9 Ocak 2011 Pazar

kurabiye adam

bu şarkıyı icra eden kafaya bayıldığımı söylemek istiyorum. son zamanlarda gördüğüm en eğlenceli şey. rock star damla genel, justin bieber'e 10^10000 kere basar. (hell yeah rock'n roll!)

"kuuuurabiye adam benim peşimde,
beni yemeye çalışıyor.
nedeeeen, ama nedeeeen?"


Damla Genel - Kurabiye Adam Music Video from Bora Genel on Vimeo.

1 Ocak 2011 Cumartesi

gençlik konsepti-2: herkes burada sen nerdesin?

bildiğim en güzel gençlik klibi 1979'dur.


gençliğe dair söylemek istediğim şeyler bitmemiş olacak ki, bu konu hakkında ikinci bir yazı yazıyorum. kafamdaki gençlik imgesi ile örtüşmediğimi gördükçe içimde beliren o tuhaf hissi yenmem mümkün olmuyor. günlerim bir film olsaydı ben izlemek istemezdim, bu ne sıkıcı film falan derdim. bunu burada yazmaktan çekinmiyorum ya da saklama güdüsü duymuyorum çünkü hissettiğim şey bu. bir sürü salak şey yapıyor olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi görünme kaygısı içinde değilim.

sözleşmiş gibi çıkan albümler

bu sene dinlediğim müzikler gençlik konsepti üzerine kuruluydu. beni bu konu hakkında düşünmeye sevk eden büyük ihtimalle onlar oldu. onlar geçmişe dönüp bakarken ben de kendime baktım. beach house gençlik hayallerine güzellemeler yazmış, onlarla daldığım rüyalardan the national'la uyandım. kendileri eve dönüşten bahsederken ben de döndüm kendi şehrime baktım. sorrow şarkısında bahsettikleri şehir ankara'nın ta kendisi olabilirdi. hatta hayat gailesini bir kenara bıraksan; ankara'da şair, yazar, ne bileyim, sanatçı olabilirdin. o derece depresif, o derece karamsar bir şehir. şehrimden gittikçe uzaklaşıyorum ve bir vakit ona sadece ana ocağına döner gibi dönmek istiyorum. belki ben de o vakit eve dönüşle, kredi ödemeleriyle ya da ne bileyim, kötü giden ilişkilerle ilgili bir şeyler yazarım. sonra bir de the suburbs var, unutmam mümkün değil. bu yıl gençlik konseptini kafamın bir kenarına kazımam arcade fire ile oldu sanırım. onlar gençlikten bahsederken kafalarını çevirip de arkaya bakmışlar çünkü her şey geride kalmış gibi konuşuyorlar. oysa ben böyle olmasını istemiyorum, istediğim bu değil. benim geriye bakmama gerek yok ama yine de gözüm arkaya kayıyor. bir zamanlar iyi arkadaşın olan insanlarla hayat telaşesi içinde eskisi kadar görüşememek gibi şeyleri biliyorum. geceleri uyuyamayan benim ve bana öğüt veren de onlar, ileride geceleri niçin uyuyamadığımı anlayacakmışım, öyle diyorlar. hadi bakalım diyorum ben de, yıllar sonra bir çocuk doğurmak istersem dönüp de bu şarkıyı dinlerim. belki o zaman daha iyi anlarım.
arcade fire gençliğe uzaktan bakarken wild nothing tam kalbinden bakıyor. bense kendimi arcade fire'a yakın hissediyorum, wild nothing dinlerken ise hatırlıyorum. hoplamak zıplamak istiyorum, kan ter içinde kalasıya dek dans etmek istiyorum. gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum.

gençlik konsepti-1 : wild nothing

"mavi polaroid kederli mizacımıza bir gönderme"


yıllar önce bu yaşları düşündüğümde zihnimde canlanan görüntüler şimdikiler değildi. sanırım her şeyin daha eğlenceli olacağını zannediyordum. sanki tek ihtiyacım olan şey, yaşla beraber gelen özgürlüktü ve onu elde ettiğim zaman hiçbir engel kalmayacaktı, kimse beni tutamayacaktı. şimdi anlıyorum ki o zamanlar hesap etmediğim bir şey varmış; bir şeyi yapabilir olma haline erişince, çoğu zaman yapma heyecanın kalmıyormuş. bunu o vakit akıl etmem mümkün değildi, şimdiyse yaşayarak öğreniyorum.

bazen dinlediğim müzikler bana gençliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor, nasıl olması gerektiğini. ileride, zamanında yapamadığım şeyler için pişmanlık duymamam gerektiğini hissettiriyor, içime biraz korku salıyor ve beni tedirgin ediyor. daha çok zaman var diye diye geçermiş yıllar, bunu bu yaşımda ben bile biliyorum. bazen zamanı kaçırmak korkusunu içimde hissediyorum. işte bu da yeni çıktı, son birkaç aydır ara sıra beni yoklayan bir şey. bana gençliği çağrıştıran müzikler dinleyince nedense içime bu his çörekleniyor. pek bir şey yapmadan, anca okula git, ödev yetiştir, sınava gir ile geçen ömrümden duyduğum tatminsizliği hatırlatıyor. iki satır yazı okusam, iki sayfa roman okusam diyorum. kelimelerim kurudu ve cümlelerim kısaldı. kendimi ifade etme yetim azalmış bile olabilir; daha az kelime, daha çok formül ve hesap.

ıskaladığımı düşündüğüm bütün bu şeyleri dinlediğim müziklerde buluyorum. gençliği ve eğlenceyi, hezeyanları ve mutlulukları, sonra umutları ve kalp kırıklıklarını. sevdiğin çocuğu uzaktan gördün diye mutlu olmayı ya da onunla bir kere merhabalaştın diye bütün gün ağzın kulaklarında gezmeyi. bunlar hep on beş yaşında kalan şeyler. eskiler ama değerliler. şimdilerde bunlardan daha fazlasının hiçbir anlam ifade etmediği oluyor. çoğu zaman bir türlü istenilen o yakınlık kurulamıyor. birinin yanındasın ama kendin olarak değil, kalbin de yerinden çıkacak gibi atmıyor. öyle ki kalbin kahve içtiğinde daha çok atıyor.

yine de düşünüyorum, gençliği anlatan dopdolu bir şarkıyla karşılaştığımda heyacanlanmadan edemiyorum. örneğin bu yıl, wild nothing'in live in dreams şarkısını dinlemeseydim gerçekten çok şey kaçırırmışım. kafamı meşgul eden, kendimi hakkında sorguladığım "gençlik" konseptiyle örtüşen bir şarkı. olmak istediğim ama geride kalmış gibi gelen, bir yandan özendiğim bir yandan küçümsediğim o hali anlatıyor. kulaklarımda gençlik yankılanıyor ama ben oturuyorum. öyle ki sadece ellerimle tempo tutuyorum. oysaki bu şarkıyla dans etmek geliyor içimden, belki biraz da nerede olduğumu unutsam fena olmaz. nerede olduğumu unutmak istiyorum ama gece dönerken evin yolunu hatırlamak zorunda olduğumdan kendimi kaybetmiyorum.

bazen günlerimi küçük şeylere bağlıyorum; bazı şarkılara, bazı albümlere, haftasonu vizyona girecek bir filme falan, live in dreams de günlerimi bağladığım şarkılardan oldu. bu yıl dinlediğim, beni heyecanlandıran, gençliği damarlarımda hissettiren, "evet, her şeyi yapabilirim" dedirten bir şarkı. "iyi ki yaşıyorum da bu şarkıyı dinledim" dedim pek çok kere. sonra tıpkı bu şarkı gibi bana iyi ki yaşıyormuşum dedirtecek başka şarkılarla karşılaşma ihtimalimi düşündüm.

ter ve horman: bizi kim suçlayabilir ki?