6 Ağustos 2010 Cuma

merhaba komşu

bu resim çok sevimli. bana tatil havasını anımsatıyor. yazın bir cuma akşamı önce sinema, ardından açık havada yemek. sonra tüm gece boyu süren sohbet. "nasılsa altımızda araba var, istediğimiz saatte eve döneriz" der gibi di mi?


bu sabah evden çıktığımda, evimizin bulunduğu sokaktan otobüs durağının bulunduğu ana caddeye kadar olan on dakikalık yürüyüş mesafesinde hissettiğim tek şey, bu şehirden ne kadar sıkıldığımdı. yüzüme resmen sıkılmışlık çarptı. ankara'dan o denli nefret ettim ki yani bu denli olur. sevmemek ayrı bir şey ama nefret çok daha güçlü. sevmeme halim son zamanlarda hissettiğim en güçlü şeydi. "bitse de gitsek" diye düşündüm ama ne bitsindi? ankara bitse fena olmaz dedim, inan hiç üzülmem. ankara bir film olsa da bitince gitsek. yemek olsa da yiyip bitirsek. efendime söyleyeyim, sevmediğimiz bir albüm olsa da bir kere dinleyip hard disc'ten silsek. sonracığıma, ankara roman olsa. ankara roman olsa hiç okumam bile. böyle sıkıcı kitap mı olur? puff.

sonra bu sıkıcı kısır döngüyü kıran bir şey oldu. bir nevi bana suni teneffüs yapan bir şey: arcade fire'ın the suburbs'ü. ufak şeylere bel bağlamaktan olsa gerek, bu albüm beni oldukça memnun etti. kulağımda hissettiğim kalabalığın sesi koskocaman bir ailenin sesiydi ve bu sefer ben onlara misafir oldum. çoğu zaman manevi bağ kurduğum grupları ben kendi dünyama misafir ediyormuşum hissine kapılırım. uyurken dinlerim, otobüste dinlerim, bazen çalışırken dinlerim, bazen dinlemekten çalışamam, kahveyle iyi gittiği olur falan. ama the suburbs'te tam tersi oldu; onlar değil, ben onların evine girdim. aile hayatlarına daldım, adeta mahalledeki kapı komşuları oldum. kendi gerçekliğimin dışına çıkmak, ankara manzarasından başka bir manzara görmek, kavurucu sıcakları hissetmemek, ahbap muhabbetine kulak misafiri olmak, şehir hayatından uzaklaşıp, suburb'lere adım atmak vs. bunlar bana iyi geldi. bunlar tam da ihtiyacım olan şeylerdi. üstelik en güzeli de bu hissettiklerimin hiçbirini bir ilüzyon havası içerisinde hissetmedim. hepsi gayet gerçekti. işte en memnun olduğum şey de bu oldu: ben bu şarkıların içine bir şeylerden kaçmak için girmiyorum. henüz albümü dinlemeye başlayalı birkaç gün oluyor, bu şarkıları dinlerken aslında bu şarkıların içine sığınmıyorum. sadece kafamı uzatıp onların yaşamlarına bakıyorum gibi hissediyorum. kulak misafiri oluyorum, komşu oluyorum, ahbap oluyorum. bisiklete binmişim, şehir dışındaki müstakil-bahçeli evlerinin önünden geçiyorum.

kulağımda o kadar çok ses var ki, öyle kalabalık ki, bunu sokağın sesi, otobüsün sesi, motor hırıltıları, kornalar, toplu taşımada arkamda oturanların muhabbeti bozsun istemiyorum. sıcak havanın yapışkanlığı bu şarkıların üzerine yapışmamalı. the suburbs beynime ankara sokaklarıyla, kızılay'la, bahçeliyle, okul kampüsüyle, tansaşla, migrosla kodlansın istemiyorum. arcade fire'ın bu albümünü ankara'yla anmamalıyım. somut hiçbir şeyle etiketlenmemeli. benim etiketlerim olmamalı, bu albüm bir ailenin yaşamı olmalı. benim değil, onların kodlamalarıyla zihnimin çekmecesinde durmalı. o yüzden de sokakta dinlemiyorum bu albümü. ipod'uma yüklemedim. sadece bilgisayarda durmakta. bu aralar eve gelme sebeplerimin başında gelmekte. eve gelmek ve ardından "arcade fire vakti!"


modern man'in sonundaki alkış seslerini çıkaranlardan biri olmak isterim. eğer konserleri olursa deneriz. zaten çok kalabalıklar; artı eksi bir, bence çok bir şey fark etmez.

Hiç yorum yok: