nick cave etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nick cave etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2010 Pazar

bloodbuzz ohio

haftalardan sonra ilk defa esinti var, koltukta uyuyakalmışım. uyurken de kulağımda high violet albümü takılı kalmış. en baştan dinlerken kaçıncı şarkıda gözlerim kapanmış bilmiyorum. kendime geldiğimde albüm bitmişti. sonra başa aldım ve gözlerimi yeniden kapadım. aslında isterim ki bu şarkıların bana hissettirdiklerini toplu olarak değil de ayrı ayrı yazabileyim. kafamdan geçen sözcükleri anlamlı söz grupları halinde dizerek düşüncelerimi aktarabileyim. fakat ne kadar denersem deneyeyim bazen yazdıklarım zihnimdekileri tam olarak karşılamıyor. hep biraz az ve eksik kalıyor. oysaki bu şarkılar daha anlamlı cümleleri hak ediyor. anlamlı ama ağdalı değil. bayağı, buram buram edebi kaygı güden türden yazılar değil; daha sade ve son derece basit. işte o basitliğe ulaşmak istiyorum. mesela bloodbuzz ohio'yu dinlerken gözümün önünden geçenleri yalın bir şekilde aktarmak istiyorum. bundan dört ay önce şurada demişim ki: "ohio, carry me ohio'dur benim için. the national'ın yeni albümünde de bloodbuzz ohio isimli bir şarkı var; fakat yeri çoktan parsellenen ohio'nun benim nazarımda sun kil moon'la bağı var." ohio'ya bir ortak daha çıkacağını bilemezdim, geldi ve onun yanına kuruldu bile. artık bir de the national'ın ohio'su var. ilerde bir üçüncüsü daha olmayacağını kim diyebilir ki? üstelik carry me ohio bir adamın hikayesini anlatırken, bloodbuzz ohio belki de bana kendi hikayemi anlatıyordur diye düşünmekten kendimi alamıyorum. ben kendi borçlarımı düşünüyorum. mezun olunca faiziyle ödeyeceğim krediden bahsediyor mesela. muhtemelen işe girdikten sonraki iki-üç yılımda önce bunu ödemeye çalışacağım. sonra kendi şehrimi bulacağım, bu noktada ankara beni hatırlamasa da olur, tıpkı ohio'nun onları hatırlamayacağı gibi. ev deyince de aklıma pencereleri açık, perdelerin havalandığı, aydınlık bir yer geliyor; başka biri değil. ev deyince ferahlık, ocakta kaynayan çaydanlık görüyorum. sonra bir de kahve makinesi olursa fena olmaz. güneşin konumu uygun olursa bir de çiçek yetiştiririm. ne de olsa halen hangi çiçeğe emek edeceğimi bilmiyorum, bunun yerine şimdilik gerçek bir çiçekten işe başlayabilirim. sonra annemi özlerim. ilerde de yanımda olmasını isterim ama yarına çıkamama ihtimalimiz olduğunu da bilirim. başka denizlerde yüzsem de sonunda döneceğim bir banyom olsun derim. tıpkı tanıdık bir yüze ihtiyaç duyulduğunda yazılmış bu şarkı gibi. tanıdık bir eve, yemek kokusuna, yumuşatıcı kokan bir yorgana.

klipte matt berninger'in kafası güzel gibi durmakta ama kimin kafası bazen güzel değil ki? kafam güzel değilse gözlerim yorgun oluyor. gözlerimi dinlendirince yorgunluk geçiyor. çaya batırdığım pamukları gözüme koyuyorum şişlik mişlik kalmıyor. şarkının klibini bin beş yüz yetmiş sekizinci kez izlerken matt berninger'in kafamdaki pardesülü adam imgesine nasıl da cuk oturduğunun farkına varıyorum. sanki aylak adam olmuş, parklarda bahçelerde geziniyor, kuş besliyor. kameraya-bakan-nick-cave-karizmasının kat be kat fazlasını bu adamda görüyorum, gözlerimi ekrandan alamadan onu izliyorum.