the national etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
the national etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2017 Perşembe

sleep well beast üzerine karalamalar


2017 yılında ne kadar güzel albümler çıktı. bana bu kadarı da yeterdi ama bir de the national'ın yedinci albümü sleep well beast geliverdi. geldi ve henüz grizzly bear'ı sindirememişken bana ipotek koydu. albüm bitiyor, hem de öyle güzel bitiyor ki anlatamam, başa dönüyorum. the national'ın müziğini anlatmaya niyetlendiğimde kendi kişisel tarihime dalmadan edemiyorum. üniversite hayatım, özellikle başlangıç dönemi, ilkgençlik vb. bunların içinde bu adamların müziği var. henüz yetişkin olmadan yetişkinliğin bütün o ağırlığını hissettiğim dönemleri unutmam mümkün değil. the national ile tanıştığım boxer ile high violet albümleri arası dönem, kendimi bir hayli yaşlı hissettiğim bir dönemdi. benden büyük adamların aile, ilişkiler, yetişkinlik gibi konularda söylediklerini müzikal açlık ve ortaklık hissi ile takip ediyordum. o günden bugüne geldiğimde yıllar içinde bazı kimseleri artık dinlemez oldum. fakat the national hep kaldı. high violet'ın çıktığı dönem duyduğum heyecanı sayılı albüm için duymuşumdur. artık genel olarak hayatta pek az şey için heyecan duyuyorum. galiba büyüdüm. bu büyüme halinde beni köklerime döndürenlerden biri de the national oluverdi.

sleep well beast müzikal olarak diğer albümlerden farklı. değişik, deneysel, dijital, ham, yer yer cayır cayır, yer yer kid a mi yoksa in rainbows mu olduğuna karar veremediğim bir yöne doğru giden melodiler. bunların hiçbiri beni şaşırtmadı. dessner kardeşler muazzam müzisyenler. the national harici çalışmaları ile de özel olduklarını görebiliyorduk ama nasıl diyeyim, bu sefer farklı bir yöne evrilmişler. bu albümü dinlemek bana oldukça keyif verdi. en gurur duyduğumuz albüm demişler. guardian'a bir röportaj vermişler ki en az albüm kadar güzel. yirmi yıllık bir müzik grubu olarak devam edebilmeyi evlilikle karşılaştırmışlar. matt berninger'in frontman karizması, şairane takılmaları, grup içi dinamikler... bütün bunlar ilgimi en az yaptıkları müzik kadar çekiyor. insanlar değişiyor, öncelikler değişiyor. yeni ilişkiler kuruluyor, sevgililer ortaya çıkıyor. bilemiyorum tabii ama aile ve çocuk derken işlerin daha da karıştığını söylüyorlar. tüm bunlara rağmen dostlukları yıllar boyu sürdürmek bana şu hayattaki sayılı kıymetli şeylerden biri geliyor. orada duran bir sabit gibi. bana kendimi hatırlatan. bana şu hayatta ne yapmak istediğimi, neyin benim için anlamlı olduğunu hatırlatan dostluklar çoğu zaman hayatla kurduğum en güçlü bağ oluyor. bu sebeple böyle dostluk hikayelerini dinlemeyi, bu dostluk ilişkilerinden ortaya çıkan eserlere kulak kabartmayı seviyorum. 

gönül ilişkilerinin kırılganlığında ve kararsızlığında, bir dostun yanı başı bana güven veriyor. kalabalık içindeki referans noktam bu tür bir ilişki oluyor. albümün kapanış şarkısında aklıma frances ha filmindeki şu monolog geliyor. bir partideyken, her ikisi de başka insanlarla sohbet ederken birbirini görüp gülümseyen iki insan hakkındaki kısım. insanlar uzun süreler boyunca gönül ilişkilerini nasıl yürütüyor, o emin olduğun an ne zaman geliyor, bunu bilmiyorum. yaşım ilerliyor ama ben ilerleyemiyorum. ilerlemem gerekiyor mu onu da bilmiyorum. insan elli yaşına yaklaşsa da, çocuk sahibi olsa da, uzun soluklu bir ilişkinin içinde yaşasa da o sorular peşini bırakmıyor galiba. insanın yaşı ilerledikçe hayatla ve kendi varlığıyla kavgasının bitmiş olacağını düşünürdüm. daha doğrusu öyle olacağını umardım. eskiden düşündüğümde yıllar  sonra daha huzurlu, ruh halinden memnun ve iç dengesini yakalamış bir insan olmayı dilerdim. halen de istediğim bu. tek fark, artık bu tip şeylerin çok da yaşla ilgisi olmadığını anlamam. bu albüm bana bunları düşündürttüğü için albümü depresif ya da karanlık bulmuyorum. tam tersi, hayatın içinde güzel anlar olduğunu kendime tekrarlıyorum. the national kafama hüzünle ve melankoliyle kodlanmış, yalan söyleyemem, ama buna rağmen dinlerken mutlu oluyorum. 

the national hissiyat olarak bildiğim gibi, eskiden nasılsa öyle. müzikal olarak çok daha güzel. gece saat birde yatağıma uzandım ve kulağımda kulaklıklarımla sözlere dikkat kesilerek albümü dinledim. onları dinlemek bir kavgadan sonra gelen sakinlik gibiydi, baş ağrısıyla uykuya dalarkenki yorgunluk gibi ya da bir bardak soğuk su içmenin verdiği his. partiyi dağıttıkları turtleneck ya da bir rönesans tablosundan çıkan sözleriyle dark side of the gym. albüme adını veren şarkıda matt berninger demiş ki; "ebeveynleri kaybediş, hissi kaybediş/ ne yapacağımı bilemiyorum/ henüz kendim bir evlatken çocuk sahibi oldum" sağlık sorunları, ölümler, kayıplar, ayrılıklar, hastaneler... bütün bunlar son birkaç senede dostlarla birlikte başımızdan geçti. ailem yaşlanırken, ben tek çocuk olarak varlığımı sürdürürken sevdiklerimden, müzikten, resimden öte sığınacak bir şey bulamadım. siz delirmeden nasıl duruyorsunuz? ben bazen delirecek gibi oluyorum. insanın sabit bir yaşı yokmuş gibi geliyor. fiziksel olarak yapabileceklerimiz sınırlı ancak ruhen günden güne değişken yaşlara sahibiz. bazı günler kendimi çok yaşlı hissediyorum. bazı günler ise lisede. the national'ı dinlerken hep olduğumdan büyüğüm. yalnız artık şöyle bir fark var; sanki makasın aralığı daralıyor, ben onlara yetişiyorum. 

26 Mayıs 2012 Cumartesi

milk and honey



1.kısım
milk and honey'i, p. diyene kadar nick drake'in sanıyordum. meğersem jackson c. frank'e aitmiş ve kendisi en az nick drake kadar hüzünlü bir hikayeye sahipmiş. zaten hep öyle olmuyor mu? böyle şarkıların içinde saklı hüznün hep bir hikayesi oluyor ve o da göğsümü sıkıştırmaya yetiyor. daha önce hiç takılıp kalmamıştım bu şarkıya. sözlerine de hiç dikkat etmemişim. p. bir gün bu şarkıyla çıkageldi ve o gün bugündür onun en sevdiği şarkılardan biri olan milk and honey, benim de en sevdiğim şarkılardan biri oldu. insanın müziği dostuyla paylaşabilmesi ne kadar güzel. ya da şöyle diyeyim; müziği paylaşabildiğin bir dosta sahip olmak ne kadar güzel.

milk and honey'nin sözlerine dikkat ettğim andan beri demek ki yalnız değilmişim hissi içimden gitmiyor. bir ömür peşinden koştuğun heyecanların bir yerde bitivermesi ya da boşa çıkması sonrasında gelen kış mevsimi sadece bana değil diye düşünüyorum. sonrasında çıkılan yolculuk sadece bana değil, tabiatı izleyerek geçen günler sadece bana değil. kendimle ilgili hoşnut olmadığım ve aynı zamanda değiştiremediğim bir-iki şeyi bu parçada bulduğumda, bunlarla yaşamam gerektiğini anladım. değiştirmeye çalışmayacaktım ama kabullenecektim. beni böyle kabullenecek insanlarla hayatımı geçirecektim. p.'nin bu noktada beni çok iyi anladığını bilmek içimi rahatlattı. o beni anladıysa, elbet anlayan birkaç insan daha çıkar diye düşündüm; çünkü özümüzdeki yalnızlık bir yandan da bizi birbirimize bağlayan şey değil miydi dedim.

2.kısım
milk and honey'i dinlerken, içine süt ve balın karıştığı başka bir şarkı daha bildiğimi hatırladım. beynimde "it's [sorrow] in my honey, in my milk" cümlesi yankılandı. melodik olarak ona eşlik ettim ve bu cümlenin the national'ın sorrow şarkısından aklımda kaldığını fark ettim. bu şarkıyı öyle çok dinlemiş ve kafamda öyle çok evirip çevirmiştim ki sütün ve balın geçtiği her yerde aklıma gelmesi olağandı. zamanında bu şarkıyla ilgili şöyle bir şey yazmıştım. şarkıyı kendi çapımda ankara'yla bağdaştırmam bitmedi, keşke bitse. "keder beni gençken buldu. bekledi ve kazandı. beni ilaçlara mahkum etti. keder balımda ve sütümün içinde." bunu da o zaman niye keder olarak çevirmişim bilmiyorum, şimdi olsa hüzün derdim. demek ki o zaman hüzün kelimesi hissettiklerimi tarif etmekte hafif kaçmış. sağlık olsun. 

bu iki şarkıyı yan yana koyduğumda şöyle düşündüm: hüznün ta içlerine işlediğini belirtmek için neden süt ve bal imgesine başvuruyorlardı ki?

son kısım
tevrat'ta vaadedilmiş topraklarda, süt ve balın aktığı söyleniyormuş. bütün iyi şeylere dair yapılan süt ve bal benzetmesi aynı zamanda doğurganlığı, sonsuz zenginliği ve tanrının şefkatini anlatıyormuş. elbette bunlar çok güzel şeyler, yazar bu kitabını da yine iyi yazmış. 

22 Ağustos 2010 Pazar

bloodbuzz ohio

haftalardan sonra ilk defa esinti var, koltukta uyuyakalmışım. uyurken de kulağımda high violet albümü takılı kalmış. en baştan dinlerken kaçıncı şarkıda gözlerim kapanmış bilmiyorum. kendime geldiğimde albüm bitmişti. sonra başa aldım ve gözlerimi yeniden kapadım. aslında isterim ki bu şarkıların bana hissettirdiklerini toplu olarak değil de ayrı ayrı yazabileyim. kafamdan geçen sözcükleri anlamlı söz grupları halinde dizerek düşüncelerimi aktarabileyim. fakat ne kadar denersem deneyeyim bazen yazdıklarım zihnimdekileri tam olarak karşılamıyor. hep biraz az ve eksik kalıyor. oysaki bu şarkılar daha anlamlı cümleleri hak ediyor. anlamlı ama ağdalı değil. bayağı, buram buram edebi kaygı güden türden yazılar değil; daha sade ve son derece basit. işte o basitliğe ulaşmak istiyorum. mesela bloodbuzz ohio'yu dinlerken gözümün önünden geçenleri yalın bir şekilde aktarmak istiyorum. bundan dört ay önce şurada demişim ki: "ohio, carry me ohio'dur benim için. the national'ın yeni albümünde de bloodbuzz ohio isimli bir şarkı var; fakat yeri çoktan parsellenen ohio'nun benim nazarımda sun kil moon'la bağı var." ohio'ya bir ortak daha çıkacağını bilemezdim, geldi ve onun yanına kuruldu bile. artık bir de the national'ın ohio'su var. ilerde bir üçüncüsü daha olmayacağını kim diyebilir ki? üstelik carry me ohio bir adamın hikayesini anlatırken, bloodbuzz ohio belki de bana kendi hikayemi anlatıyordur diye düşünmekten kendimi alamıyorum. ben kendi borçlarımı düşünüyorum. mezun olunca faiziyle ödeyeceğim krediden bahsediyor mesela. muhtemelen işe girdikten sonraki iki-üç yılımda önce bunu ödemeye çalışacağım. sonra kendi şehrimi bulacağım, bu noktada ankara beni hatırlamasa da olur, tıpkı ohio'nun onları hatırlamayacağı gibi. ev deyince de aklıma pencereleri açık, perdelerin havalandığı, aydınlık bir yer geliyor; başka biri değil. ev deyince ferahlık, ocakta kaynayan çaydanlık görüyorum. sonra bir de kahve makinesi olursa fena olmaz. güneşin konumu uygun olursa bir de çiçek yetiştiririm. ne de olsa halen hangi çiçeğe emek edeceğimi bilmiyorum, bunun yerine şimdilik gerçek bir çiçekten işe başlayabilirim. sonra annemi özlerim. ilerde de yanımda olmasını isterim ama yarına çıkamama ihtimalimiz olduğunu da bilirim. başka denizlerde yüzsem de sonunda döneceğim bir banyom olsun derim. tıpkı tanıdık bir yüze ihtiyaç duyulduğunda yazılmış bu şarkı gibi. tanıdık bir eve, yemek kokusuna, yumuşatıcı kokan bir yorgana.

klipte matt berninger'in kafası güzel gibi durmakta ama kimin kafası bazen güzel değil ki? kafam güzel değilse gözlerim yorgun oluyor. gözlerimi dinlendirince yorgunluk geçiyor. çaya batırdığım pamukları gözüme koyuyorum şişlik mişlik kalmıyor. şarkının klibini bin beş yüz yetmiş sekizinci kez izlerken matt berninger'in kafamdaki pardesülü adam imgesine nasıl da cuk oturduğunun farkına varıyorum. sanki aylak adam olmuş, parklarda bahçelerde geziniyor, kuş besliyor. kameraya-bakan-nick-cave-karizmasının kat be kat fazlasını bu adamda görüyorum, gözlerimi ekrandan alamadan onu izliyorum.


15 Mayıs 2010 Cumartesi

içinde uyuduğum sesler- bölüm 1: süt ve bal

The National - Sorrow by eydontkno

the national lafa "keder beni gençken buldu. bekledi ve kazandı. beni ilaçlara mahkum etti. keder balımda ve sütümün içinde." diye girdiğinde ben gözümü kapayıp, başımı otobüsün camına yasladım. gözümü açtığımda kızılay'daydım. tüm yol boyunca sadece bu şarkıyı dinlemişim sandım. zaman geçtikçe güzellikleri fark eder ya insan, işte bu şarkıyı da öyle bulduğumu düşündüm. ilk dinleyişte değil, zamanla. ben nasıl düz bir çizgide ilerliyorsam, bu ses de öyle düz seyrediyor. tanıyorum ve biliyorum bu sesi. keşke başka adamların sesi de böyle güven verse diye geçiyor aklımdan. öyle ki o seste uyuyabilmeliyim, tıpkı bu şarkıda uyuyabildiğim gibi. "seni unutmak istemiyorum, bu meseleyi kapatmak istemiyorum" derken, aklıma buna benzer başka bir şarkı geliyor. sonra eve gelince last fm yorumlarına bakıyorum, aynı şarkının başkalarının da aklına geldiğini görüyorum: magnetic fields - i don't want to get over you.

sütümde ve balımdaki hüzün beni de düşünmeye sevkediyor. insanın yatağından başka bir yerde -mesela bir otobüste- gözünü güvenle kapayabilmesini şaşırtıcı buluyorum. yanında bir yabancı otururken, şehrin bozuk yollarında arabanın tekerlekleri inip çıkarken kulağında bir adamın sesiyle uykuya dalman gerçekten de şaşırtıcı. uyurken eve gitmenin hayalini kuruyorum; gidip de bir an önce yatağıma uzanmanın. şarkının hangi kısmında kendimi buldum bilmiyorum ama birini unutmak istemeyen ve bunun verdiği hüzünden şikayetçi olmayan adamı sevdiğimi düşünüyorum. anlatıyor, konuşuyor, basit cümleler kuruyor. her şeyin bu denli basit olması beni rahatlatıyor; çünkü biliyorum ki tıpkı bu adam gibi ben de basit şeyler istiyorum. ritm devam ediyor, ben kucağımdaki çantaya parmaklarımı hafifçe vurarak kendimce müziğe katılıyorum. şarkımın bir nesnesi yok, benim sadece sütüm ve balım var ama olsun. ne de olsa keder bizi küçükken bulmuş, beklemiş ve nihayetinde kazanmış. işte hüzünlü şarkılara kendimizi bırakıverme meyili de hep bu yüzden, küçüklükten.