe akşamı da bu şekilde adeta iki davulun birlikteliğini, iki davulcunun sahne üzerindeki iletişimini ve uyumunu izledik. bilmemin imkanı yok ancak o akşam bu iki davulcunun dostluğuna da şahit olmuşum gibi hissettim. tüm konser boyunca birbirlerine gülümseyerek tatlı tatlı atıştılar da diyebilirim. elle tutulmayan, somut olmayan bu şey her neyse, tanık olduğum için o kadar mutluyum ki... müzik icra ederken kurulan iletişim benim aklımın ermediği, hiçbir fikrimin olmadığı bir iletişim. bu da sahnede başta davulcular arasında olmak üzere, hidden orchestra ekibi içinde hissedilebilen bir şey.

grup o akşam 2017 çıkışlı down chorus albümlerinden ve sadık bir dinleyicilerini hayal kırıklığına uğratmayacak eski parçalarından çaldılar. benim tek eleştirdiğim nokta, şimdiye kadar salon iksv'de gördüğüm en gürültülü ve konuşkan seyirci kitlesinden birine denk gelmiş olmaktı. 

hidden orchestra benim çokça dinlediğim, özellikle ders çalıştığım gecelerime eşlik eden sevgili  grup. icra ettikleri müzik, bana inanılmaz bir konsantrasyon müziği geliyor. benim için cool ve uzayvari/endüstriyel bir boşluğu değil, pastoral hisleri temsil ediyor. kendilerini ikinci defa canlı dinlemiş olmanın memnuniyetini yaşıyorum. aşağıda kişisel favorilerimden olan seven hunters parçalarının 2014 yılına ait güzel bir canlı performans kaydı var.

19 Kasım 2017 Pazar

julie byrne konseri


julie byrne'ü 2016 yılı sonlarında tesadüf eseri tanıdım. natural blue şarkısını ilk dinlediğimde yaşadığım duygu yoğunluğunu, hissettiğim huzuru ve güzel hisleri burada ifade etmeye çalışmıştım. aradan geçen bir yıllık süreçte kendisini çokça dinledim. lastfm istatistiklerim, bu bir senede en çok dinlediğim müzisyen olarak julie'yi işaret ediyor. dönem dönem müziğinden kendini alamadığım yumuşak sesli kadınlar oluyor. eskiden böyle müzikleri daha çok ve daha yoğun dinlerdim. dinledikçe de içimde depresif hislerin belirmesine engel olamazdım. zihnim başka şeyler düşünür ve derinlere dalardım. sanırım artık bu yönümü kontrol edebiliyorum. yani çoğu zaman. eskiden dinlediğim bazı singer-songwriter müzisyenlerden artık dinlemediklerim var. julie ise bana bu müziğin depresif tarafını değil; bilakis huzur veren ve içimde iyi hisler uyandıran tarafını hatırlatıyor.

15 kasım günü salon iksv'deki konsere biletimi aylar öncesinden almış olmama ve heyecanla o akşamı beklememe rağmen, kendimi bir konsere gidecek zihinsel durumda hissetmiyordum. bu süreçte yaktığım başka konser biletleri oldu. ama 15 kasım günü işten eve geldim ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığını gördüm. günlük yaşamımda iş yerinde iletişim kurduklarım haricinde, toplumla etkileşim içine girmek istemiyordum. ailemle ya da uzaktaki arkadaşlarımla haberleşiyordum, bu beni memnun da ediyordu ancak zorunlu ve kaçamadığım etkileşimler yok mu; bunlar bende izolasyon isteğini arttırıyordu. o akşam evde kalmak istemedim. vapura binip karşıya geçmek istedim. bu rutini tekrar hatırlamak hoşuma gitti. julie sahneye çıkığı an, işte o an, buraya gelerek kendime ne büyük iyilik yaptığımı fark ettim.

ilk başta sahneye yalnız çıkan julie byrne, iki şarkının ardından sahneye ona eşlik edecek olan iki müzisyeni davet etti: son albümünün prodüktörlüğünü de yapan, synthesizerda eric littman ve kemanda jake falby. not even happiness albümünü baştan sona çaldılar. yumuşacık sesi, gösterişsiz gitar tınılarıyla julie kafamdaki birçok kavramın karşılığıydı: basitliğin, gösterişsizliğin, minimalizmin ve bu tarz şeylerin. müzik yapmadan önce hayatını central park'ta bekçilik yaparak kazanması da bağ kurabildiğim bir şeydi. akorlar arası geçişlerde eli adeta zarif hareketler yapıyordu. uzun zamandır sahnede klasik gitar dinlememiştim. çıt çıkmayan salonda yankılanan bir gitar sesinin dinginliği içime işledi. daha henüz birkaç şarkı olmuştu ki gözümden akan yaşlara engel olamadım. bu güzel müzik karşısında, bu müziğin bana hissettirdiği huzur ve sakinlik karşısında duyduğum mutluluğun ifadesi ağlamaktı. eskiden hiç anlayamadığım bir şeydi bu, mutluluktan ağlamak. şimdiyse bu nadir anları fark edebildiğimde kendime engel olamıyorum. üzüntü, ölüm ve yas dönemi sona mı eriyor bilmiyorum. sanmıyorum; ancak ben yavaş yavaş ölüme dair olan bu hisleri sindirmeye başlıyorum. yapabileceğım başka bir şey yok. bu sürecin içerisinde güzel bir şeye rast geldiğim ve bu güzelliği takdir edebildiğim için gözümden yaşlar geliyor. julie byrne'ün müziği beni rahatlatıyor, kalbimi yumuşatıyor, omuzlarımda hissettiğim yükü hafifletiyor. keman ve synthesizer'ın birlikte çaldıkları ve gitarın sustuğu birkaç dakikalık bir ara oldu. o arada ben güzel yerlere gittim geldim. kuş sesleri, dümdüz yeşil topraklar, rüzgarlı bayırlar, on dokuzuncu yüz yıl romanları, benim zihnimdeki yeşillikler... bu anı zihnimin içine kaydetmek istiyorum dedim. ben bir zaman, bir yerde, böyle bir anda var oldum. konserin bitimi, albümün de bitimini yapan şarkıyla oldu: "i live now as a singer" bu şarkıda julie ışıkların tamamen kapatılmasını istedi. konser karanlıkta bitti. yerimden kalktığım an, bu deneyimi bir kez daha yaşamak istediğimi fark ettim. hayatımda daha önce yapmadığım bir şeyi yapıp, ertesi gün de bu konsere gelmek istedim. eve giderken hissettiğim en bariz his ferahlıktı. uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyudum. ertesi gün akşamı bekleyerek geçti. içimde öyle tatlı bir heyecan vardı ki bu hissi ancak on sekiz yaşımla özdeşleştirebilirdim. akşam yine vapura bindim. yine salon iksv'ye gittim. julie yine sahneye tek başına çıktı. sonra arkadaşlarını çağırdı. şarkı sıraları neredeyse aynıydı. ben yine hayranlıkla ve mutlulukla bu müziği dinledim. bir pantolon ve bir kazakla sahneye çıkan bu kadının ne kadar güzel olduğunu düşündüm. bir günü iki kere yaşamak böyle bir şey olmalıydı. zaman makinası gibiydi. düne döndüm. 

ikinci gece de konser mekanından çıktığımda mutluydum. sanki doktordan çıkmış gibi rahatlamıştım, sorunuma çare bulmuşum gibi. ne yapmam gerektiğini artık biliyormuşum gibi. yaşamın basitliğine ve ummadığım anda derdime çare olmasına inanamam bazen. tesadüfen geldiğim bu hayatta, insanlık tarihinin bu zaman diliminde tanık olduğum güzel müzikler, resimler, filmler karşısında şanslı olduğumu hissettiğim zamanlar olur. bu müzisyenlerle, yazarlarla aynı zaman dilimine denk geldiğim için memnuniyet duyarım. hiç tanımadığım bu insanlar benim derdimi dışarı vurmama vesile olur, omzumdaki yükü hafifletir. böyle şeylere tanık olabildiğim için şanslı olduğumu düşünürüm. bu iki akşam da julie byrne ve arkadaşlarının yaptığı müziğe tanık olduğum için şanslıydım. bu yıl istanbul'da izlediğim en güzel konserlerden biri olmasının yanı sıra, benim için hayatımda özel bir anlamı olacak bu konseri, yaşama şevkimi kaybettiğimde hatırlamaya çalışacağım. benden önce de bu dünyadan nice güzel eserler geldi geçti, benden sonra da gelecek. ben yaşam süremde tanık olduklarımı yüreğimde hissedip, hayatın bu deneyimlerine açık olmaya gayret göstereceğim.

11 Kasım 2017 Cumartesi

.

buraya en son yazdığım yazı eniştemle ilgiliydi. hemen ertesi gün onu kaybettik. bir şekilde burada bir şeyler yazmaya devam edebilmem için onunla bu mecradan da vedalaşmam gerektiğini düşündüm. bu süreçte hissettiklerimi ne kendime ne yakın çevreme tam olarak ifade edemedim. hislerim ve düşündüğüm şeyler ufak birkaç karalama olarak defterimde kaldı. sanki önce bu hislerimi yazıya dökmeliyim ki hayatıma devam edebileyim gibi geldi. her şeyin akışında devam edebilmesi için bu bir gereklilikmiş gibi hissediyordum. ama ne zaman yazmaya otursam dağılacak gibi oldum ve masa başından kalktım. halen de üzüldüğüm şeyin sadece babam gibi, dedem gibi sevdiğim eniştemi kaybetmenin ötesinde başka şeyleri de içerdiğini düşünüyorum. bir kaybın yol açtığı anlam arayışı, hayatla aramdaki en önemli boşluk olarak kendini belli ediyor. 

küçük, minik ailemizde eniştem amcamla birlikte babamın boşluğunu dolduran bir insandı. babamı kaybettiğimde beş yaşındaydım ve birini kaybetmenin ne olduğunu bilmiyordum. o zamana dair hiçbir şey hatırlamıyorum. tek diyebildiğim, bu kadar travmatik bir deneyim olmadığıydı. yıllar içinde bir babanın eksikliğini hissettiğimi söyleyemem. insan bir kavramın/kişinin varlığını bilmeyince, yokluğunu da hissedemiyor. ancak bir kişinin varlığını iliklerine kadar hissedince, kaybını tahayyül etmesi bile yıkıcı olabiliyor. ben o zamandan beri bu hisle baş etmeye çalışıyorum. iş, okul ve sorumluluklar içinde kendime tutunacak meşgaleler yaratıyorum. zaten kimi sorumluluklarımdan -iş- kaçmamın imkanı yok ki bunlar benim üzüntümü tam olarak yaşayamama da neden olan şeyler. içimdeki üzüntü ve yas dolu hislerin dışarıya yansıyamaması, kendimi kocaman bir kütle olarak hissetmeme sebebiyet veriyor. bir tarafım kırılmış gibi hissediyorum. ya da bir evin içindeymişim de çatısı uçmuş gibi. bir güvensizlik ve yalnızlık hali peşimi bırakmıyor. bunun her insan gibi öğrenmem ve atlatmam gereken bir süreç olduğunun farkındayım. sadece zaman gerekiyor. yaşamak nasıl bir şey, bunu yeniden düşünüyorum. daha önce düşünmediğim gibi, daha önce hiç bakmadığım gibi bakıyorum yaşamak denen şeye. bağ kurmak, birlikte olmak, sevilmek gibi şeyleri düşünüyorum. sıkça çocukluğum aklıma geliyor. eniştem ile gezdiğimiz yerler, onun arabasında yaptığımız seyahatler,  okuma yazmayı öğrendikten sonraki ilk yaz tatilinde her gün birlikte özenle yaptığımız okuma pratikleri, bana bisiklete binmeyi öğretmesi, çarpım tablosu çalıştırması, birlikte bahçeye ektiğimiz çiçekler, domates fideleri, güzelim kaz dağları, zeytinlikler ve niceleri. ilkokula başladığım ilk gün yanımdaydı. beni elimden tutarak okula götürmüştü. liseye başladığım ilk gün de benimle gelmişti. ben gelme desem de okulun kapısına kadar gelmişti. hayatta ne zaman güçsüz hissetsem ondan tavsiye alırdım. mücadeleci, yılmayan ve ağlamayı sevmeyen bir insandı. bana da bunu öğütlerdi. mesleği olan askerlikte edindiği disiplini, hayatının tüm alanlarında uygulayan biriydi. ben de ondan bunu gördüm; çalışkanlığı ve sürekli çalışmayı. cumhuriyetin ilk dönemlerinin yetiştirdiği bir insandı. hayatı yatılı okullarda geçmiş ve kendisini, kendinden daha büyük bir amaca, onu okutan ülkesine hizmet etmeye adamıştı. ben eski kuşakların cumhuriyete bağlılığını bizzat onda gördüm.

ne zaman kendimi iyi hissetmesem, halamın ve eniştemin yanı benim için bir sığınaktı. çocukluğumdan beri bu hiç değişmedi. kırk dokuz yıllık evlilikleri boyunca, iki insanın birbirini sevmesi ve sayması nasıl bir şeydir, ben bunu onlarda gördüm. bir evlilik nasıl olmalı, benim aklıma gelen örnek onlarınkiydi. ellinci yıllarında bir kutlama partisi verecektim ve hep birlikte bunun esprisini yapıyor, gelecek seneyi bekliyorduk. hayata onun kadar bağlı biri görmedim. çocuğu yoktu ve beni hep kızı gibi sevdi. ben de onu babam gibi sevdim.

bütün bunları düşününce hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. ama bir şekilde tebessüm de ediyorum. eniştemle birlikte benim yaşamım süresince güzel bir ömür geçirdik. pek çok insanın birbiriyle kuramadığını düşündüğüm derin bir bağ kurduk. hayatta bin bir türlü ilişki çeşidi var ve ben artık kendim de dahil herkesin hepsini deneyimleyemeyeceğine inanmaya başladım. olmadığım şeyler var, kuramadığım ilişkiler. ama mesela bir tanesini, bu ilişkiyi biz yirmi sekiz sene çok güzel sürdürdük. birbirimizi baba-kız/dede-torun olarak çok sevdik. doğumumdan sonra beni hastaneden kundağımda o çıkarmış. ben de onu toprağa yerleştirdim. hayatın bu tuhaf, çembersel döngüsünü düşününce hislerim altında eziliyorum. omuzlarım iniveriyor. çok güzel anıların ardından gelen hüzünlü deneyimler... ölümlülük, vaktimizin sonsuz olmadığının farkına varış, sevdiklerimin yaşlanması, benim bunu onları her görüşümde çok net fark etmem, bir gün herkesin gideceğini bir kez daha idrak etmem. bunları bilip de yaşamaya devam edebilmek hem komik geliyor hem de insanın acizliğini gösteriyor. ayrılık hep insanlar için. ölüm de bir çeşit ayrılık. peşinden gelen özlem ve boşluk hissi hiç geçmeyecek gibi. bir zaman bu hisle yaşamaya alışacağım. herkes nasıl alıştıysa, nasıl alışıyorsa. asıl yalnızlık bir şehirde fiziken yalnız olma hissi değilmiş, dünya üzerinde seni anlayan ve seven insanların azalmasıymış, bunu fark ettim. tüm sevdiklerim, ailem, dostlarım benden uzaktayken bu durumun yarattığı özlem hissine yenilmemem gerektiğini düşündüm. bu olay, bana bu olumlu şeyi düşündürebildi. bolca müzik dinledim. dinledikçe aklıma güzel ve hüzünlü şeyler geldi. onları yazmak istedim. şimdilik diyeceklerim bu kadar ama kelimelerimi tüketemedim. tüketsem daha iyi hissedeceğimi biliyorum.

toprağı bol olsun. 

21 Ekim 2017 Cumartesi

insan ne zaman büyür?

aslında güzel bir şey üzerine yazmak istiyordum. beni çok mutlu eden bir konser üzerine. bir şeyler karalamıştım ama yarım kaldı. aldığım bir haber beni bu yazıdan ve günlük akıştan alıkoydu. bana bu yaşıma kadar baba olan eniştem hastaneye kaldırıldı. benim yaşlı ve sevgili eniştem. bir zaman böyle şeyler olacaktı ama insan ne zaman hazır olur ki diye düşündüm. insan ne zaman büyür? okulu bitirince mi, çevresindekiler uzaklara gidince mi yoksa kendisi uzaklara gidince mi? mesafeler ülke sınırlarının dışına taşınca mı yoksa ilişkiler sonlanınca mı? insan ne zaman büyür diye düşündüm. annesinin, ailesinin biricik kızı olma yaşını geçince ve roller değişince mi? bunların hepsi insanı büyüten şeylerdi ama hiçbiri yeterince büyüten şeyler değildi. ölüm mü, zamanın sonuna yaklaşmak mı, o daimi yalnızlık hissini meğersem bir ömür boyu atardamarında hissedeceğini anladığın an mı büyüdüğünü anladığın an, bilmiyorum. bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca yanımda olan bir insanın zamanını doldurması ve yorgun, güçsüz bir şekilde o yatakta yatması büyüdüğümü anladığım anlardan biri. halbuki ben çocuk sahibi olmamama rağmen hayatım içerisinde annelik yaptığımı düşünmüş, birkaç ölüm görmüş, hastalıkların ne kadar yıpratıcı ve yaşlandırıcı olduğunu gerek yakınımda gerek kendimde tecrübe etmiştim. ama yine de büyümemişim. yine de böyle şeylere hazırlıklı değilmişim. düşüncelerin beni deli edecek denli zihnime hücum ettiği şu saatlerde yazmaktan başka yapacak bir şey bulamıyorum. devam eden bir okul ve yapmam gereken ödevler varken kafayı yiyecek gibi hissettim ve kendimi eve yakın bir starbucks'a attım. kaç saat kaldım tam emin değilim; belki beş, belki altı saat. ev bana depresif hisler ve olumsuz düşünceler verirken, akan bir hayatın içinde olmak iyi geldi. yapmam gereken ödevi yaptım. tek motivasyonum kontrolü kaybetmemek için bir şeylerle uğraşmaktı. sorumluluklar, sorumluluklar, yetişkin hayatının mantıkla yürütülmesi gereken sorumlulukları işte bunlar. mantıklı olmaya çalışmıyorum, sadece dalgaların altında kalmak istemiyorum, o kadar. çünkü kendi kendini telkin etmede çok başarılı sayılmam ve beni dalgaların altından çıkaracak insanlar fiziksel olarak ulaşamayacağım mesafedeler. 

dükkanı kapatmalarına yakın starbucks'tan kalktım. eskiden sesli ortamlarda verimli çalışamazdım. istanbul'a taşındıktan sonra evde çalışmanın verdiği depresif atmosferden kaçmak için dışarıda çalışmaya başladım. halbuki bu, tam da beyaz yakalı hayatı değil miydi? demek ki sebebi buymuş. en azından bir sebebi.  boş ve anlamsız hayatlarda çok önemli işler peşinde olmak, bunu sosyal ortamlarda yapmak, tabii ki kahve ile çalışmayı taçlandırmak. ne de olsa kahve olmadan ayılamıyorduk, çalışamıyorduk. kahvesiz afyon bile patlamıyordu. işte şimdi sebebini anladım. gecenin karanlığında eve doğru yürürken belediyenin çöp arabasına takıldım. eş zamanlı olarak uzayda ilerliyorduk. yan yana. ben gidiyorum, çöp arabası gidiyor; çöp arabası duruyor, ben onu geçiyorum, sonra o hareket ediyor ve beni geçiyor. bu beni hiç rahatsız etmedi. ne arabanın kokusu ne de çöpün varlığı. sonra bir noktada araba bastı gaza ve karanlıkta kayboldu. marketin kapanmasına on dakika kala yetiştim ve yıllardır içmediğim hazır çorbalardan almak için koşarak içeri girdim. bir yandan grip beni yataklara düşürecek denli çarpmıştı ama evde kalacak sakinlikte değildim. bu nedenle yıllardan sonra magnezyum glukonat'a kanaat etmekten başka çarem yoktu. eve vardığımda kalbim hızlı hızlı atıyordu. ev arkadaşım tam da şehir dışında olacak zamanı bulmuştu. film ya da dizi izleyemiyorum. okuduğum kitaplar beni yorduğunda çok kısa uyuyor, sonra kaldığım yerden devam ediyorum. ama keşke zihnimi oyalayacak bir şey olsaydı. ömrümün sonuna kadar zihnimi oyalayacak bir şey olması için neler vermezdim. şu dünyaya atılmışlık hissinden kurtulmak için. şu ölümlülüğün yüzüme çarpan beton soğukluğunu hissetmemek için neler vermezdim. müziği sabaha kadar açık tutuyorum ki ses olsun. belki zihnimi düşüncelerden uzak tutmak için şu yarım bıraktığım konser yazısını tamamlamalıyım. 

30 Eylül 2017 Cumartesi

alemdağ'da var bir yılan

ne zaman okulların açılma dönemi gelse sait faik'in son kuşlar hikayesi aklıma gelir. yıllardır bu böyle, hiç değişmedi. her seferinde de oturup bir deneme yazmak isterim. bu hikaye hakkında, sait faik'in aklıma kazınan bu hüzünlü eylül hikayesi hakkında. ortaokulda olmalıydık, bu hikaye türkçe dersi kitabında yer alıyordu. hani sonrasında "okuduğumuzu anladık mı?" bölümü soruları ve dilbilgisinin geldiği okuma parçalarından biriydi. hikayenin tamamı mı vardı, yoksa bir kısmı mı, hatırlamıyorum. o zamanlar anlayacak yaşta ve algıda değildik tabii; ancak bir ders kitabında sait faik'in olması ne muazzam bir şeymiş. halen var mı acaba? 

kendimi bildim bileli beni takip eden huzursuzluğun nüksettiği bir dönemdeyim. insan delirir mi? delirir elbet, delirmek çok kolay. okuduğum kitaplar bana bunun tersini söylemiyor. bilakis, delirmemek için kendi kendimle başa çıkmam gerektiğini anlatıyor. alttan alta bu manayı ben çıkarıyorum. hayat gittikçe kolay olmuyor, sadece durumlar tanıdıklaşıyor ve az çok ne yapmam gerektiğini kestiriyorum, o kadar. umut umut umut. hani sait faik umut eden biriydi? ölmeden önce yayınlanan son öykü kitabını okudum, alemdağ'da var bir yılan. o insanları seven ve insana olan inancı yazdıklarında pırıl pırıl parlayan adam, ölmeden önce insanlardan umudunu kesmiş. bunu hiç bilmemeyi dilerdim. ömrü boyunca bir adayı yaşam yeri belleyip, insanlara mesafesini korumuş. başka türlü olmuyor çünkü. kendime bakıyorum: ben hep farklı birliklere inandım. farklı ilişkilere, duygu hallerine, gönül birliklerine, farklı ailelere. çünkü gördüğüm buydu. bir anneyle büyüdüm, evde tek başımaydım ve bir çocuk kendisini nasıl eylerse ben de öyle eyliyordum. müzik dinlemem bundan. hayal kurmam da. sevgim büyüktü ama çevremde bunu verebileceğim insan azdı. arkadaşlarımı çok çok sevdim. şanslıydım, karşılığında da  onlar tarafından sevildim. eskiden anlamazdım ama şimdi bir ev arkadaşıyla yaşarken fark ediyorum, tüm bu tek çocukluk sürecinde bireyselliğe öyle alışmışım ki benim için en önemli şey kendime yarattığım özgür alan olmuş. ben sait faik'te de bunu gördüm. kitaplarını alıp başucuma dizdim. satır satır okudum. daha önce hiç okumamışım gibi okudum. bu yaşımda, bu aklımda okudum. okudum ve her bir öyküsüyle insanlığı kavramsal olarak daha çok, daha çok sevesim geldi. bu süreç içinde michigan'da doktora yapan arkadaşım d.'ye sait faik'in bir öyküsünü yolladım. sonra o, bu yaz türkiye'ye geldiğinde o öykünün içinde olduğu kitabı, yani alemdağ'da var bir yılan'ı bana armağan etti. kitabı bir çırpıda okudum. kurban bayramı tatilinde akçay'da halamlardayken hemencecik bitiriverdim. "en sevdiğim kitaplar", "en sevdiğim albümler" diye listeler yapamam, böyle şeyler bana çok iddialı gelir. ancak bu öykü kitabını "en sevdiğim kitaplar" diye bir liste yapsam, kesin en başta bir yerlere koyardım. gerçek ile hayal arasında, umut ile hayalkırıklıklığı arasında gidip gelen öykülerde, o kitabı yazarken benden yaşça büyük olan sait faik ile oldukça benzer hislerimiz olduğunu gördüm. özümüz insan olmak ama ben kadın olmanın getirdiği haller (tıpkı erkek olmanın getirdiği haller olduğu gibi) ile çokça boğuşurken, sait faik'in altı çizili olmayan maskülenliğinde gönlüme yakın çok şey buldum. insan olmak, hele hele yalnız bir insan olmak noktasında sait faik ile birleştim.

şu dünyada insanlığı kavram olarak sevip, birey olarak onları tanıdığında tiksinmek var. şu dünyada gönlünün sevgiyle dolup, o sevgiyi bir kişiye yönlendir(e)mediğin, bunu tercih etmediğin zamanlar var. şu dünyada bir erkek olarak bir erkeği çok sevdiğin, bir kadın olarak da bir kadının duygu dünyasında zenginleştiğin anlar var. sait faik ile ben altmış sene öncesine gittim. insanları hem sevdim hem de onlardan uzaklaşmak istedim. nefret nedir bilmeyen sait'te, ben sevgiyi yeniden keşfettim. ama alemdağ'da var bir yılan'ı okumasam, belki ileriki yaşlarım için daha umut dolu olurdum. şimdi biliyorum ki her ne kadar kadın olsam da içimde aksi bir erkek var. bu beni şaşırtıyor. bu erkek içime nerden girdi?  ben östrojenle dolup taşarken bu adam beni nerden buldu?

kuş tedirginliği

kalbim bir kuş tedirginliğinde. böyle deyince aklıma hrant dink geliyor. bu benzetmeyi ondan duymuştum. tam da hatırlayamadım nasıldı. açtım baktım, "ruh halimin güvercin tedirginliği" olarak ifade etmiş. ben de öyle hissediyorum. varlığıma dair, ölümlülüğüme dair, sevdiklerimin sağlık ve afiyette olmalarına dair bir tedirginlik. bu bir anksiyete mi, böyle mi ifade edilir, bilmiyorum. bilmek de istemiyorum. kafa sağlığımı korumaya çalışıyorum. kendi kendimi yola devam etmek için itekliyorum. bu hayata ne zaman alışıyorduk, bilmiyorum. daha az haber izliyor, güncel olayları daha az takip ediyorum. olan bitenle ilgilenmemem gerekiyor, diğer türlüsü beni etkiliyor. sosyal medyada uzaktaki sosyal çevremi takip etmek değil ama bir şekilde kaçamadığım güncel hayat ve bilgi kirliliği beni rahatsız ediyor. yoksa dinlediğim müzisyenleri takip etmek, dünyanın dört bir yanına dağılmış müze hesaplarını, birtakım sanatçıları, sevdiğim ve eğlenceli bulduğum oyuncuları takip etmek keyifli. ama araya "kirli" olarak nitelendirebileceğim bilgilerin karışmaması mümkün değil ve bu tip şeyler beni zehirliyor. dünya ile bu kadar bağlantı halinde olmak istemiyorum. bu kadar online ve ulaşılabilir olmak istemiyorum. tek endişem, benden uzakta olan ve yaşları altmışı geçmiş annem ve amcam ve yetmişi geçmiş halam ve eniştem. onları endişelendirmemek için telefonum açık. çünkü ben de onları arayıp da kendilerine ulaşamadığımda endişeleniyorum. yaşlılık, hastalık, ilaçlar vb. derken aklıma türlü ihtimaller geliyor. benim için tek aciliyet bu. böyle zamanlarda tek çocuk olmanın ağırlığını hissediyorum. bir de uzaklarda, "ölsem, bu ülkede beni birkaç güne bulurlar" diyerek bana yalnız olmanın getirdiği kaygılardan bahseden birkaç arkadaşım. benim de olmuştu. çok değil, birkaç kriz anında yaşlıları üzmemek için gençleri aramıştım. böyle durumlarda aradığımda ulaşabileceğim birkaç telefon numarası olması bana güven veriyor. gerçekten de hayatın bin bir türlü hali var. ama bunun ötesinde endişelendiğim ne var, tam adını koyamıyorum. sabahları kalktığımda kalbimin hızlı hızlı çarpması beni yoruyor. 

24 Eylül 2017 Pazar

yeni bir dil üzerine / chiron mavisi üzerine


bana yeni bir dil lazım olduğunu hissediyorum. şu yüzyılda birlikte yaşadığım insanlarla bundan sonra yeni bağlar kurmak içimden gelmiyor. bugüne kadar kurduklarımı muhafaza etsem bana yetecek. bugündense geçmiş yüzyıllardaki, benden önceki insanların peşinden gitmek ilgimi çekiyor. yani aslında insan sevmiyor değilim ama günümüz insanından hazzettiğim söylenemez. bu geçmiş zaman insanlarıyla tek taraflı kurduğum ilişki biraz da günümüz gerçekliğinden kaçış. yazı olsun, müzik olsun, resim olsun bunlar benim için bir iletişim dili görevi görüyor. aradığım yeni dil, sıfırdan öğrenmeye başlayacağım bir dil olabileceği gibi, tanıdığım ama derinleştirmem gereken bir dil de olabilir. mesela resim dili gibi. bunu hayatla bir bağ kurma yolu olarak algıladığım son bir seneden beri, resmin üzerimdeki etkisini tariflemeye çalışıyorum. çalışıyorum ama her defasında kalbimden vücuduma yayılan sıcaklıktan öte bir tepki veremiyorum. bazen gözlerim doluyor. benim için ağlamak oldukça kolay ama üzüntüden değil. tabiatın güzelliği, kıymetli anlar ve iyi insanlar yanındayken gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. yaşamdaki güzelliğin gündelik olaylar, yaşanan mücadele ve içinde bulunduğumuz koşulların ötesinde bir yerlerde, bir şeylerde olduğunu fark ettiğim her an yaşam anlamlı geliyor. diğer zamanlar ise bir yük olmaktan ötesi değil.

2017 yılı yaz mevsimi başında oregan state üniversitesi kimya laboratuvarlarında, bir kaza sonucu bulunan yeni bir mavi renge isim arandığı duyurulmuştu. bu renk manganez oksitin elektrik özellikleri araştırılırken; itriyum, manganez ve indiyumun karışımı sonucu bulunmuş. crayola markası bu rengi satın alıp koleksiyonlarına katacağını ancak renge henüz bir isim vermediklerini söylemişti. hatta bu renge ne mavisi koyalım diye de bir anket düzenlemişti. işte o vakit, barry jenkins'in güzeller güzeli filmi moonlight'tan ilham alınıp, filmin baş karakterine ithafen chiron mavisi konulsun önerisi ortaya atıldı. aradan geçen zamanda chiron mavisi yerine, bluetiful isminin konulduğu açıklandı. halbuki chiron mavisi ne güzel olurdu. bu şiirsel yakıştırma zihnime bir sürü güzel düşünce getirmişti. filmle birlikte anıldığında, "chiron mavisi" ne kadar anlamlı, ne derin hisler barındıran bir kelime ikilisiydi. 

ben de kelimeleri kullanmak istemediğim yerde renkleri kullanabilirdim. kelimelerin yetmediğinden değil, kelimeleri kullanmak istemediğimden. diyeceklerim var ancak bu kelimelerle yok, diye düşündüğüm oluyor. rembrandt'ın siyahı, van gogh'un sarısı ya da matisse'in mavisi pek çok şey anlatmıyor mu? aynı şekilde kieslowski'nin mavisi, berry jenkins'in mavisi de öyle. yeşilin verdiği huzur ve doğaya çıktığımda hayatın güzelliğini hatırlamam gibi, bu renklerin bana anlattığı şeylere dikkat kesiliyorum. duymak istemediğim şeylere kulaklarımı tıkayıp, duymak istediğim şeylere gözlerimi açmak istiyorum. bu sebeple boyalarla çocuklar gibi oynayasım geliyor. 

23 Eylül 2017 Cumartesi

tablonun içindeki kadınlar


zaman zaman birbirine yakıştırdığım tablolar oluyor. bazı tablolara bakmak ne kadar huzur veriyor. ara ara gidip, karşısına oturup, uzun uzun izleyeceğim bir tablonun bulunduğu bir şehirde yaşamak isterdim. bu büyük bir lüks. bu lükse sahip olsam, trafik de olmasa, birkaç kere gidip o sevdiğim tablo hangisiyse karşısında soluklanmak hayallerimden biri. koşturmaca olmadan, acele etmeden, açlık ve merak hissine kapılmadan bir tablonun, sadece ve sadece tek bir tablonun izleyicisi olmak isterdim. ben klasik resimleri seviyorum. eski ustaları. dali'dense hollandalı eski ustalar, iskandinavyalı hammershoi. bu sakinliğe dalıp gidiyorum. kalbimin atışını duymuyorum. böyle küçük şeylerin, küçük anların resimleri bana tüm hayat kavgasından daha anlamlı geliyor. benim olmayan bir mücadele içinde, kimseye ispatlayacak bir şeyim yokken ben bu hayatta ne yapıyorum diyorum. ruh halimi bu tablolarda buluyorum.

pencere kenarında mektup okuyan bu kadınlar birbirine çok yakışmıyor mu? bright star filminin estetiği, vermeer'in kadınları, hammershoi'nin arkası dönük, ensesini gördüğümüz kadınları. birbirinden farklı dönemler, farklı yıllar ama benzer anı yakalamış insanlar. hem de beş yüz sene arayla.

o kadar güzeller ki günümüzden kopmak ve onlarla bağ kurmak istiyorum.

sol üst: bright star, jane campion, 2009
sol alt: interior from strandgade with sunlight on the floor, vilhelm hammershoi, 1901
    sağ: girl reading a letter by an open window, vermeer, 1657

19 Eylül 2017 Salı

midwest midwest

çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı, bunun cevabını bilmiyorum. ama şunu biliyorum ki amerika'ya gitmediğim halde, başta müzik olmak üzere filmler ve edebiyat vesilesiyle o koca kıta hakkında oldukça fikrim var. amerika derken de birleşik devletler, yoksa latin amerika niçin amerika değil kısmına girmiyorum. onu sosyal bilimciler ve galeano açıklasın. 

kimisi amerika'yı basketbol takımlarıyla tanır, ben de müzik gruplarıyla tanıyorum. gönlümdeki semtler gibi gönlümdeki şehirleri sıralayabilirim. araya bir de anadolu lisesi güzellemesi koyayım mı? hazır teog denilen sınav da kalkmışken, selam göndereyim sınavla girilen liselere. bölgeden bölgeye, amerika'dan ingiltere'ye değişen ingilizce'yi müziklerle pekiştirdiğim ergenlikte belli kimselerin ingilizcelerini daha rahat anladığımı fark etmiştim. bu bahsettiğim kimseler de midwest yöresiymiş, bunu da sonradan öğrenmiştim tabii. sonra üniversiteye gelince bu bölgeleri hocalarımızdan da çok dinledik. akademinin parlak çocuklarının doktoraya gittiği şehirlerdi. bizim zamanımızda da bir sürü zehir gibi çocuk oralara gitmeye devam etti. konudan konuya atlayacağım ama okul ile ilgili sevdiğim şeylerden biri de buydu. bir şeyi oldukça iyi öğrenmiş hocanın, kendi deneyimlerini sana aktarması da yeterince aydınlatıcıydı. bu usta-çırak ilişkisi güzeldi. gitmediğim ama akademik olarak da dinlediğim bu şehirler bir şekilde kafama yer etti. laboratuvarda geçen saatlere dair kafamda bir görüntü oluştu. bir de temiz, tane tane ingilizcesiyle konuşan adamlara dair bir görüntü. işte o sebeple craig finn'i duyunca hemen tanıdım. inan ki anladım nereli olduğunu. şu aşağıda kısa bir hikaye anlattığı şarkı var ya, işte o şarkı tam olarak kafamdaki amerika'dan bir fotoğraf. ne güzel bir kısa hikaye. hem de beş dakikaya sığdırılan derinlikli bir hikaye. 

youtube yorumu okumayı albüm yorumu okumaya tercih ettiğim zamanlar çok. bazen öyle güzel şeyler yazıyorlar ki tebessüm etmekten kendimi alamıyorum. hem de kısacık, tek bir cümle ediyorlar. biri de bu şarkıyla ilgili raymond carver benzetmesi yapmış. ağzına sağlık kardeş, haklısın, bu şarkı tam bir raymond carver amerikası olmuş.

14 Eylül 2017 Perşembe

sleep well beast üzerine karalamalar


2017 yılında ne kadar güzel albümler çıktı. bana bu kadarı da yeterdi ama bir de the national'ın yedinci albümü sleep well beast geliverdi. geldi ve henüz grizzly bear'ı sindirememişken bana ipotek koydu. albüm bitiyor, hem de öyle güzel bitiyor ki anlatamam, başa dönüyorum. the national'ın müziğini anlatmaya niyetlendiğimde kendi kişisel tarihime dalmadan edemiyorum. üniversite hayatım, özellikle başlangıç dönemi, ilkgençlik vb. bunların içinde bu adamların müziği var. henüz yetişkin olmadan yetişkinliğin bütün o ağırlığını hissettiğim dönemleri unutmam mümkün değil. the national ile tanıştığım boxer ile high violet albümleri arası dönem, kendimi bir hayli yaşlı hissettiğim bir dönemdi. benden büyük adamların aile, ilişkiler, yetişkinlik gibi konularda söylediklerini müzikal açlık ve ortaklık hissi ile takip ediyordum. o günden bugüne geldiğimde yıllar içinde bazı kimseleri artık dinlemez oldum. fakat the national hep kaldı. high violet'ın çıktığı dönem duyduğum heyecanı sayılı albüm için duymuşumdur. artık genel olarak hayatta pek az şey için heyecan duyuyorum. galiba büyüdüm. bu büyüme halinde beni köklerime döndürenlerden biri de the national oluverdi.

sleep well beast müzikal olarak diğer albümlerden farklı. değişik, deneysel, dijital, ham, yer yer cayır cayır, yer yer kid a mi yoksa in rainbows mu olduğuna karar veremediğim bir yöne doğru giden melodiler. bunların hiçbiri beni şaşırtmadı. dessner kardeşler muazzam müzisyenler. the national harici çalışmaları ile de özel olduklarını görebiliyorduk ama nasıl diyeyim, bu sefer farklı bir yöne evrilmişler. bu albümü dinlemek bana oldukça keyif verdi. en gurur duyduğumuz albüm demişler. guardian'a bir röportaj vermişler ki en az albüm kadar güzel. yirmi yıllık bir müzik grubu olarak devam edebilmeyi evlilikle karşılaştırmışlar. matt berninger'in frontman karizması, şairane takılmaları, grup içi dinamikler... bütün bunlar ilgimi en az yaptıkları müzik kadar çekiyor. insanlar değişiyor, öncelikler değişiyor. yeni ilişkiler kuruluyor, sevgililer ortaya çıkıyor. bilemiyorum tabii ama aile ve çocuk derken işlerin daha da karıştığını söylüyorlar. tüm bunlara rağmen dostlukları yıllar boyu sürdürmek bana şu hayattaki sayılı kıymetli şeylerden biri geliyor. orada duran bir sabit gibi. bana kendimi hatırlatan. bana şu hayatta ne yapmak istediğimi, neyin benim için anlamlı olduğunu hatırlatan dostluklar çoğu zaman hayatla kurduğum en güçlü bağ oluyor. bu sebeple böyle dostluk hikayelerini dinlemeyi, bu dostluk ilişkilerinden ortaya çıkan eserlere kulak kabartmayı seviyorum. 

gönül ilişkilerinin kırılganlığında ve kararsızlığında, bir dostun yanı başı bana güven veriyor. kalabalık içindeki referans noktam bu tür bir ilişki oluyor. albümün kapanış şarkısında aklıma frances ha filmindeki şu monolog geliyor. bir partideyken, her ikisi de başka insanlarla sohbet ederken birbirini görüp gülümseyen iki insan hakkındaki kısım. insanlar uzun süreler boyunca gönül ilişkilerini nasıl yürütüyor, o emin olduğun an ne zaman geliyor, bunu bilmiyorum. yaşım ilerliyor ama ben ilerleyemiyorum. ilerlemem gerekiyor mu onu da bilmiyorum. insan elli yaşına yaklaşsa da, çocuk sahibi olsa da, uzun soluklu bir ilişkinin içinde yaşasa da o sorular peşini bırakmıyor galiba. insanın yaşı ilerledikçe hayatla ve kendi varlığıyla kavgasının bitmiş olacağını düşünürdüm. daha doğrusu öyle olacağını umardım. eskiden düşündüğümde yıllar  sonra daha huzurlu, ruh halinden memnun ve iç dengesini yakalamış bir insan olmayı dilerdim. halen de istediğim bu. tek fark, artık bu tip şeylerin çok da yaşla ilgisi olmadığını anlamam. bu albüm bana bunları düşündürttüğü için albümü depresif ya da karanlık bulmuyorum. tam tersi, hayatın içinde güzel anlar olduğunu kendime tekrarlıyorum. the national kafama hüzünle ve melankoliyle kodlanmış, yalan söyleyemem, ama buna rağmen dinlerken mutlu oluyorum. 

the national hissiyat olarak bildiğim gibi, eskiden nasılsa öyle. müzikal olarak çok daha güzel. gece saat birde yatağıma uzandım ve kulağımda kulaklıklarımla sözlere dikkat kesilerek albümü dinledim. onları dinlemek bir kavgadan sonra gelen sakinlik gibiydi, baş ağrısıyla uykuya dalarkenki yorgunluk gibi ya da bir bardak soğuk su içmenin verdiği his. partiyi dağıttıkları turtleneck ya da bir rönesans tablosundan çıkan sözleriyle dark side of the gymalbüme adını veren şarkıda matt berninger demiş ki; "ebeveynleri kaybediş, hissi kaybediş/ ne yapacağımı bilemiyorum/ henüz kendim bir evlatken çocuk sahibi oldum" sağlık sorunları, ölümler, kayıplar, ayrılıklar, hastaneler... bütün bunlar son birkaç senede dostlarla birlikte başımızdan geçti. ailem yaşlanırken, ben tek çocuk olarak varlığımı sürdürürken sevdiklerimden, müzikten, resimden öte sığınacak bir şey bulamadım. siz delirmeden nasıl duruyorsunuz? ben bazen delirecek gibi oluyorum. insanın sabit bir yaşı yokmuş gibi geliyor. fiziksel olarak yapabileceklerimiz sınırlı ancak ruhen günden güne değişken yaşlara sahibiz. bazı günler kendimi çok yaşlı hissediyorum. bazı günler ise lisede. the national'ı dinlerken hep olduğumdan büyüğüm. yalnız artık şöyle bir fark var; sanki makasın aralığı daralıyor, ben onlara yetişiyorum. 

10 Eylül 2017 Pazar

odtü

bir süredir elimden geldiğince ülkede olan şeyleri az takip etmek, haberlere sadece şöyle bir bakıp geçmek, köşe yazısı okumamak gibi kararlar almıştım. hepsi de daha az etkilenmek için, daha az üzülmek içindi. bu ülkede olan her şey beni sinirlendiriyor. üzülüyorum ama üzüntümden de öte giderek daha karamsar bir ruh haline giriyorum. bu sabah kalktığımda dün gece odtü ormanına girildiğini ve güzelim çam ağaçlarının bir gecede katledildiğini gördüm. yol yapılacakmış. fotoğrafları gördüm, videoları izlemeye yüreğim elvermedi. o saatten bu yana da bir yakınımı kaybetmiş gibi hissediyorum, öylesi bir yas hali. hissettiğim bu üzüntüyü kime anlatacağımı da bilemedim. anlatabileceklerim kendi hayat dertleriyle uğraşıyor, üzmek istemedim. bu yetişkin hayatım, "birkaç ağacın" kesilmesine karşı yapılan gezi eylemine çok uzak. gönül olarak çok uzak. 

dün gece odtü'de biçilen alanın büyüklüğü inanılmaz. inanılmaz geniş bir alan. güzelim çam ağaçları, o ormanda yaşayan hayvanlar, börtü böcek... omuzlarımda ve kalbimin üstünde bir ağırlık hissediyorum. 60'lı yıllardan başlayarak kaç kuşağın bozkırın ortasında emek ederek oluşturduğu bu yeşil alanın ortasından şimdi bir yol geçecek. o yol sipsiyah asfaltla döşenecek. yolun iki yanına binalar dikilecek. belki bir de cami kondurulacak. 

insan düşünüyor. ankara dediğin bozkırın ortasında, çölün ortasında bir yer. odtü dediğin bu çölün, sapsarı toprağın üstüne kurulmuş bir okul. ama yemyeşil, bir görsen, gözlerini alamayacağın denli yeşil. bunu insanlar yapmış. altmış senede bu hale getirmişler. dün bir gecede çöle döndürdüler. bu yol sevdası, bu beton sevdası, bu yeşil nefreti nerden gelmekte? bunu anlayamıyorum. bu insanlarla tek ortak noktam aynı gezegende yaşamak, daha fazlası değil. işin kötüsü, yandaş olmayan tek bir kurum kalmadı. bir tane bile yok artık.

şu kırılan kalbimizi nasıl iyi edeceğiz?

sene 1958

9 Eylül 2017 Cumartesi

müzede bir gün

güzel bir şey anlatmak istedim. mesela istanbul modern'in bana verdiği his ile ilgili bir şeyler. kapısından girdiğim zaman kaçmak istediğim şehir arkamda kalıyor. sanki başka bir yerde, başka bir şehirdeymişim kadar uzaklaşıyorum istanbul'dan. yıllar içerisinde müzenin çevresi çirkinleşti, karaköy sahili denizi göremeyeceğin denli inşaat panolarıyla çevrildi. oraya ulaşıncaya kadar geçtiğim yol gözlerimi yoracak, ruhumu daraltacak kadar çirkinleşti. ama yine de halen müzenin kapısından içeri girdiğim an içimi bir huzur kaplıyor. benim istediğim şehir böyle bir şehir diyorum. içindeki sergileri her zaman beğendiğim söylenemez. modern sanatta bana anlamsız gelen oldukça fazla eserle karşılaşıyorum ama bu mekanla olan ilişkimi belirleyen bir durum değil. istanbul modern'i ben hiçbir zaman kalabalık görmedim. orayı sevmemin bir sebebi de bu olsa gerek diye düşünüyorum. içinde boğulmadığım, koluma kimsenin değmediği, insanların kokusunu duymadığım mekanlarda gezmeyi seviyorum. burası da bana bunu veriyor. 

başka güzel bir şey daha anlatmak istedim. müzeler ile ilgili konuşmak, uzun uzun o mekanların bana verdiği sakinlik hissinden bahsetmek. ama bunun yerine sadece müzelerin romantik atmosferinden bahsedeyim dedim. hep müzede gerçekleşecek bir ilk buluşmanın güzelliğini hayal etmişimdir. yüksek tavanlı kocaman müzelerde. british museum gibi, viyana müzeleri gibi, louvre gibi, rijks ya da prado müzesi gibi. hatta en az bunlar kadar güzel olan anadolu medeniyetleri müzesi, istanbul arkeoloji ya da zeugma mozaik müzesi gibi. ilk buluşma ya da ilklerden birinde. bunun zihnimde yarattığı filmografik romantizmi nasıl anlatsam... müzeleri sevdiğimi anladığımdan beri bu fikri de sevmişimdir. acaba zihnime bu fikri la jetée filmi mi ekti? bilemiyorum. 

21 Ağustos 2017 Pazartesi

painted ruins: zihnimde bir leke

şöyle bir sokakta yürürken ya da diyelim anadolu yakasında sahil kenarında yürürken, içimin coşkuyla kaplandığını hissettiğim anlar pek nadir. hani yürürsün yürürsün ve sebepsiz yere birden bir mutluluk duyarsın (serotonin?). işte bahsettiğim o his. ah o his. eskiden daha mı çok duyardım? hatırlamıyorum. şimdilerde yürürken zihnimden hep konuşmalar, hep yazışmalar geçiyor. arkadaşlara yazacağım mailler, anlatacağım olaylar, olay olmadığı zaman hissettiğim şeyler, zaman zaman duyduğum kaygılar, edindiğim sözde büyük deneyimler, dinlediğim müzikler. bir şarkıyı dinlerken kendiliğinden aklımda beliriyor, bu şarkıyı şu arkadaşım pek sever. uzaklardaki ilişkiler biraz da böyle yürüyor. senede bir gün -şansım varsa iki gün- görebildiğim arkadaşlarımla geçirdiğim birkaç saatte hayatlarımızı güncelliyoruz. yılın arta kalanında ise mail, mesaj, skype ile ilişkileri yürütüyoruz. yetişkin olmak böyle bir şey mi acaba, ilişkileri hep uzak mesafe olarak yaşamak. buna da long distance friendship diyelim. bir şikayetim yok. dünya üzerinde beni anladığını düşündüğüm insanlar olduğu sürece sorun yok. yeniden küçük birer mektup arkadaşı oluyoruz. kontrol edemediğim, benim dışımda gelişen olayların devasa ağırlığını bir kenara koyuyorum; kendi içimde hissettiğim umut ile umutsuzluk arası gelgitler beni yoruyor. bunları anlatmalıyım. yaz mevsimleri böyle geçiyor, her hafta sonu uzaklardan gelen bir arkadaşla buluşarak. ikimize de yabancı bu şehirde, ortak bir anımızın olmadığı bu şehirde eğreti durduğumuzu düşünüyorum. aylar öncesinden planlanan buluşmalar, alınan uçak biletleri, ajandada işaretlenen tarihler.


bu hislerim hafta sonu grizzly bear'in yeni albümü painted ruins ile birleşiyor. ben mi  bu albümü hissettiklerime yoruyorum, yoksa albüm gösterişsiz anahtar sözcükleriyle bu kapıya mı çıkıyor bilmiyorum. tam da amerika'dan d.'nin gelip bende kaldığı bu hafta sonu, diğer iki arkadaşıyla buluşmak üzere yanımdan ayrıldığında ben kulağıma albümü geçiriyorum. karaköy'den kadıköy'e vapurla dönerken bu albümü dinliyorum. beş yıllık aranın ardından grizzly bear'i, ed droste'nin sesini nasıl özlemişim. beş yılda çok şey değişti. ben grizzly bear'i hiç denize karşı dinlememiştim. bu hafta sonu hem dostuma hem eski tanıdık grizzly bear'e kavuşuyorum.

grizzly bear albümleri beni hiçbir zaman ilk anda çarpan albümlerden olmadı. hep dinledikçe derinleşti ve anlam kazandı. bu anlamda grupla istikrarlı bir ilişki kurduğumu söyleyebilirim. nasıl diyeyim, ölçülü ve mesafeli. güzel bir albüm dinleyeceğimi umarak ve bilerek başladığım bu deneyim, iki günün ardından sandığımdan daha duygusal ve manyak bir hal aldı. bugün mesela, çalışırken kulaklığımı kulağıma geçirdim ve neredeyse bütün gün albümü dinledim. pek çalışamadım. yaptığım her iş, albümü dinlerken uğraştığım bir yan iş halini aldı.

painted ruins, müzikal açıdan yenilikçi, melodik olmadan belli bir uyumu yakalayan müzikleriyle önceki grizzly bear albümlerinden farklı bir yerde duruyor. bu albümde deneysele kaçan müzik denemelerinin ve değişik seslerin bir araya gelmesinin ortasında pırıl pırıl parlayan bir de sözler var. belli belirsiz, basit ve zarif bir şekilde anlatılan şeyler. ucu açık, hayal gücün nereye götürürse oraya gidiyor. zihnimde bir leke gibi. öyle ki ed droste yapılan bir röportajda, bu albümü biten ilişkisiyle ilişkilendirmek istemediğini söylüyor. şarkıları dinleyince de bunu başardıklarını düşünüyorum. biten bir gönül ilişkisinin ötesinde genel anlamda bağ kurmak, günlük hayattan gözlemleri aktarmak ve bir sürü güzel kelimeler, kelime çiftleri görüyorum. mesela mourning sound. sabah köpek sesleri, kamyon sesleri ve silah seslerine uyanmaktan bahsederkenki sıradanlık, basitlik ve bu basitliğin estetiği. ya da hemen bir sonraki şarkı  four cypresses, yolun kenarında duran dört ağaçtan bahsediyor. altında başka anlam aramıyorum. hani sanki garip akımı şiirleri gibi. küçük bir farkla, o kadar coşkulu değil, hayat üzerine bir güzelleme değil ama ne bileyim, depresif olduğunu da düşünmüyorum.

albümün yapım hikayesini okuduktan sonra şarkıları bir de o gözle dinledim. bir albümün, filmin nasıl yapıldığı, bir resmin ya da romanın nasıl ortaya çıktığı ilgimi çekiyor. shields albümü turnesi bittikten sonra grup üyeleri kendi hayatına dönmüş, coğrafi olarak ayrı düşmüş ve bir yıl boyunca haberleşmemişler. sonra aralarından biri bir cloud hesabı açarak "bu dosyaya yaptıklarımızı yükleyelim" demiş. birlikte bir daha müzik yapıp yapmayacaklarından bile emin değilken "her şeyimizi bu albüme yükledik" dedikleri painted ruins ortaya çıkmış. böyle şeyleri okumak hoşuma gidiyor. tam biter gibi olurken başka bir formda devam eden şarkılar, beni dinledikçe dinlemeye ve albümü keşfetmeye çağırıyor. her şeyin modern, postmodern, ya da -neo ön ekiyle ifade edildiği bu zamanlarda; painted ruins gerçekten değişik sesler barındırıyor. synth, eğilip bükülmeler, askeri tarzda ritmler, tren yolculuklarını andıran sesler (neighbors), ismini koyamadığım şeyler...

bu akşam d.'yi yolcu ettikten sonra içimi inanılmaz bir hüzün kaplıyor, gözlerim doluyor. arkadaşlara yazıyorum ve bu beni yeterince tatmin ediyor. ama insan dolu dolu ve paylaşım içinde geçirdiği iki günden sonra tekrar kendi sıradan hayatına döndüğünde bir boşluk oluşuyor. ya da yarık mı demeliyim? yarın yine işe gideceğim, sonra yine eve geleceğim. bunlar beni mutsuz etmiyor, hayatımın gerçeği. biliyorum ki bu hayatı zenginleştiren değerli anlar, buluşmalar, müzikler. 

ikili ilişkilerde bile ego ön plana çıkarken ve çiftler birbirinin egosu altında ezilirken, yaratıcılık içeren bu işlerde dört kişinin egosunu bir kenara koyup her şarkının altına dört isim birden yazması bana ilham oluyor. böyle ilişkiler herkesin bildiği ilişkiler değil. ben bildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. karanlık hisler beni ele geçirmesin diye painted ruins albümünü kulağıma takıp uzun uzun yürüyorum. hava sıcak, kan ter içinde eve dönüp bu yazıyı yazıyorum. albüm ne güzel bitiyor: sky took hold. küçüklüğünden beri içinde büyüyen bir şey. o son kısım, kendimi bulduğum kısım. şarkı bittiğinde gülümsüyorum. güzelliğine hayran oluyorum. hüznüm dağıldı ama biliyorum ki bir yerde yine çıkacak. painted ruins ismiyle bile çok fazla şey çağrıştırırken, bir de ben kendi hikayemi buraya ekliyorum. grizzly bear beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. birlikte bu hayatı yaşamaya devam ediyoruz.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

yine konserler

insan her şehirle farklı bir ilişki kuruyor. bazen o şehre dair okudukları, filmlerden gördükleri, rastladığı fotoğraflar derken daha şehri görmeden oraya dair bir algı oluşturuyor. dolayısıyla o şehirle kurduğu ilişki ne kadar kendi mücadelesinden edindikleri oluyor, emin değilim. insan bulunduğu yere nasıl bakıyor ve yaklaşıyorsa, yaşadıkları da o doğrultuda oluyor sanırım. bakışacısı dedikleri bu olsa gerek. istisnaları olmakla birlikte, şehirde başımıza gelen pek çok şey bizim tercihimiz.

seçimlerimize göre o şehirdeki yaşantımız şekilleniyor. mesela ben istanbul'la ilişki kurmamayı tercih ettim. kendimi burada hep misafir hissettim. gelmeye de bilirdim ama geldim. gidebilirdim ama gitmedim. bütün bunlar benim seçimim. fakat geçen üç yılın ardından şunu diyebilirim ki ben bu şehirle ilişki kuramadım. kurduğum tek ilişki müzik üzerinden geliştirdiğim yakınlıktı. ben de böyle bir şehir sakini oluverdim. istanbul sakini. mesela bu ikileme bile kulağımı tırmalıyor. sanki istanbul'da yaşayan bir sakin, bir şehir sakini, bir apartman sakini olamazmışım gibi. ya da kimse böyle olamazmış gibi. istanbul'da sakin olmak için otuz sene öncesinde yaşamak, birkaç kuşak istanbullu olmak, hadi o da olmadı diyelim, en kötü ihtimal orada doğup büyümek, okula orada gitmek gerekiyormuş gibi. bir tarafıyla inanılmaz yapay bir hayat var burada. başka yerde yok mu? elbette var. ama oralardaki varoluş biçimlerini değerlendirecek deneyimim yok.

ben istanbul'u kabul edemediğim için o da beni kabul edemedi. fakat ben buna hiç üzülmedim ve içerlemedim. çünkü nasıl olsa gelecekte bir zaman buradan gidecektim. halen en büyük motivasyonum bu. bu sebeple de istanbul'da yaşamanın benim için en güzel yanı, bana çok sayıda konser seçeneği sunması. geldiğim ilk günden beri bu şehirde en mutlu olduğum anlar, bir konserden çıktıktan sonraki o ilk bir saat, eve gidip yatağa girdiğim andı. ertesi sabah işime giderken kulağıma taktığım kulaklıkta bir gece önceki müziğin yeniden ve yeniden zihnimde çalmasıydı. iş yeri binasının çatısına çıktığımda önümde uzanan gri gökyüzü, sanayi bölgesi kirliliği ile çayırova güzel bir yer sayılmazdı. istanbul zaten deli işiydi. bütün bunlar hayatımı idame ettirebilmek içindi ama başka bir varoluş da mümkün olabilirdi.

tüm bu düşünceler zaman zaman gün yüzüne çıkarak zihnimi bulandırırken, bir çözüm yolu bulana kadar beni burada olduğum için mutlu eden tek şey konserler. büyük bir açgözlülükle üst üste birkaç güne konser bileti alıp, fiziksel/zihinsel yorgunluktan gidemediğim konserler oldu. yirmi yaşındaki halim için bu büyük bir suçtu. bilet aldığın bir konsere gitmemek, ne büyük bir şımarıklık! bu şehirde bunu yapabiliyorum. dinlediğim, sevdiğim insanlardan öte adını bile duymadığım insanların konserlerine bilet alıp gidiyorum. beni en heyecanlandıran şeylerden biri, daha önce dinlemediğim bir müzisyeni/grubu sahne üzerinde ilk kez canlı izlemek. sevmeme riskini göze alarak yapıyorum ve bu risk beni daha da meraklandırıyor. kötü çıkan bir filme tahammül edemiyorum. kötü çıkan bir kitabı tamamlamıyorum, vaktimi harcamak istemiyorum ama müzik öyle değil.

her türlü müzik deneyimine açık halimle, bana tüm bu müziksel heyecanları sunan şehri bir tek o zaman seviyorum. bu şehri keşfetmeye, bilmediğim sokaklarını tanımaya, dışarıda saatler geçirmeye niyetim yok. vizyonsuzluk örneği gösterdiğimin farkındayım. halen semtleri bilmemekle kendi kendime övünüyorum. biri bir yerden mi bahsetti, yalnız kalınca internetten bakıyorum. burayı da bilmiyorum diyorum. aferin bana. zaten bilmeme gerek yok nasılsa gideceğim. bu şehre dair hissettiklerim bana üzüntü vermiyor. o derece kayıtsızım çünkü hislerimi kabullendim. 
tebrikler.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

zaman makinası ile ikinci tura çıktım

sanırım eskiden okuduğum kitapları yeniden okuma, izlediğim filmleri yeniden izleme yaşına geldim. geçmişte okuduklarımı/izlediklerimi ikinci bir sefer yorumlama yaşında olduğumu düşünüyorum. insan ömrü oldukça bunu üçüncü, dördüncü, beşinci tura kadar çıkarabilir, öyle olduğunu söylüyorlar. ben daha önce hiç ikinci tur yapmamıştım. örneğin geçenlerde d. bana hatırlattı ve yıllardan sonra children of men filmini bir kez daha seyrettim. on sene önce izlediğimde de oldukça etkilenmiştim, çok sevmiştim ama bu yaşımda çok farklı şeyler düşündüm. şimdi izlediğimde varlığını dahi bilmediğim şeyleri artık deneyimlemiş, değişik duygu durumlarına girip çıkmış, doğumlar ve ölümler görmüş, ağır depresyonlardan geçmiş, mutlu olmuş ve her insanın ortalama olarak yaşadığı şeyleri yaşamış biri olarak izledim. on sene öncesinden farklı bir ülke ortamında, farklı bir şehirde ve çevremde yeni insanlar varken bu film iki şekilde beni çarptı. birincisi, anlatılanların bu on yıllık süreçte gerçeğe dönüştüğünü, mültecilik kavramının tüm dünyanın birinci sorunu haline geldiğini gördüm. aylan bebeği kim unutabilir? ikinci olaraksa daha önce nasıl olmuş da bu filmin içindeki umudu görememişim dedim. bu yaşımda bana bunu biraz da d. gösterdi. dünyanın sonu gelirken müziğini dinlemeye devam eden jasper'da ihtiyacım olan şeyi gördüm. işte 2017 yılında benim ihtiyacım olan şey, dışarıda bombalar patlarken müziğini dinlemeye devam eden, espri yeteneğini kaybetmeyen o karakterdeki dirençti. asıl muhaliflik buydu. bu yaptığı insanları umursamamak değildi. nasıl desem, martin luther'in dediği; "yarın dünyanın yıkılacağını bilsem, bugün bir elma ağacı dikerim" lafı gibi bir duruştu. ya da werner herzog'a sordukları "yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız?" sorusuna, "sabah erken kalkıp film çekmeye giderim" yanıtı gibi. benim ihtiyacım olan şey, üzerimize yıkmaya çalıştıkları bu ataletsizliği sürekli ve sürekli, her gün yeniden yenmekti. boğulmamak için çabalamaktı.

ben tam bunları düşünürken, guardian'da arcade fire'ın yeni albümü hakkında çıkan bir yazının başlığını gördüm ve çok beğendim: "kıyamet gününe kadar parti." demek istediğim tam da böyle bir şeydi. inadına yaşamak. güzellikleri görmeye devam etmek. bu saçma dünyada yarını unuturcasına eğlendiğin bir parti değil; bilakis her şeyin farkında olarak, halen güzel müzikleri dinleyebildiğin için mutlu olarak, güzel müzikler yapan insanlarla aynı zaman diliminde yaşadığını bilerek, yüz sene önce yaşamış insanlarla sanat üzerinden bağ kurarak yaşamak. benim kafamdaki parti böyle bir şey. arcade fire'ın yeni albümü apayrı bir konu ama ben eski albümlerinden bir şarkı paylaşmak istiyorum. kişisel olarak şu an hayatımın neon bible dönemindeyim. iyi bildiğim şehirlerin içine edildiğinde (aslında edildi), tüm dostlarım gençliğimin geçtiği şehri terk ettiğinde, lise-bahçeli-beşevler-öğretmen evi avm olduğunda, odtü arazisine bir yol daha yaptıklarında hayatımın the suburbs dönemine gireceğim. ama şimdilik, windowsill ile devam ediyorum. inanamıyorum, win butler bu şarkıyı söylediğinde, bu albümü çıkardıklarında benden küçükmüş. oysa şimdiye kadar hep benden büyüklerdi. kulağım kanayana kadar dinlediğim yıllarda hep benden büyüklerdi. zaman makinası işte böyle bir şey olmalı.

on sene öncesine selam olsun. hem filme hem albüme.

1 Ağustos 2017 Salı

üçüncü dalga göç

hafta sonu ankara'daydım. bir arkadaşımızı daha yurt dışına uğurladık. geçen yazı düşünüyorum; sürekli bir düğün, bir nikah etkinliğindeyken, bu yaz birkaç haftaya bir kendimi bir veda yemeğinde buluyorum. birlikte büyüdüğüm, lise ve üniversite yıllarını geçirdiğim arkadaşlarım bir bir ülkeden gidiyorlar. bunu romantize etmiyorum ya da bu gidişlere duygusal anlamlar yüklemiyorum fakat içim nedense buruluyor. her vedayla birlikte kendimi daha yalnız ve bu ülkeye dair umutları azalmış olarak buluyorum. genel anlamda içimde bir umut taşımaya çalışıyorum çünkü başka türlü yaşanmıyor. fakat bu umut, kendi ülkeme dair beslediğim bir umut değil. bir yerde, bir vakit her şeyin benim ve sevdiklerim için, iyiliğinden zerre şüphe duymadığım insanlar için, bu ülkede ya da başka bir yerde, kendince var olmaya çalışan her insan için güzel günlerin önümüzde uzandığını düşünmek istiyorum. iyimser bir insan sayılmam ama kötümser de olmak istemiyorum. herkes kendini iyi hissedeceği, sabah evden çıktığında gökyüzünü görüp derin bir nefes alıp, memnuniyet duyacağı sıradan günlerin peşinde. ben de böyle sıradan günlerin, penceremden yeşil görebileceğim sıradan bir hayatın arzusu içindeyim, daha fazlası değil.

mezuniyetten sonra doktora sebebiyle yurt dışına giden çok arkadaşımız olmuştu. ama bir de böyle akademik kaygıları hiç olmayan oldukça kalabalık bir kesim vardı. fakat şimdi mezuniyetin üzerinden dört-beş sene geçtikten sonra, yaşlar otuza yakınken bir çıkış kapısı olarak doktora ihtimalini kovalayan o kadar çok arkadaşım var ki. birbirinden farklı dillere ve bürokratik gerekliliklere sahip ülkelerde şansını denemek amacıyla son bir senede yakın çevremden oldukça fazla kişi yola çıktı. geçen yıl bu zamanlarda ankara’ya nostaljik hisler besleyerek istanbul’dan kaçış planı yaparken, bu sene ankara’da neredeyse hiçbir arkadaşımın kalmadığını gördüm. takvimimde veda yemekleri işaretli. bu vedalar bana çocukluğum ve gençliğim ile ilgili şeyler düşündürttüğü kadar, ülkeyle ilgili şeyler de düşündürüyor. bu gidenlerin hepsi gezi zamanı sokaklardaydı. 2014 seçimlerinde ankara’nın çalınan oylarının peşindeydi. hepsinden öte, 2010 referandumunda hayır verenlerdendi, tıpkı 2017’de olduğu gibi. bu insanların hiçbiri bir sonraki seçimde burada olmayacak. bundan sonra gittikleri ülkelerde belki oy kullanmaya dahi gerek görmeyecekler. öyle küçük şehirlerde, öyle uzakta olacaklar. hepsini çok iyi anlıyorum. bu ülkenin gerçekliği artık bizim gerçekliğimiz değil, benim gerçekliğim değil. adalet yürüyüşü mesela. eskiden olsa bu çeşit büyük eylemlerde hiç susmayan whatsapp gruplarımızda tek kelime dahi edilmedi. çünkü artık whatsapp grubundaki arkadaşlarımın hiçbiri burada yaşamıyor. artık bu olaylar onların gündeminde değil. bunun yerine kendilerine insanca yaşayabilecekleri düzgün hayatlar kurmanın derdindeler. adalet yürüyüşü örneğinden gidersem, bu olay benim de gündemimde olmadı. gönül bağım öyle zayıflamış, kendimi öyle gündem dışına atmışım ki artık bu ülkeye dair hiçbir heyecan hissetmiyorum. ben enerjimi yetmez ama evetçi’lere karşı çıkarken harcadım. enerjimi gezi’de, 2014 seçimlerinde sandığımızı korurken harcadım. şimdi tüm bunlar o kadar uzak geliyor ki adeta yıllar yıllar öncesinden kalma bir anı gibi. sanki çok uzak bir geçmiş gibi. halbuki o kadar uzak olmaması lazım. bu geçen zamanın matematiksel karşılığı ile anlamsal ağırlığı arasındaki fark beni şaşırtıyor.

değişik hisler içindeyim. giden herkesle birlikte kendi geçmişimden bir şeylerin de gittiğini söylesem durumu çok mu romantize ederim? (halbuki böyle olsun istemiyordum). bu ülkede güzel şeyler yapacak insanlar vardı, güzel şeyler yapan insanlar vardı. hiçbiri de bencil, toplumu önemsemeyen kimseler değildi. ancak çoğunu içeri tıktılar. bir kısmını -çoğunu- öldürdüler, bombaladılar. kalanlar da bir seçim yapmak zorunda kaldı. 

yakın zamanda rastladım, nerde olduğunu hatırlamadığım için kaynak veremiyorum; bu son birkaç yılda türkiye’den batıya giden eğitimli nüfus için "üçüncü dalga göç" kavramını kullanmaya başlamışlar. beş on seneye sosyolojik tezlerini okuruz zaten. ilki almanya’ya giden işçilerin göçü, ikincisi bu ilk göç dalgasından sonra yıllara yayılan göçler, üçüncüsü ise eğitimli ve yabancı dil bilen nitelikli insanların günümüzdeki göçüymüş. bu göçün bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline evrilmesi beni üzüyor. oysaki ülkede güzel şeyler olabilirdi, öyle güzel insanlar vardı. 
***
dün internette şu fotoğrafı gördüm. biraz kendi arkadaş çevremi biraz da eski türkiye'yi andım. hem kendi gençliğime hem de ülke geçmişine dair tatlı bir hüzne kapılmaktan kendimi alamadım. 

2 Temmuz 2017 Pazar

festival günlüğü

on dört günlük aradan sonra tekrar istanbul’dayım. öncesinde iki aya yayılan bir süreçte ankara’da geçen günler, hastane koşuşturmacaları, manevi olarak yıpratıcı bir süreç derken kendimi oldukça yorgun, hayattan bezmiş hissediyordum. neredeyse sekiz-dokuz ay öncesinden alınan bir festival bileti benim kurtarıcım oldu. araba için benzin neyse müzik de benim için aynı görevi görüyor. devam etmem için yakıt yerine geçiyor. bir de bu vesileyle eski dostumla görüşmek var tabii. artık hollanda’da yaşayan p. ile mezuniyetten beri üst üste birkaç gün geçirme fırsatımız olmamıştı. birlikte bir müzik festivaline gitmek, orada çadırda kalmak derken birbirimizin hayatını yakalama fırsatımız olacaktı.

hollanda’nın tilburg şehrine, best kept secret müzik festivaline gitmek üzere yola çıktım. bu festivale daha önce de gitmiştim ve memnun kalmıştım. öncesindeki iki günü den haag şehrini gezmeye ayırdık. dostumla orada buluştuğumda, bu şehir zaten benim için dünya üzerindeki en güzel şehirdi. öncesindeki aylarda hiç üzülmemiş gibi, hayatımın en güzel zaman dilimi o birkaç günmüş gibi özenle ve mutlulukla geçen günler bana tekrardan yaşama sevinci verdi. den haag, bizim lahey olarak bildiğimiz, deniz kenarına kurulu, yabancı nüfusu oldukça yüksek ve derli toplu küçük bir şehir. her yer ressam mondrian'ın izlerini taşıyor. 

çadır ortamı
festival müzik açlığımı giderdi. hayatımda ilk kez arcade fire’ı canlı izledim. gruba olan sevgim katlanarak arttı. birbirini tanımayan, birbirine yabancı insanların müzik çevresinde toplanmasının dini ritüelleri andıran bir yanı var. herhangi bir topluluğa ait olmaya en çok yaklaştığım an da bu anlar oluyor. arcade fire’ın yeni çıkacak albümlerinden yayınlanan ilk iki parça beni inanılmaz heyecanlandırdı. bowievari bir edayla, belli bir tema etrafında şekillenen kostümler, klipler beklentimi arttırdı. arcade fire beni hiç yanıltmadı, her çıkan albümle heyecanlandırmaya ve içine çekmeye devam etti. bu sefer de öyle olacağına inanıyorum. sonra ikinci defa radiohead’i canlı izledim. artık emin oldum ki benim için radiohead bir festival grubu değil. muhtemelen görece daha az kalabalık bir ortamda dinlemek ve izlemek daha keyiflidir. bunun bir sebebi de prensip olarak konserlerinde sahne görüntülerinin ekrana yansıtılmasını istemeyen grup üyeleri. hal böyle olunca takip etmek oldukça zor oluyor. fakat en az radiohead gibi bir grubu canlı dinlemek kadar heyecan verici başka bir şey daha var: daha önce hiç bilmediğim, adını bile duymadığım gruplarla ilk kez sahnede karşılaşmak. hele bir de seversem, hayranlıkla ve ilgiyle onları orada kırk dakika-bir saat dinlemek. benim için bu senenin keşifleri kikagaku moyo ve circa waves'di. biri japon psychedelic müziği, diğeri ise arctic monkeys'in ilk zamanlarını andıran liverpoollu bir grup. 

kikagaku moyo
ismini hep duyduğum ama ilk kez dinleyebildiğim chris cohen’i de defterime not ettim. deerhoof’tan bilinen ancak şimdi solo olarak kariyerine devam eden chris cohen’in tanıdık bir havası var. çok amerikan ve oldukça güzel. bir lise sevdası olarak arab strap’i de dinleme fırsatım oldu. aidan moffat halen cool ve karizmatik. tok sesiyle koca sahneyi dolduracak kapasitede. bir de şirin mi şirin, eğlenceli mi eğlenceli metronomy var. hafif bir 80’ler esintisi ve kaliteli pop ile kalabalıkları coşturma becerisi olan metronomy, canlı performanslarını imkan oldukça izlemek isteyeceğim bir grup. bunun haricinde agnes obel ve üç kadından oluşan ekibine rast geldim. agnes obel’in son albümü oldukça güzel, müzikal açıdan deneysel ve cam teması üzerine kuruluydu. sanırım festival atmosferinden olsa gerek, bu tarz müziği böyle bir ortamda dinlemektense salon iksv gibi bir ortamı yeğlerim. 

chris cohen
kafamda belli bir amerikan müziği var ve real estate bunu çok güzel temsil ediyor. biraz aklı havada ama derslerine de çalışmayı ihmal etmeyen öğrenci müziği gibi olan bu havayı seviyorum ve real estate de bana beklediğimi verdi. esas adam martin courtney daha önceden ducktails ile birlikteydi. şimdi böyle de gayet güzel devam ediyormuş, görmüş olduk. hayalkırıklığına uğradığım floating points, evde dinlerken son derece caz tınılarına sahipken, sahnedeki solo performansı benim için bir dans müziğinden ibaretti. sonuç olarak güzel bir festival deneyimi geçirmiş olmaktan memnunum. benim için en öne çıkan deneyim arcade fire olmakla birlikte; festival ruhunun verdiği gençliği, müziğin verdiği fiziksel yorgunluğu her şeye yeğlerim. daha büyük festivallerdense bu tarz ufak olanları tercih etmeye devam edeceğim. şimdi önümüzdeki sonbahar için bir slowdive konseri biletine sahibim ve bu demek oluyor ki ölmemek için en azından bir sebebim var. 

22 Mayıs 2017 Pazartesi

mark rothko: bir sanat eseri olarak yaşamın kendisi


hayatımda ilk kez bir mark rothko eseri görmem dört yıl önceydi. kendisinin ismini duymam da aynı ana tekabül ediyordu. berlin modern sanat müzesinde, geçici olarak sergilenen rothko seçkisine denk gelmiştim. o günü çok iyi hatırlıyorum. rothko resimleri bana hiçbir şey ifade etmemişti. etmediği gibi müzeyi birlikte gezdiğim p. ile bu resimlere gülmüştük de. kat kat boya atılmış devasa duvarları andıran tuvallere karalanmış bir, iki, üç renk. altındaki renkleri göremeyecek hale gelinceye kadar atılan boyalar. o günden aklımda kalan sarı, kırmızı, turuncu renklerdi. "bunu ben de yaparım" demek değil de ne bileyim, amacı neydi, duvar boyamaktan farkı ne ki gibi şeyler düşünmüştüm. anlamadığım için diyebileceğim başka bir şey yoktu. ama defterime not etmişim. yanına da soru işareti koymuşum. 

aradan geçen yıllarda rothko karşıma çıkmaya devam etti. en büyük rothko seçkilerinden biri olduğunu sonradan öğreneceğim resimler, tate modern'de karşıma çıktı. hatta gördüğüm an bu resimlerin kendisine ait olduğunu bilemedim. tek diyebildiğim, bu resimler berlin'deki o adamın eserlerine ne kadar benziyor demek oldu. duvara yaklaştığımda aynı ismi gördüm. fakat bu resimler sarı-kırmızı-turuncu değildi. bu sefer siyaha çalan lacivert, kopkoyu kırmızılar, simsiyah iç karartıcı boyalar vardı. yaşım daha büyüktü ancak ruh halim bu eserleri anlamaya elverişli değildi. oldukça mutluyken böyle bir karanlığın içine girmek istemedim. ama yine de resimlerden birinin fotoğrafını çekip, bak yine kimi gördüm temalı bir mesajla p.'ye yolladım.

sonra tam bir sene önce d.'yi ziyaret etmek üzere onun yaşadığı şehre gittim. her türlü modern sanat olayında bir mimar olarak benden fazla şey biliyordu. bana yaşadığı şehri, o şehrin inanılmaz geniş caddelerini, adeta bir açık hava galerisi haline gelen sokakları gezdirirken konu nerden ve nasıl geldiyse rothko'ya geldi. ben o adamı bir türlü anlamadığımı ve yaptığı işlerin bana bir anlam ifade etmediğini söylediğimde bana ressamın hikayesini anlatmaya başladı. rothko altmış yedi yaşında intihar eden biriydi. bütün resimlerini kronolojik olarak yan yana koyduğunda bu intiharın gelişini adım adım gözlemleyebiliyordun. bir ölüm bir ömür boyunca ancak bu kadar net olabilirdi. yaşarken ölmek denilen şey, mark rothko'nun yaşadığı hayatın ta kendisiydi.



rothko, rus yahudisi bir aileden gelmekteydi. 1910 yılında, henüz beş yaşındayken ailece amerika'ya göç etmişler. kısa bir süre sonra, çocuk sayılacak yaştayken babasını kaybetmiş. çocukluğunda ailesini geçindirmek için manav olmuş, gazete satmış. hep yoksulluk ve sefalet içinde geçen hayatı, resimlerinin maddi değer bulamamasıyla devam etmiş. yahudi bir göçmen olarak ismini marcus rothkovitch'ten mark rothko'ya çevirmiş. kariyerinin başında figüratif resimler yaparken, yıllar içinde kendi tarzı olan tek renkli kocaman dikdörtgenler çizmeye başlamış. renkler başta sarı-kırmızı-turuncuyken, yıllar içinde koyulaşmış. tüm renkler gittikçe siyaha yakın bir hal almış. neredeyse siyah bir kırmızı, siyah bir mavi ve mor. tüm hayatı boyunca gözü sebebiyle sağlık sorunları yaşamış. bir ressamın tam görememesi çok trajik değil mi?  1964 yılında, hem zengin bir iş adamı/iş kadını hem de büyük bir sanat koleksiyoncusu olan karı koca dominique ve john de menil, mark rothko'ya houston'da sıfırdan yapılacak bir şapel için eserler yapmasını teklif etmişler. onu tamamen özgür bırakmışlar. rothko üç yıl içinde devasa boyutlarda tam on dört adet tablo yapmış. hepsi de karanlık, koyu ve etkilendiği ressamlardan biri olan rembrandt’ın eserleri gibi siyah olmuş. resim yapmayı dini bir ibadete benzettiğini söyleyen rothko tabloları bitirmiş,  şapelin açılmasına bir seneden az bir zaman kala, 1970 yılında, altmış yedi yaşındayken bileklerini keserek intihar etmiş. tıpkı yirmi iki sene önce hocası arshile gorky’nin yaptığı gibi.

bu şapel; tarihte daha önce görülmemiş bir özellikte, duvarları rothko eserleriyle bezeli sekizgen bir yapıda ve tüm dinlerden bağımsız, herkese açık bir yer olarak bugüne kadar gelmiş. rothko'nun son eseri, bir nevi magnum opusu olarak tanımlanan şapelin düsturu açıldığı günden bu yana "insanlığa ve sanata adanan bir yer" olarak belirtilmiş.


rothko chapel
tüm bunları öğrendiğimde rothko'nun hikayesinden etkilendim. zaten kim olursa olsun, bir insanın hikayesini, çektiği acıları öğrenince etkilenmemek mümkün değil. bir nevi kendi hayatını sanat eseri haline çeviren rothko; sağlığının elverişsizliğine, gözünün tam görmemesine rağmen yapmış bunu. tüm eserleri bir araya getirilip, arka arkaya sıralandığında bir insanın yavaş yavaş ölmesini görebiliyorsunuz. aslında tıpkı bizim gibi. yaşarken ölen hücrelerimiz, yaşlanan cildimiz, gözlerimiz, kalbimiz gibi. rothko bunu vücuda getirmiş. bir zaman şöyle bir söz söylemiş: "hayatta en korktuğum şey, bir gün siyahın kırmızıyı yutmasıdır." 

sonunda yutmuş.

rothko resimlerinden seçmeler:


1950 ve 1952 yıllarından
1953, 1955, 1957 yıllarından
1957, 1959, 1960 yıllarından
1962 ve 1963 yıllarından
1968,1969, 1970 yıllarından