çok şiddetli bir bilgi akışı içerisindeyiz. şiddetli derken kelimenin sözlük anlamını kastediyorum. neredeyse bilgiler üzerimize üzerimize geliyor. çoğu zaman taş olup başımıza yağıyor. sanki otobandayım ve üzerime sağdan soldan arabalar geliyor da ben birinden kaçsam öbüründen nasıl kaçacağımı bilemiyorum. bu belki uzun zamandır, ne bileyim, belki beş-on yıldır böyleydi de benim aklım yeni eriyor ya da ben bu durumun henüz farkına varıyorum. birçok lüzumsuz şeyle kafamın dolduğunu hissediyorum. bana hiçbir yararı olmayacak, pratikte hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağım pek çok haber/bilgi/dedikodu/olay öğreniyorum; bunlar kulağıma geliyor, gözüme çarpıyor. zihnimin tüm bu gördüklerinden, duyduklarından, tanık olduklarından yorulduğunu hissediyorum. düşünüyorum ve bunun bir çaresi olmadığını görüyorum. belki alabileceğim önlemlerle bu hastalıklı hali minimuma indirebilirim ama etkenleri asla ortadan kaldıramazmışım gibi geliyor. küçük bir kasabaya yerleşmek ya da dağın başına kaçmak gibi şeyler belki çözüm olabilir ama tüm bunlar çok uzun bir gelecek boyunca benim için ütopyadan -belki de distopyadan? kim bilebilir?- öteye geçebilecek şeyler değil. ya da diyorum ki, dilini hiç bilmediğim bir yere gitmek çözüm olur mu? bahsettiğim tabii ki uzun süreli değil, ancak kısa süreli deneysel bir girişim olur. ya da ne bileyim, lost adasına düşsek de olandan bitenden haber alamasak, ya da izci olsak da oymakbaşımızla beraber ormana çadır kursak, ya da zengin bir amca bizi gemisine miço olarak alsa da üç ay okyanusta dolansak... vesaire vesaire. bunlar hep aklıma gelen olası çözümler. ama hiçbirinin benim açımdan olabilirliği yok. işte bu yüzden ne yapacağımı bilemiyorum. bazen düşünüyorum, bunu ciddi ciddi düşünüyorum, keşke kulağımızın kapağı olsaydı diyorum. aynı gözkapağı gibi kulak kapağı. hani gözümüzü kapatınca nasıl istemediğimiz şeyi göremiyorsak, kulağımızın kapağını kapatınca da istemediğimiz şeyi duyamasak.
televizyonu izlemediğim gün sokağa çıktığımda, okula gittiğimde, otobüse bindiğimde arkamda oturanlardan olanı biteni duyuyorum. yemekhanede yemek yerken, aynı masaya oturduğum tanımadığım diğer öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken ben her şeyi duyuyorum. öğrenmek istemediğim şeyleri öğreniyorum, bilmek istemediğim şeyleri bilir oluyorum. buna en çarpıcı örneğimi vermek isterim: ben lost'un finalini belediye otobüsünde giderken arkamda oturan iki çocuktan öğrendim. tam arkamda oturuyorlardı ve "abii yaa lost nasıl bitti öyle yaeee!!!!" diye konuşmaya başladılar. her şey ağır çekim gibi bir an gözümün önünden geçti. ne yapsam, "afedersiniz lütfen lost'un finali hakkında konuşmayabilir misiniz?" mi desem, kulağımı mı kapasam, kulağımı kapayıp "lalalalelelellölölölöl sizi duymuyoruuuummm!!!" mu desem? efendime söyleyeyim, içimden "duymicam duymicam duymicam" mı desem, ne desem diye düşündüm. bunların hepsi saniyelik düşüncelerdi ve ben geç kaldım. lost'un finalini arkamda oturanlar bütün otobüse anons yaparak anlattılar. ben düşündüm, şimdi bu arkadaşlar spoiler mı vermiş oldular diye. yani aslında mantık çerçevesi içerisinde değerlendirirsek onların hiçbir suçu yok. işte iki arkadaş kendi arasında muhabbet ediyor. tıpkı senin ettiğin gibi, benim ettiğim gibi. ne yani, arkamı dönüp çocuklara "bi susun lütfen" mi diyecektim. böyle bir hakkım yok ki. insanların özgürlüklerini kısıtlayıcı faşizan bir talep olur bu. ama aynı şekilde bu, benim kendime sakladığım lost zevkini de berbat eden bir şey. yani bilmeden, tamamen masum bir şekilde onlar da beni kısıtlamış oldular. aslında olaya daha geniş, çok geniş, kuşbakışı bakacak olursak bana gelen lost bilgi akışı, puzzle'ın çok çok küçük bir parçası ve belki de en değersiz parçası. yani altı üstü bir dizinin finali. peki ya medyanın bize sunduğu yalan haberler ne olacak? benim bucak bucak kaçtığım ama sonra mail'imde bulduğum "şunu izle lütfen pls öptüm kib bye" tarzında bir forward mail ne olacak? ben facebook'a yeni düşen bir video'yu artık izlemek istemiyorum. daha da izlemek istemiyorum. birinin mail'ini silsem, bu sefer başka bir arkadaşımın aynı içerikli mail'ini buluyorum posta kutumda. ya da izlemediğim videoları arkadaşlardan, eşden dosttan harfi harfine dinliyorum. bizzat izlemediğim ama içinde geçen cümleleri bildiğim o kadar çok video var ki anlatamam. ahmat hakan'ın twitter'daki sayfasını okumuyorum ama ertesi gün gazetede "ahmet hakan şunu yazdı!!!" diye bir başlık görüyorum. tıklayıp okumasam bile ben artık ahmet hakan'ın bir gün önce twitter'da olay yaratan bir şey yazdığını biliyor oluyorum. hiç izlemediğim bir diziye dair olanları anahaber bülteninde öğreniyorum. ülke gündemine dair haberlerin ardından "milyonları ekrana bağlayan falan filanda bu hafta şunlar oldu" diye bir haber oluyor, araya görüntüler serpiştiriliyor ve ben artık o diziyi biliyor oluyorum. her gün okula gidip geliyorum, gidip geldiğim yollar belki de sağlı sollu ankara'nın billbordlarının %67.18'ine sahip bir yol. reklamlar reklamlar reklamlar. hangi markette bu hafta domates kaç lira gözüme çarpıyor, hangi markada indirim var gözüme çarpıyor. billbordlar bana her şeyin reklamını yapıyor. hadi televizyonu kapatıyorum reklamdan kaçıyorum, internete girmiyorum reklamdan kaçıyorum, dergi okumuyorum reklamdan kaçıyorum, peki ya sokaktaki reklamdan kaçmak istediğimde bunu nasıl yapacağım? bence billbordlar bize tecavüz ediyor. resmen tecavüze uğruyoruz. zihnimin günden güne bulandığını, kirlendiğini hissediyorum. bana lazım olan bir bilgiyi beynimin içindeki google'dan arayıp bulmak istemiyorum. sanki beynimin içinde bir google var ve orada hem iyi hem kötü, hem doğru hem yanlış, hem gerekli hem gereksiz bir sürü bilgi var. hani şu anda nasıl google'dan arattığımız bir bilgiye güvenemiyorsak aynı şekilde ilerde beynimin içinde arattığım bir bilgiye de güvenememekten korkuyorum. ilerde bir gün kendi beynimdeki düşünceye güvenememekten endişe ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder