arcade fire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arcade fire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2017 Çarşamba

zaman makinası ile ikinci tura çıktım

sanırım eskiden okuduğum kitapları yeniden okuma, izlediğim filmleri yeniden izleme yaşına geldim. geçmişte okuduklarımı/izlediklerimi ikinci bir sefer yorumlama yaşında olduğumu düşünüyorum. insan ömrü oldukça bunu üçüncü, dördüncü, beşinci tura kadar çıkarabilir, öyle olduğunu söylüyorlar. ben daha önce hiç ikinci tur yapmamıştım. örneğin geçenlerde d. bana hatırlattı ve yıllardan sonra children of men filmini bir kez daha seyrettim. on sene önce izlediğimde de oldukça etkilenmiştim, çok sevmiştim ama bu yaşımda çok farklı şeyler düşündüm. şimdi izlediğimde varlığını dahi bilmediğim şeyleri artık deneyimlemiş, değişik duygu durumlarına girip çıkmış, doğumlar ve ölümler görmüş, ağır depresyonlardan geçmiş, mutlu olmuş ve her insanın ortalama olarak yaşadığı şeyleri yaşamış biri olarak izledim. on sene öncesinden farklı bir ülke ortamında, farklı bir şehirde ve çevremde yeni insanlar varken bu film iki şekilde beni çarptı. birincisi, anlatılanların bu on yıllık süreçte gerçeğe dönüştüğünü, mültecilik kavramının tüm dünyanın birinci sorunu haline geldiğini gördüm. aylan bebeği kim unutabilir? ikinci olaraksa daha önce nasıl olmuş da bu filmin içindeki umudu görememişim dedim. bu yaşımda bana bunu biraz da d. gösterdi. dünyanın sonu gelirken müziğini dinlemeye devam eden jasper'da ihtiyacım olan şeyi gördüm. işte 2017 yılında benim ihtiyacım olan şey, dışarıda bombalar patlarken müziğini dinlemeye devam eden, espri yeteneğini kaybetmeyen o karakterdeki dirençti. asıl muhaliflik buydu. bu yaptığı insanları umursamamak değildi. nasıl desem, martin luther'in dediği; "yarın dünyanın yıkılacağını bilsem, bugün bir elma ağacı dikerim" lafı gibi bir duruştu. ya da werner herzog'a sordukları "yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız?" sorusuna, "sabah erken kalkıp film çekmeye giderim" yanıtı gibi. benim ihtiyacım olan şey, üzerimize yıkmaya çalıştıkları bu ataletsizliği sürekli ve sürekli, her gün yeniden yenmekti. boğulmamak için çabalamaktı.

ben tam bunları düşünürken, guardian'da arcade fire'ın yeni albümü hakkında çıkan bir yazının başlığını gördüm ve çok beğendim: "kıyamet gününe kadar parti." demek istediğim tam da böyle bir şeydi. inadına yaşamak. güzellikleri görmeye devam etmek. bu saçma dünyada yarını unuturcasına eğlendiğin bir parti değil; bilakis her şeyin farkında olarak, halen güzel müzikleri dinleyebildiğin için mutlu olarak, güzel müzikler yapan insanlarla aynı zaman diliminde yaşadığını bilerek, yüz sene önce yaşamış insanlarla sanat üzerinden bağ kurarak yaşamak. benim kafamdaki parti böyle bir şey. arcade fire'ın yeni albümü apayrı bir konu ama ben eski albümlerinden bir şarkı paylaşmak istiyorum. kişisel olarak şu an hayatımın neon bible dönemindeyim. iyi bildiğim şehirlerin içine edildiğinde (aslında edildi), tüm dostlarım gençliğimin geçtiği şehri terk ettiğinde, lise-bahçeli-beşevler-öğretmen evi avm olduğunda, odtü arazisine bir yol daha yaptıklarında hayatımın the suburbs dönemine gireceğim. ama şimdilik, windowsill ile devam ediyorum. inanamıyorum, win butler bu şarkıyı söylediğinde, bu albümü çıkardıklarında benden küçükmüş. oysa şimdiye kadar hep benden büyüklerdi. kulağım kanayana kadar dinlediğim yıllarda hep benden büyüklerdi. zaman makinası işte böyle bir şey olmalı.

on sene öncesine selam olsun. hem filme hem albüme.

11 Ağustos 2016 Perşembe

no cars go

biraz turist rehberi gibi oldum. eşin dostun gelen misafirlerine bilmediğim istanbul'u gezdirirken ben de kendimi geliştiriyorum. kendim için zahmet edip buradan bir yere gitmem, üşengeçliğim üzerimde. ancak insanlar ta nerelerden gelmişler, ayıp olmasın diye araştırıp bir şeyler okuyorum. son dört hafta sonum buraya gelen arkadaşlarımla ya da onların arkadaşlarıyla şehrin sokaklarını arşınlamakla geçti. herkes uzaklara gitmeden bir istanbul'a uğruyor. otobüs terminalinde gidenlere el sallayan yazıhane memuru gibi oldum. her gidişin bir hüznü oluyor, istesem de istemesem de oluyor. işte yine böyle bir günde vapurda etraftaki çirkin binaları seyrederken beynimi dağıtma isteği duydum. kendimi bildim bileli periyodik olarak arzuladığım bir şey var; kafamı müzik eşliğinde duvarlara çarpmak. tıp bilimi buna bir isim veriyor mu acaba? neyse, kafamı vurabileceğim konserleri kaçırmıyorum. şimdilik ancak bu yolla kendimi tatmin ediyorum. daha doğrusu benim ölçütlerim içinde kafa sallayabileceğim müzikler belli, böyle konserlerin hayalini kuruyorum. elimdeki imkanlar kısıtlı olunca kafamı duvara vurmak yerine arcade fire açıyorum: no cars go. iki sene önce pitchfork gibi ana akım mecralardan birinde arcade fire'ın ilk abümü için "vay arkadaş, funeral'ın 10.yılı olmuş!" temalı bir yazı çıkmıştı. başlığı görünce ben de sahi o kadar oldu mu, demiştim. olmuş. hatta the suburbs çıkalı bile altı yıl olmuş. oysa dün gibi. 

sevdiğim insanlarla ortak bir şeyler üretmeyeli çok oldu. en son ürünümüz olarak bir bitirme projesini görüyorum. hayatımın en güzel ekibiyle okul bitirdim, bir okul daha olsa onu da bitirirdim. birlikte olma halinin verdiği üretkenliği başka şeyde bulamıyorum. kendi potansiyelimi sonuna kadar kullanıp, daha iyi bir ben olmamı sağlayan dostlarımla iş yapmayı özlüyorum. yaptığım işe kendimden bir parça koymanın kıymetini biliyorum ve bunu para babaları için yapmayacak kadar duyguluyum. insanın yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışması etik açıdan önemli. bu aynı zamanda kendinden bir şey koymak demek oluyor mu? etik olarak yaptığım işi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum ama gönlümden bir parça koyuyor muyum, bilmiyorum.

arcade fire benim için,  kendilerinin olabilecek en iyi halini bir aradayken ortaya koyan insanlar demek. birinin içindeki en iyiyi ortaya çıkarmak, üstelik bunu on kişiyle birlikte yapabilmek demek. ikili ilişkilerde bile tarafların egosu birbirini ezerken, on kişinin egosunu bir kenara bırakıp, inanılmaz güzellikte şeyler üretmesi demek. bu ilham verici insanların birlikteliğini izlerken hayata olan inancım tazeleniyor. içimden kocaman bir alev topu çıkıyor, kendimi enerjik hissediyorum. dünyanın magma tabakasına iniyorum. aklıma hep zihni sinir fikirleri geliyor. arkadaşlarım bana olmayacağını söyleyene dek inanılmaz düşüncelerle doluyorum. no cars go şarkısı eşliğinde ufolar çiziyor, galaksiler arası seyahat fikirleriyle kalem ve kağıda sarılıyorum. hiçbir toplu taşıma aracının gitmediği yer nere olabilir ki diyorum.

14 Eylül 2014 Pazar

sünger çekmek ve çimento atmak bizim işimiz

iki çok sevdiğim arkadaşım beni yeni şehrimde, yeni evimde ziyarete gelene kadar kendimi iyi kötü idare ettiğimi düşünüyordum, öyle sanıyordum. onlar gittikten sonra evde oluşan boşluğu neyle dolduracağımı bilemediğimde derin bir anlamsızlık hissiyle yüzleştim. o günden beridir de bu hissi kalbimden atabilmiş değilim. insan bir kere kendinin upgrade edilmiş modelini görmeyiversin, sonrasında bir yetersizlik hali hasıl oluyor. ankara'nın üstüne sünger çektim. orada sevdiğim çok çok az kimse kaldı, gerisi bir yerlere dağıldı. bazı anlar var, bu andan ne büyük espri çıkardı diye düşünüyorum ama paylaşacağım insanlar 1/1000000 ölçekli haritada bir nokta bile değil. ankara bu koşullar altında çekilir dert değil derken, kendimi yalnız hissettiğimde geri dönebileceğim pek çok anın da üstüne sünger çektiğimi fark ettim. bilinçli değildi ancak hayatta kalabilmem için öyle olması gerekiyordu. ankara'yı öyle daralttım öyle daralttım ki okuldan ibaret kaldı. bundan pişman değilim. referans noktamın ev/ebeveyn/çocukluk gibi kavramlar olmasının mümkünatı yokken sarılabildiğim tek şey fizik çimleri, sunshine ve devrim oldu. şimdi sevdiklerim dünya haritasında, ben de kendimi olabilecek en rassal şekilde burada buluverdim. bu yaşların, geçmişi dağıtmak için çaba harcamayla geçeceğini tahmin edemezdim. beynimdeki sesleri susturmak için kulaklığımı kulağımdan hiç çıkarmıyorum. buna rağmen beni derinden yakalayan bir albüme denk gelemiyorum. sanki bir uzvum köreldi, yok oldu. eskiden bir albümle çabuk bağ kurabilirken şimdi sıkılıp hepsini yarıda bırakıyorum. yeni şeyleri dinlemesi zevk vermiyor. içime dokunan bir şey yakaladığımda ise gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. bir senedir alela diane'nin about farewell albümünü dinliyorum. hiç eskitemedim, öyle güzel akıp gidiyor ki. herkesin ayrılığı kendine, benim ayrılığım da şehrimle ve sevdiklerimle. bu albümün üstüne bir sürü şey dinledim bir senede ama içim hiçbirine pek ısınamadı. derken the antlers'ın familiars'ı geldi. keşke the intruders şarkısında daha bu yaşımda böyle hislenmeseydim. bazen içimde elli yaşında bir kadın olduğunu düşünüyorum. böyle deyince p. bana kızıyor ve ara sıra kulağımı çekmesi gerekiyor. bazı pazar geceleri kendime engel olamıyorum ve jackson c. frank dinliyorum, bir de arcade fire. iyi insan lafının üstüne gelirmiş, funeral'ın da onuncu yılı olmuş. bu albümü d. ile ilk çıktığı zaman cd'ye çekip dinlediğimizi çok net hatırlıyorum. bir sene, iki sene sonra değil; tam olarak vaktinde. d.'ye bu yazıyı gönderdim. yaşlanmışız diye bir cevap geldi. yaşlanmak demeyeyim, ayıp olur; ama o on yılın bu kadar somut olması beni de şaşırttı. funeral hafızamda çok net. ne kadar heyecanla dinlediğimizi unutmam mükün değil. benzer bir heyecanı pek az albüm için duydum. bundan sonra kaç tanesi için duyarım bilemiyorum. 

tam bu noktada perihan mağden'den bir alıntı yapacağım aklıma gelmezdi ama yapacağım. kendisini sevmiyorum ama tespitlerine kulak kesilmekten kendimi alamıyorum. sevmiyorum ama nefret de etmiyorum. neyse, kendisi bir zaman bir yazısında ölen annesini kastederek, "bundan sonra hayatıma annemin yeşil fasulyesinin tadını bilmeyeni çok yaklaştırmam" demişti. bu laf benim kafama kazınmıştı. bu cümlenin farklı versiyonları kurulabilirdi. şimdi ben de zırhımı hazırlayıp benzer laflar edebiliyorum. harcı tam tutmamış çimento gibi hissediyorum. bulamaç gibi tam kıvamını tutturamamış bir duygu halindeyim. yer yer donuk, yer yer kimseye göstermeden ağlak. richard linklater'in boyhood filminde patricia arquette'in bir sahnesi var, "hayatta daha fazlası olacağını sanırdım, bu kadar mıydı?" mealinden bir laf ediyor. işte ben o lafı öyle iyi anlıyorum ki yorgunluklar için yaşın çok da önemli olmadığını düşünüyorum. hayata dair duyduğum anlamsızlığı bir şeyler üreterek yenebileceğimi düşünmek istiyorum. yemek yapınca duyduğum rahatlığı pek az şeyde duyuyorum. 

bak yine ne hatırladım. p. ile dünyanın bir ucuna gitmiştik. sonra o orada çok sevdiği bir şeyi kaybetmişti. tam bir sene sonra gitti o ülkeye yerleşti. eskiler bir söz söylerler, eğer bir şehirde bir eşyanı kaybedersen/unutursan, yolun oraya tekrar düşermiş. bu lafa tebessüm ederdim. meğer gerçekmiş. ben de şimdiki yerimde daha önceki gelişimde bir eşyamı unutmuştum. şimdiyse diğer kıymet verdiğim şeylerimi unuttuğum şehirlere bir daha yolumun düşeceği zamanı bekliyorum. tanrılar sağolsun, benden unutkanı yok! o zamana kadar bir şeyler okuyor, izliyor ve zihnimi meşgul tutmaya çalışıyorum. içimde büyük bir öfke var; hayata, ülkeye, bazı insanlara karşı. bahsettiklerinde kendimi gülmekten alamadığım dini ve ruhani öğretilerde "kabullenmek/kabul etmek/oluruna bırakmak" gibi kavramlardan söz ediyorlar. ben bunları yapamıyorum. bunları yapamayınca da doğal seleksiyonda eleneceğimi biliyorum. belki 4000 sene sonra benim gibiler doğal seleksiyona uğrar, bilemiyorum.  

30 Mart 2013 Cumartesi

kalabalık gruplar

kalabalık müzik gruplarının üyeleri arasındaki ilişkiye tanık olmak ne kadar etkileyici bir deneyim. sahne üzerinde yedi-sekiz hatta on kişiden fazla olan kimi grupların dinleyiciye yaydıkları bir hissiyat var. hepsi için geçerli değil elbette ancak bazılarında var olan aile hissini kıymetli ve nadir buluyorum. bunun bana değdiğini görünce duygulanıyorum, kendimi bu yoğun etkileşimden çıkan müziğin güzelliğini düşünürken yakalıyorum. iki kişiyle bile bir şey üretmek ne kadar zorken, onca kişinin  beraber müzik yapması çok etkileyici. insanlık açısından bakınca bir sürü kişinin bir araya gelerek bir şey üretmesi zorun başarılması bence. hırsı, egoyu, içsel hesaplaşmaları, çekişmeleri bir kenara bırakarak bir şey var etmek insan doğasını zorlayıcı. ne zaman bunu düşünsem akabinde "insanlık böyle bir şey yapabiliyorsa başka şeyleri de yapabilir" diye düşünüyorum, bana umut veriyor.

başkalarıyla beraber kendini bir şeye adamak ve ortaya duygusal yoğunluğu olan şeyler çıkarmak, içini tamamiyle açmak demek. sana bu güveni veren bir insan topluluğuyla rastlaşmak ise şans. belki saatlerce konuşsan kendini bu denli açamazsın ama müzik yaparak bundan fazlasını yapıyorsun. zaten bu noktada hep aklımı kurcalayan bir şey oluyor: bir sanat ürünü, üreticisini tamamen çıplak bırakmıyor mu? bu çok sık aklıma gelen ve cevabını bilemediğim bir soru. daha doğrusu "seni olduğun gibi ortaya koysa ne olur?" kısmı kafamı meşgul ediyor. 

aralarındaki etkileşimi hissedebildiğim kalabalık gruplar deyince tabii ki de aklıma ilk olarak arcade fire geliyor. sonra ikinci albümüyle birlikte dokuz kişilik bir ekiple çalmaya başlayan bon iver. edward sharpe and the magnetic zeroes ya da mahalleden arkadaşları toplayarak çalan efterklang. aşağıdaki efterklang videosu o kadar güzel ki arada sırada açıp izliyorum. süpürgeyle yerlere vuran nils frahm, kemanını çalan peter broderick ve flütüyle heather woods var. yaşlı amcalar ve teyzeler var. herkes var, bir ben yokum. 2:32'deki gözlüklü amcadan neyim eksik diye soruyorum. verseler ben de bir üçgen çalgı çalarım, efendime söyleyim videodaki gibi balonları patlatanlardan olurum. nasıl desem, bu grup o kadar kalabalık ki araya beni de koysalar kimse farkıma varmaz. 

daha küçük bir grubun birbiriyle olan ilişkisini gözlemlemek bana nispeten kolay gelirken, insan sayısı artmasına rağmen aralarındaki uyumu takip edebilmem (üzgünüm dostum ama evet, internet başından, youtube live performanslardan) onların başarısı. kalabalık bir arkadaş grubunun arasındaki derin ilişkiye tanık olmak, ürettikleri şeyi dinlemek dünyanın en heyecan verici şeylerinden biri. yakın zamanda milankundura'yı sahnede dinleyince bunu bir kere daha anladım. bir bakmışım müzikten ziyade yedi kişinin birbiriyle olan göz temasına, birbirlerine açtıkları doğaçlama alanına dikkat kesiliyorum. acaba böyle müzik yapmak nasıl bir şey ki?

21 Kasım 2011 Pazartesi

gelse de gitsek



şöyle bir konser istiyorum. avuç içim acıyana kadar el çırpmak, bu şarkıya tempo tutmak istiyorum.

1 Ocak 2011 Cumartesi

gençlik konsepti-2: herkes burada sen nerdesin?

bildiğim en güzel gençlik klibi 1979'dur.


gençliğe dair söylemek istediğim şeyler bitmemiş olacak ki, bu konu hakkında ikinci bir yazı yazıyorum. kafamdaki gençlik imgesi ile örtüşmediğimi gördükçe içimde beliren o tuhaf hissi yenmem mümkün olmuyor. günlerim bir film olsaydı ben izlemek istemezdim, bu ne sıkıcı film falan derdim. bunu burada yazmaktan çekinmiyorum ya da saklama güdüsü duymuyorum çünkü hissettiğim şey bu. bir sürü salak şey yapıyor olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi görünme kaygısı içinde değilim.

sözleşmiş gibi çıkan albümler

bu sene dinlediğim müzikler gençlik konsepti üzerine kuruluydu. beni bu konu hakkında düşünmeye sevk eden büyük ihtimalle onlar oldu. onlar geçmişe dönüp bakarken ben de kendime baktım. beach house gençlik hayallerine güzellemeler yazmış, onlarla daldığım rüyalardan the national'la uyandım. kendileri eve dönüşten bahsederken ben de döndüm kendi şehrime baktım. sorrow şarkısında bahsettikleri şehir ankara'nın ta kendisi olabilirdi. hatta hayat gailesini bir kenara bıraksan; ankara'da şair, yazar, ne bileyim, sanatçı olabilirdin. o derece depresif, o derece karamsar bir şehir. şehrimden gittikçe uzaklaşıyorum ve bir vakit ona sadece ana ocağına döner gibi dönmek istiyorum. belki ben de o vakit eve dönüşle, kredi ödemeleriyle ya da ne bileyim, kötü giden ilişkilerle ilgili bir şeyler yazarım. sonra bir de the suburbs var, unutmam mümkün değil. bu yıl gençlik konseptini kafamın bir kenarına kazımam arcade fire ile oldu sanırım. onlar gençlikten bahsederken kafalarını çevirip de arkaya bakmışlar çünkü her şey geride kalmış gibi konuşuyorlar. oysa ben böyle olmasını istemiyorum, istediğim bu değil. benim geriye bakmama gerek yok ama yine de gözüm arkaya kayıyor. bir zamanlar iyi arkadaşın olan insanlarla hayat telaşesi içinde eskisi kadar görüşememek gibi şeyleri biliyorum. geceleri uyuyamayan benim ve bana öğüt veren de onlar, ileride geceleri niçin uyuyamadığımı anlayacakmışım, öyle diyorlar. hadi bakalım diyorum ben de, yıllar sonra bir çocuk doğurmak istersem dönüp de bu şarkıyı dinlerim. belki o zaman daha iyi anlarım.
arcade fire gençliğe uzaktan bakarken wild nothing tam kalbinden bakıyor. bense kendimi arcade fire'a yakın hissediyorum, wild nothing dinlerken ise hatırlıyorum. hoplamak zıplamak istiyorum, kan ter içinde kalasıya dek dans etmek istiyorum. gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum.

17 Kasım 2010 Çarşamba

güzel şeyler düşünmek isteyince aklıma geldiler

-ben senin kısa saçlı halini de bilirim. beraber uzattık sayılır. tıpkı şarkıdaki gibi, arcade fire'ın suburban war'ındaki gibi, "you grew your hair so i grew mine". sonra bir baktım, geçen hafta kestirmişsin. oysaki saçının dökülmesi için henüz erken değil mi? üzüldüm biraz. parlak yüzlü çocuktan olgun adam haline geçişin gözümün önünde olmasa, şimdiki haline hayatta inanmam. gözlerimizi birlikte bozduk, sonra sen sigaraya başladın, hatta üstünden o kadar uzun zaman geçti ki neredeyse bıraktın... diyorsun ama bence yalan diyorsun. ben bilmez miyim seni.

-sonra bir de gizem var. onunla nasıl arkadaş olduğumuzu çok net hatırlıyorum. bana geçen gün dedi ki, ya iyi ki de yanıma gelmişsin de ingilizce dersinde eş olalım mı demişsin dedi. hoca demişti ki herkes kendine bir eş seçsin. ben de gizem'i seçmiştim. nasıl oldu bilmiyorum ama gizem'le iyi anlaşacağımızı daha onun adını bilmeden biliyordum. sonra ilginç bir ayrıntıya takıldım. gizem, mart'ın aynı günü doğan üçüncü iyi arkadaşımdı. galiba mart'ın o gününde doğan insanları ayrı seviyordum.

-sonra bir de görkem var. hayatımda gördüğüm en komik kızlardan biri. sebze yemekleri ve okulun yemekhanesi bizi biraraya getirdi. karnabahar, bamya ve türlünün olduğu günlerde arkadaşlarım beni yalnız bırakırken, gözüme tek başına yemekhanede sebze yemeği yiyen görkem'i kestirdim. bizim bölümdeydi ama henüz tanışmamıştık. sonra bir gün pat diye masasına oturdum. merhaba dedim, merhaba dedi. baktık yemek zevklerimiz uyuşuyor, beraber yemekhaneye gitmeye başladık. artık karnabahar ve bamya daha da güzel.

6 Ağustos 2010 Cuma

merhaba komşu

bu resim çok sevimli. bana tatil havasını anımsatıyor. yazın bir cuma akşamı önce sinema, ardından açık havada yemek. sonra tüm gece boyu süren sohbet. "nasılsa altımızda araba var, istediğimiz saatte eve döneriz" der gibi di mi?


bu sabah evden çıktığımda, evimizin bulunduğu sokaktan otobüs durağının bulunduğu ana caddeye kadar olan on dakikalık yürüyüş mesafesinde hissettiğim tek şey, bu şehirden ne kadar sıkıldığımdı. yüzüme resmen sıkılmışlık çarptı. ankara'dan o denli nefret ettim ki yani bu denli olur. sevmemek ayrı bir şey ama nefret çok daha güçlü. sevmeme halim son zamanlarda hissettiğim en güçlü şeydi. "bitse de gitsek" diye düşündüm ama ne bitsindi? ankara bitse fena olmaz dedim, inan hiç üzülmem. ankara bir film olsa da bitince gitsek. yemek olsa da yiyip bitirsek. efendime söyleyeyim, sevmediğimiz bir albüm olsa da bir kere dinleyip hard disc'ten silsek. sonracığıma, ankara roman olsa. ankara roman olsa hiç okumam bile. böyle sıkıcı kitap mı olur? puff.

sonra bu sıkıcı kısır döngüyü kıran bir şey oldu. bir nevi bana suni teneffüs yapan bir şey: arcade fire'ın the suburbs'ü. ufak şeylere bel bağlamaktan olsa gerek, bu albüm beni oldukça memnun etti. kulağımda hissettiğim kalabalığın sesi koskocaman bir ailenin sesiydi ve bu sefer ben onlara misafir oldum. çoğu zaman manevi bağ kurduğum grupları ben kendi dünyama misafir ediyormuşum hissine kapılırım. uyurken dinlerim, otobüste dinlerim, bazen çalışırken dinlerim, bazen dinlemekten çalışamam, kahveyle iyi gittiği olur falan. ama the suburbs'te tam tersi oldu; onlar değil, ben onların evine girdim. aile hayatlarına daldım, adeta mahalledeki kapı komşuları oldum. kendi gerçekliğimin dışına çıkmak, ankara manzarasından başka bir manzara görmek, kavurucu sıcakları hissetmemek, ahbap muhabbetine kulak misafiri olmak, şehir hayatından uzaklaşıp, suburb'lere adım atmak vs. bunlar bana iyi geldi. bunlar tam da ihtiyacım olan şeylerdi. üstelik en güzeli de bu hissettiklerimin hiçbirini bir ilüzyon havası içerisinde hissetmedim. hepsi gayet gerçekti. işte en memnun olduğum şey de bu oldu: ben bu şarkıların içine bir şeylerden kaçmak için girmiyorum. henüz albümü dinlemeye başlayalı birkaç gün oluyor, bu şarkıları dinlerken aslında bu şarkıların içine sığınmıyorum. sadece kafamı uzatıp onların yaşamlarına bakıyorum gibi hissediyorum. kulak misafiri oluyorum, komşu oluyorum, ahbap oluyorum. bisiklete binmişim, şehir dışındaki müstakil-bahçeli evlerinin önünden geçiyorum.

kulağımda o kadar çok ses var ki, öyle kalabalık ki, bunu sokağın sesi, otobüsün sesi, motor hırıltıları, kornalar, toplu taşımada arkamda oturanların muhabbeti bozsun istemiyorum. sıcak havanın yapışkanlığı bu şarkıların üzerine yapışmamalı. the suburbs beynime ankara sokaklarıyla, kızılay'la, bahçeliyle, okul kampüsüyle, tansaşla, migrosla kodlansın istemiyorum. arcade fire'ın bu albümünü ankara'yla anmamalıyım. somut hiçbir şeyle etiketlenmemeli. benim etiketlerim olmamalı, bu albüm bir ailenin yaşamı olmalı. benim değil, onların kodlamalarıyla zihnimin çekmecesinde durmalı. o yüzden de sokakta dinlemiyorum bu albümü. ipod'uma yüklemedim. sadece bilgisayarda durmakta. bu aralar eve gelme sebeplerimin başında gelmekte. eve gelmek ve ardından "arcade fire vakti!"


modern man'in sonundaki alkış seslerini çıkaranlardan biri olmak isterim. eğer konserleri olursa deneriz. zaten çok kalabalıklar; artı eksi bir, bence çok bir şey fark etmez.