aslında güzel bir şey üzerine yazmak istiyordum. beni çok mutlu eden bir konser üzerine. bir şeyler karalamıştım ama yarım kaldı. aldığım bir haber beni bu yazıdan ve günlük akıştan alıkoydu. bana bu yaşıma kadar baba olan eniştem hastaneye kaldırıldı. benim yaşlı ve sevgili eniştem. bir zaman böyle şeyler olacaktı ama insan ne zaman hazır olur ki diye düşündüm. insan ne zaman büyür? okulu bitirince mi, çevresindekiler uzaklara gidince mi yoksa kendisi uzaklara gidince mi? mesafeler ülke sınırlarının dışına taşınca mı yoksa ilişkiler sonlanınca mı? insan ne zaman büyür diye düşündüm. annesinin, ailesinin biricik kızı olma yaşını geçince ve roller değişince mi? bunların hepsi insanı büyüten şeylerdi ama hiçbiri yeterince büyüten şeyler değildi. ölüm mü, zamanın sonuna yaklaşmak mı, o daimi yalnızlık hissini meğersem bir ömür boyu atardamarında hissedeceğini anladığın an mı büyüdüğünü anladığın an, bilmiyorum. bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca yanımda olan bir insanın zamanını doldurması ve yorgun, güçsüz bir şekilde o yatakta yatması büyüdüğümü anladığım anlardan biri. halbuki ben çocuk sahibi olmamama rağmen hayatım içerisinde annelik yaptığımı düşünmüş, birkaç ölüm görmüş, hastalıkların ne kadar yıpratıcı ve yaşlandırıcı olduğunu gerek yakınımda gerek kendimde tecrübe etmiştim. ama yine de büyümemişim. yine de böyle şeylere hazırlıklı değilmişim. düşüncelerin beni deli edecek denli zihnime hücum ettiği şu saatlerde yazmaktan başka yapacak bir şey bulamıyorum. devam eden bir okul ve yapmam gereken ödevler varken kafayı yiyecek gibi hissettim ve kendimi eve yakın bir starbucks'a attım. kaç saat kaldım tam emin değilim; belki beş, belki altı saat. ev bana depresif hisler ve olumsuz düşünceler verirken, akan bir hayatın içinde olmak iyi geldi. yapmam gereken ödevi yaptım. tek motivasyonum kontrolü kaybetmemek için bir şeylerle uğraşmaktı. sorumluluklar, sorumluluklar, yetişkin hayatının mantıkla yürütülmesi gereken sorumlulukları işte bunlar. mantıklı olmaya çalışmıyorum, sadece dalgaların altında kalmak istemiyorum, o kadar. çünkü kendi kendini telkin etmede çok başarılı sayılmam ve beni dalgaların altından çıkaracak insanlar fiziksel olarak ulaşamayacağım mesafedeler.
dükkanı kapatmalarına yakın starbucks'tan kalktım. eskiden sesli ortamlarda verimli çalışamazdım. istanbul'a taşındıktan sonra evde çalışmanın verdiği depresif atmosferden kaçmak için dışarıda çalışmaya başladım. halbuki bu, tam da beyaz yakalı hayatı değil miydi? demek ki sebebi buymuş. en azından bir sebebi. boş ve anlamsız hayatlarda çok önemli işler peşinde olmak, bunu sosyal ortamlarda yapmak, tabii ki kahve ile çalışmayı taçlandırmak. ne de olsa kahve olmadan ayılamıyorduk, çalışamıyorduk. kahvesiz afyon bile patlamıyordu. işte şimdi sebebini anladım. gecenin karanlığında eve doğru yürürken belediyenin çöp arabasına takıldım. eş zamanlı olarak uzayda ilerliyorduk. yan yana. ben gidiyorum, çöp arabası gidiyor; çöp arabası duruyor, ben onu geçiyorum, sonra o hareket ediyor ve beni geçiyor. bu beni hiç rahatsız etmedi. ne arabanın kokusu ne de çöpün varlığı. sonra bir noktada araba bastı gaza ve karanlıkta kayboldu. marketin kapanmasına on dakika kala yetiştim ve yıllardır içmediğim hazır çorbalardan almak için koşarak içeri girdim. bir yandan grip beni yataklara düşürecek denli çarpmıştı ama evde kalacak sakinlikte değildim. bu nedenle yıllardan sonra magnezyum glukonat'a kanaat etmekten başka çarem yoktu. eve vardığımda kalbim hızlı hızlı atıyordu. ev arkadaşım tam da şehir dışında olacak zamanı bulmuştu. film ya da dizi izleyemiyorum. okuduğum kitaplar beni yorduğunda çok kısa uyuyor, sonra kaldığım yerden devam ediyorum. ama keşke zihnimi oyalayacak bir şey olsaydı. ömrümün sonuna kadar zihnimi oyalayacak bir şey olması için neler vermezdim. şu dünyaya atılmışlık hissinden kurtulmak için. şu ölümlülüğün yüzüme çarpan beton soğukluğunu hissetmemek için neler vermezdim. müziği sabaha kadar açık tutuyorum ki ses olsun. belki zihnimi düşüncelerden uzak tutmak için şu yarım bıraktığım konser yazısını tamamlamalıyım.