Zaman algım zaman zaman beni şaşırtıyor. Ne zaman kendi saatimin dünyanın saatiyle eş gitmediğini fark ediyorum, işte o zaman durup bir düşünüyorum. Dönüp arkama bakıyorum, sonra da başımı kaldırıp gökyüzüne. Ne de olsa istikbal orada ve ben ona ne kadar yakın olduğumu bilemiyorum. Bilemiyorum dediysem zaman olarak. Yoksa kilometre cinsinden az çok bir tahmin yapabiliyorum. Ama ben istiyorum ki mevsim ölçü birimiyle, efendime söyleyeyim tatil ölçü birimiyle ya da en olmadı "yatcaz kalkcaz" ölçü birimiyle de bilebileyim. Geçmişi düşünüyorum, geçmişi mevsimlere bölünce her şey daha kolay oluyor benim için. "İki kış önce şöyleydi, üç bahar önce böyleydi" diye hatırlayınca her şey nasıl da berrak, nasıl da net. Olan biteni tatil ölçü birimine çevirince her şey ne kadar az, ne kadar kısa. "Geçen tatilde şu olmuştu. Yaz tatilinde bu, bayram tatilinde şu". Bu kadar işte, çok net. Ama üç ay-beş ay-on iki ay önce diye hatırlayınca her şey karışık ve sisli. Öyle ki ay hesabı yaptığımda oluşan sisten önümü göremiyorum. Aklım karışıyor, bana çok eskiden olmuş gibi gelen şeylere bir bakıyorum, bir-iki sene önce olmuş meğersem. Allahallah diyorum, allahallah. Zaman ne çabuk geçiyor, dünya ne hızlı dönüyor, her şey ne çabuk değişiyor. Ama sonra diyorum ki hava bile bir saat arayla önce güneşli, ardından yağmurlu oluyorsa her şeyin değişmesine şaşmamak gerek. Geçen gün yağmur yağdı misal ama ben hiç şaşırmadım; çünkü bir gece önceden biliyordum. Tedbirli olmak böyle bir şey olsa gerek. Bu aralar tedbirli olmayı önemsiyorum. Sonradan hayıflanmamak için eşeğimi sağlam kazığa bağlıyorum. Dolayısıyla yağmurun yağdığı gün de şemsiyemi yanıma almıştım. Islandım ama çok değil. Okul durağında otobüs beklerken yanımda bekleyen kimse benden daha çok ıslandı. Üzülmedim değil, üzüldüm ama bencil bir şekilde ona onunla şemsiyemi paylaşmayı teklif etmedim. Aslında düşünmesine düşündüm ama reddedilme çekincesi beni düşüncemden alıkoydu. Çünkü bir yaz mevsimi evvel yine böyle yağmurlu bir günde, yine böyle durakta otobüs beklerken, yanımda yağmurdan sırılsıklam ıslanmakta olan biri vardı da "isterseniz ıslanmayın" diye şemsiyemi göstermiştim de birden aşırı bir panikle "yok hayır, teşekkürler" demişti. Olabilir, belki ıslanmak istiyordur diye düşünmüştüm de bu düşündüğüme kendim bile inanmamıştım. Neyse, o da kendisi bilir elbette, ben bilecek değilim ya. İşte o günden bugüne ben de tanımadığım kimselere iyi niyetli teklifler yapmıyorum pek. En azından bir süreliğine. Halbuki zamanında birkaç kere dolmuşta ayakta giderken, oturan teyzeler bana demişlerdi ki "ver çocum, çantanı alayım". "Çok teşekkür ederim, zahmet olmasın size" demiştim ama ısrar etmişti teyze, ben de vermiştim. İçimden nasıl sevmiştim teyzeyi nasıl sevmiştim anlatamam. Kendi kendime demiştim ki, bana öyle büyük bir iyilik yaptın ki teyzeciğim, biri de sana böyle bir iyilik yapsın isterim. Sonra bu ağır çantayı tutmayı teklif etmenin hem yükte (fiziksel) ağır (ama oturduğun için hafif), hem de pahada (manevi) ağır bir şey olduğunu fark ettim. Manevi olarak ağır dediysem, yani manevi olarak büyük, önemli, efendime söyleyeyim güzel bir şey olduğunu kastetmek istedim. Benim daha önce hiç fark etmediğim bir şeydi bu . Yaşlı teyze de belki kendi çocuğunu falan düşünmüştür benim çantamı alırken. İşte buna x değişkenini alabildiğine değiştirin biliminde yerine koyma metodu deniyor. Ben de bir keresinde yerine koyma metodunu uygulayım dedim, gene reddedildim. Allahallah dedim, allahallah. Ben de gidip böyle insanları buluyorum yahu. Yapmayacağım artık iyilik miyilik. Kızın birinin elinde bir sürü defter, kitap. İçimden dedim ki "kızım daha büyük bir çanta kullansana, ne o öyle küçücük çanta. Bak hiçbir şeyin sığmıyor". Dışımdan dedim ki "isterseniz kitapları tutabilirim". Hani ben oturuyorum ya, o bakımdan söyledim. O da dedi ki "gerek yok, teşekkürler". Peki madem, sen bilirsin. Ama Meydan Larousse hacimli kitaplarını tutmaya çalışırken harcadığın enerjiyi ben bile görebiliyorum dedim, o derece. Eee, insan böyle reddedilince bir dahakine temkinli oluyor tabii. Her şey kendini daha iyi ve daha güvende hissedebilmek için, dolayısıyla boşuna değil tedbirli olmaya çalışmam da. Hem temkinli tem tedbirli olmak lazım. Şehiriçi yolculuklarımda sadece bunları düşünmüyorum tabii ki. Bazen öyle şeyler geliyor ki aklıma, kendime döndüğümde bir bakıyorum ineceğim durağa gelmişim. İşte bu anlarda da zaman algım sekteye uğruyor. "Daha demin binmiştim ben?" diyorum, tam da o an otobüsten iniyorum. Otobüs yolculuğum sırasında öyle uzak yerlere gitmişim, öyle mesafeler katetmişim ki kendimi yorgun hissediyorum. Beynim yoruldu, eve gidip uyusam diyorum. Bu haftaki yorgunluğumun ve dalgınlığımın müsebbibi önceden dinlediğimde dikkat etmediğim, anlamına bu hafta erdiğim Sun Kil Moon şarkısı Carry Me Ohio. Gideceğim yere bu şarkıyı beş defa dinleme süresinde vardım. Bir beş kere daha dinleyecek yolum olsaydı hiç bıkmazdım, yine dinlerdim. Madem yolum azdı, bana yetmedi, ben de bu hafta bütün yollarımda bu şarkıyı dinledim. Sabah yollarımda ve akşam yollarımda, geçmiş yolculuğunda ve gelecek yolculuğunda. Bak aklıma ne geldi, geçmiş iyi ki de geçmiş. Şimdi'nin şimdi olmasından o kadar memnunum ki. Ne birkaç sene öncesine dönmek isterim, ne geçen yıla, ne de altı ay öncesine. Hem şimdi'nin nesi var ki? Bence zaman yolculuğuna çıkıp da şimdi'ye haksızlık etmenin bir anlamı yok. Öyle değil mi Ohiolu dostum Mark? Satır satır inceliyorum şarkıyı, cümle cümle çözümlüyorum. Şair burada kime seslenmiş sorusunu yanıtlıyorum. Hocam olsa benle gurur duyardı, öyle güzel açıklıyorum edebi sanatları. Beynimde oradan buradan çağrışımlar dolanıyor; bir sınava girip, bu şarkıyı açıklayıp çıkmak istiyorum. Eminim hocam bana iyi bir not verirdi. Çok çalıştım çünkü. "Hocam, şair burada sevdiğini sandığı sevgilisini sevmediğini anlıyormuş" derdim. Ya da artık eskisi gibi sevmediğini. "Olur mu öyle şey yavrucuğum?" diye sorarsa da "her şey mümkün hocam, niye olmasın" derdim. "E niye o zaman ta Ohiolara çağırıyor?" diye sorup da beni sıkıştırırsa da "dengesiz de o yüzden" derdim. Halbuki ben bir şarkı yazsam kimseyi Ankara'ya çağırmazdım. Atlası elime alırdım ve o günün tarihini göz önüne alarak iklim koşullarının güzel olduğu bir yere çağırırdım. Bence böylesi bir durumda melankoliye hiç gerek yok, ben olsam güzel ve güneşli bir yere davet ederdim. Tamam ben Ankara’dayım ama seyahat etmeyi severim, hiç üşenmezdim, kalkar giderdim. Tam bunu düşünürken gözümün önünde hardal sarısı tarlalar beliriyor ama sonradan anlıyorum ki o sarılığın nedeni üstünde hareket etmekte olduğumuz yol. Yol asfalt değil ve yerden kalkan toz camı kirletiyor. Ben de sanmıştım ki, hani gözlüğümü takmadım ya, o yüzden net göremiyorum da şarkıyı dinlerken tarlalar, çöller geçiyor gözümün önünden. Ohio'ya ne lüzum var; tarla istiyorsan, ova istiyorsan burada da var. Orta Anadolu, düzlük memleket. Hani Amerikan filmlerinde olur ya, üstü açık araba, güneş batmaktadır, yanda da kuru topraklar. Öyle bir manzara geldi aklıma ama sonra şarkı bitti, ben indim otobüsten. Bir baktım biri sesleniyor. Kulağımda kulaklık olduğu için duymamışım. "Sanki benim ismim?" diyorum, dönüp arkama bakıyorum. Bakmamla bana seslenen tanıdık insanın bana "hiç bakmadan geçiyorsun!" diye sitem etmesi bir oluyor. Aaa diyorum. Gözlüğüm yok ya, o yüzden görememişim diyorum. Hem nasıl tanısaydım ki seni, yüzün sakaldan görünmüyor ki diyorum. Derslerden ilgilenemiyorum ki diyor. Hadi ordan diyorum, böyle bahane mi olur. Çok çalışıyorum diyorsun yani, öyle mi diye soruyorum, gülüyor. Sonradan düşünüyorum, insanlar da çeşit çeşit yahu. Herkes yoğun/sıkıntılı/yorucu dönemlerini farklı şekillerde atlatıyor. Mesela bu arkadaş dersler başlayınca sakal uzatmış. Ama altı senedir tanıdığım bir arkadaşım var, ne zaman kötü bir döneme girse, sevgilisinden neyim ayrılsa, ya da sınav dönemi başlasa, berbere gidip saçını asker traşı yaptırıyor, sakal traşını da damat traşı oluyor. Ama ne zaman tatile giriyoruz, ya da kendisi sevgilisiyle falan barışıyor, mutlu mesut dolanıyor ortalıklarda, o zaman da saç sakal birbirine karışıyor. Kendisine de dedim, bu nasıl bir iş dedim, nasıl bir tezatlık anlamıyorum seni dedim; ben de bilmiyorum içimden öyle geliyor, dedi. Kendisini, tanıdığım-en-ilginç-insanlar listemde ilk ona koydum. Sonra kendi yoğun/sıkıntılı/sıkıcı dönemlerimde ne yaptığımı düşündüm de pek bir istikrar göremedim. Tertipli olduğum da oluyor, pasaklı olduğum da.
17 Ekim 2009 Cumartesi
yapmadığım iyilikler, bir de içinden şehir geçen şarkılar
Zaman algım zaman zaman beni şaşırtıyor. Ne zaman kendi saatimin dünyanın saatiyle eş gitmediğini fark ediyorum, işte o zaman durup bir düşünüyorum. Dönüp arkama bakıyorum, sonra da başımı kaldırıp gökyüzüne. Ne de olsa istikbal orada ve ben ona ne kadar yakın olduğumu bilemiyorum. Bilemiyorum dediysem zaman olarak. Yoksa kilometre cinsinden az çok bir tahmin yapabiliyorum. Ama ben istiyorum ki mevsim ölçü birimiyle, efendime söyleyeyim tatil ölçü birimiyle ya da en olmadı "yatcaz kalkcaz" ölçü birimiyle de bilebileyim. Geçmişi düşünüyorum, geçmişi mevsimlere bölünce her şey daha kolay oluyor benim için. "İki kış önce şöyleydi, üç bahar önce böyleydi" diye hatırlayınca her şey nasıl da berrak, nasıl da net. Olan biteni tatil ölçü birimine çevirince her şey ne kadar az, ne kadar kısa. "Geçen tatilde şu olmuştu. Yaz tatilinde bu, bayram tatilinde şu". Bu kadar işte, çok net. Ama üç ay-beş ay-on iki ay önce diye hatırlayınca her şey karışık ve sisli. Öyle ki ay hesabı yaptığımda oluşan sisten önümü göremiyorum. Aklım karışıyor, bana çok eskiden olmuş gibi gelen şeylere bir bakıyorum, bir-iki sene önce olmuş meğersem. Allahallah diyorum, allahallah. Zaman ne çabuk geçiyor, dünya ne hızlı dönüyor, her şey ne çabuk değişiyor. Ama sonra diyorum ki hava bile bir saat arayla önce güneşli, ardından yağmurlu oluyorsa her şeyin değişmesine şaşmamak gerek. Geçen gün yağmur yağdı misal ama ben hiç şaşırmadım; çünkü bir gece önceden biliyordum. Tedbirli olmak böyle bir şey olsa gerek. Bu aralar tedbirli olmayı önemsiyorum. Sonradan hayıflanmamak için eşeğimi sağlam kazığa bağlıyorum. Dolayısıyla yağmurun yağdığı gün de şemsiyemi yanıma almıştım. Islandım ama çok değil. Okul durağında otobüs beklerken yanımda bekleyen kimse benden daha çok ıslandı. Üzülmedim değil, üzüldüm ama bencil bir şekilde ona onunla şemsiyemi paylaşmayı teklif etmedim. Aslında düşünmesine düşündüm ama reddedilme çekincesi beni düşüncemden alıkoydu. Çünkü bir yaz mevsimi evvel yine böyle yağmurlu bir günde, yine böyle durakta otobüs beklerken, yanımda yağmurdan sırılsıklam ıslanmakta olan biri vardı da "isterseniz ıslanmayın" diye şemsiyemi göstermiştim de birden aşırı bir panikle "yok hayır, teşekkürler" demişti. Olabilir, belki ıslanmak istiyordur diye düşünmüştüm de bu düşündüğüme kendim bile inanmamıştım. Neyse, o da kendisi bilir elbette, ben bilecek değilim ya. İşte o günden bugüne ben de tanımadığım kimselere iyi niyetli teklifler yapmıyorum pek. En azından bir süreliğine. Halbuki zamanında birkaç kere dolmuşta ayakta giderken, oturan teyzeler bana demişlerdi ki "ver çocum, çantanı alayım". "Çok teşekkür ederim, zahmet olmasın size" demiştim ama ısrar etmişti teyze, ben de vermiştim. İçimden nasıl sevmiştim teyzeyi nasıl sevmiştim anlatamam. Kendi kendime demiştim ki, bana öyle büyük bir iyilik yaptın ki teyzeciğim, biri de sana böyle bir iyilik yapsın isterim. Sonra bu ağır çantayı tutmayı teklif etmenin hem yükte (fiziksel) ağır (ama oturduğun için hafif), hem de pahada (manevi) ağır bir şey olduğunu fark ettim. Manevi olarak ağır dediysem, yani manevi olarak büyük, önemli, efendime söyleyeyim güzel bir şey olduğunu kastetmek istedim. Benim daha önce hiç fark etmediğim bir şeydi bu . Yaşlı teyze de belki kendi çocuğunu falan düşünmüştür benim çantamı alırken. İşte buna x değişkenini alabildiğine değiştirin biliminde yerine koyma metodu deniyor. Ben de bir keresinde yerine koyma metodunu uygulayım dedim, gene reddedildim. Allahallah dedim, allahallah. Ben de gidip böyle insanları buluyorum yahu. Yapmayacağım artık iyilik miyilik. Kızın birinin elinde bir sürü defter, kitap. İçimden dedim ki "kızım daha büyük bir çanta kullansana, ne o öyle küçücük çanta. Bak hiçbir şeyin sığmıyor". Dışımdan dedim ki "isterseniz kitapları tutabilirim". Hani ben oturuyorum ya, o bakımdan söyledim. O da dedi ki "gerek yok, teşekkürler". Peki madem, sen bilirsin. Ama Meydan Larousse hacimli kitaplarını tutmaya çalışırken harcadığın enerjiyi ben bile görebiliyorum dedim, o derece. Eee, insan böyle reddedilince bir dahakine temkinli oluyor tabii. Her şey kendini daha iyi ve daha güvende hissedebilmek için, dolayısıyla boşuna değil tedbirli olmaya çalışmam da. Hem temkinli tem tedbirli olmak lazım. Şehiriçi yolculuklarımda sadece bunları düşünmüyorum tabii ki. Bazen öyle şeyler geliyor ki aklıma, kendime döndüğümde bir bakıyorum ineceğim durağa gelmişim. İşte bu anlarda da zaman algım sekteye uğruyor. "Daha demin binmiştim ben?" diyorum, tam da o an otobüsten iniyorum. Otobüs yolculuğum sırasında öyle uzak yerlere gitmişim, öyle mesafeler katetmişim ki kendimi yorgun hissediyorum. Beynim yoruldu, eve gidip uyusam diyorum. Bu haftaki yorgunluğumun ve dalgınlığımın müsebbibi önceden dinlediğimde dikkat etmediğim, anlamına bu hafta erdiğim Sun Kil Moon şarkısı Carry Me Ohio. Gideceğim yere bu şarkıyı beş defa dinleme süresinde vardım. Bir beş kere daha dinleyecek yolum olsaydı hiç bıkmazdım, yine dinlerdim. Madem yolum azdı, bana yetmedi, ben de bu hafta bütün yollarımda bu şarkıyı dinledim. Sabah yollarımda ve akşam yollarımda, geçmiş yolculuğunda ve gelecek yolculuğunda. Bak aklıma ne geldi, geçmiş iyi ki de geçmiş. Şimdi'nin şimdi olmasından o kadar memnunum ki. Ne birkaç sene öncesine dönmek isterim, ne geçen yıla, ne de altı ay öncesine. Hem şimdi'nin nesi var ki? Bence zaman yolculuğuna çıkıp da şimdi'ye haksızlık etmenin bir anlamı yok. Öyle değil mi Ohiolu dostum Mark? Satır satır inceliyorum şarkıyı, cümle cümle çözümlüyorum. Şair burada kime seslenmiş sorusunu yanıtlıyorum. Hocam olsa benle gurur duyardı, öyle güzel açıklıyorum edebi sanatları. Beynimde oradan buradan çağrışımlar dolanıyor; bir sınava girip, bu şarkıyı açıklayıp çıkmak istiyorum. Eminim hocam bana iyi bir not verirdi. Çok çalıştım çünkü. "Hocam, şair burada sevdiğini sandığı sevgilisini sevmediğini anlıyormuş" derdim. Ya da artık eskisi gibi sevmediğini. "Olur mu öyle şey yavrucuğum?" diye sorarsa da "her şey mümkün hocam, niye olmasın" derdim. "E niye o zaman ta Ohiolara çağırıyor?" diye sorup da beni sıkıştırırsa da "dengesiz de o yüzden" derdim. Halbuki ben bir şarkı yazsam kimseyi Ankara'ya çağırmazdım. Atlası elime alırdım ve o günün tarihini göz önüne alarak iklim koşullarının güzel olduğu bir yere çağırırdım. Bence böylesi bir durumda melankoliye hiç gerek yok, ben olsam güzel ve güneşli bir yere davet ederdim. Tamam ben Ankara’dayım ama seyahat etmeyi severim, hiç üşenmezdim, kalkar giderdim. Tam bunu düşünürken gözümün önünde hardal sarısı tarlalar beliriyor ama sonradan anlıyorum ki o sarılığın nedeni üstünde hareket etmekte olduğumuz yol. Yol asfalt değil ve yerden kalkan toz camı kirletiyor. Ben de sanmıştım ki, hani gözlüğümü takmadım ya, o yüzden net göremiyorum da şarkıyı dinlerken tarlalar, çöller geçiyor gözümün önünden. Ohio'ya ne lüzum var; tarla istiyorsan, ova istiyorsan burada da var. Orta Anadolu, düzlük memleket. Hani Amerikan filmlerinde olur ya, üstü açık araba, güneş batmaktadır, yanda da kuru topraklar. Öyle bir manzara geldi aklıma ama sonra şarkı bitti, ben indim otobüsten. Bir baktım biri sesleniyor. Kulağımda kulaklık olduğu için duymamışım. "Sanki benim ismim?" diyorum, dönüp arkama bakıyorum. Bakmamla bana seslenen tanıdık insanın bana "hiç bakmadan geçiyorsun!" diye sitem etmesi bir oluyor. Aaa diyorum. Gözlüğüm yok ya, o yüzden görememişim diyorum. Hem nasıl tanısaydım ki seni, yüzün sakaldan görünmüyor ki diyorum. Derslerden ilgilenemiyorum ki diyor. Hadi ordan diyorum, böyle bahane mi olur. Çok çalışıyorum diyorsun yani, öyle mi diye soruyorum, gülüyor. Sonradan düşünüyorum, insanlar da çeşit çeşit yahu. Herkes yoğun/sıkıntılı/yorucu dönemlerini farklı şekillerde atlatıyor. Mesela bu arkadaş dersler başlayınca sakal uzatmış. Ama altı senedir tanıdığım bir arkadaşım var, ne zaman kötü bir döneme girse, sevgilisinden neyim ayrılsa, ya da sınav dönemi başlasa, berbere gidip saçını asker traşı yaptırıyor, sakal traşını da damat traşı oluyor. Ama ne zaman tatile giriyoruz, ya da kendisi sevgilisiyle falan barışıyor, mutlu mesut dolanıyor ortalıklarda, o zaman da saç sakal birbirine karışıyor. Kendisine de dedim, bu nasıl bir iş dedim, nasıl bir tezatlık anlamıyorum seni dedim; ben de bilmiyorum içimden öyle geliyor, dedi. Kendisini, tanıdığım-en-ilginç-insanlar listemde ilk ona koydum. Sonra kendi yoğun/sıkıntılı/sıkıcı dönemlerimde ne yaptığımı düşündüm de pek bir istikrar göremedim. Tertipli olduğum da oluyor, pasaklı olduğum da.
11 Ekim 2009 Pazar
Sevgili Noel, sana katılıyorum. Bence de herkesin bir Wonderwall'u olmalı.
Geçen gün otobüste Noel Gallagher’i gördüm. Ben ona "bir öğrenci" dedim, o da bana biletimi verdi. Tabii o beni tanımadı ama ben onu hemen tanıdım. Gerçi kardeşi olsa dönüp bakmazdım fakat Noel iyi bir adam. Geçtim, cam kenarında bir yere oturdum ve o anın şerefine Wonderwall’u açtım. “Tesadüf bu ya! Mp3 çalarımda Wonderwall vardı” diyebilirdim ama demeyeceğim; çünkü Wonderwall hep oradaydı ki. Yol boyunca dinledim. Dinledim de bıkmadım. Bu şarkıyı hep uzun zaman aralıklarıyla dinlerim de her seferinde aklımdan aynı şey geçer; ne kadar da güzel bir şarkıdır, hiç eskimez. Vardır ya hani öyle şarkılar, sen büyürsün o büyümez. Otobüste camdan dışarıyı seyrettim, seyrederken şarkı defalarca çaldı, aklımdan neler geçti. Ben bu şarkıya iki kere çarpıldım. İlki Liam söylerkendi, ikincisi Ryan Adams. Ne kadar da güzel bir coverdı öyle. Böyle güzel coverlar pek azdı, hatta orjinaliyle yarışacak coverlar daha da nadirdi. Ryan Adams versiyonundan haberdar olduğum gün geçti gözümün önünden, ilk dinlediğim günü hatırladım. Beni tanıştıran arkadaşımı, onunla arkadaşlığımızın son derece yüzeysel oluşunu ve bu yüzeysellikten ikimizin de rahatsız olmayışını düşündüm. Yüzeysel derken samimiyetsizlik değildi, sadece imkan olmasına rağmen çok derine inmeyen bir arkadaşlıktı. O niye kaçındı arkadaşlık bağından bilmiyorum ama ben niye kaçındığımı biliyorum. Bana göre bazı insanlar vardır ve yüzlerinde şöyle bir ifade asılı durur: ona bir şey anlatsanız dinliyormuş gibi yapacak ama dinlemeyecek, manasız manasız yüzünüze bakacak. Örnek vermek gerekirse Ajda Pekkan. Ajda Pekkan bende hep böyle bir izlenim yaratır. Belki de artık kaybettiği mimikleri yüzündendir, bilemiyorum. Farz et ki yakınız Ajda'yla, ben ona bir derdimi anlattım, bende öyle bir his var ki bu kadın beni gerçek anlamda dinlemeyecek. O kimi dinler ki, belki kendisini. Bu yanlış bir izlenim olabilir -ki buna önyargı diyorlar-, tamam, Ajda için düşündüğüm şey önyargı olabilir ama bahsettiğim arkadaşım için olan önyargı değil, algıladığım şey doğrultusunda oluşmuş bir yargı. Bu arkadaşımın sadece bana karşı değil, başka insanlara karşı da böyle bir hali olduğunu düşünürüm eskiden beri. Ama yine de geçmişte kendisiyle paylaştığımız şeyler olmadı değil, güzeldi hepsi de. Ben etkileyici bir aşk filmi izlediğimde ertesi gün ona bundan bahsettim, çünkü biliyordum ki aşk filmlerini seviyor. Müzik zevklerimiz siyah ile beyaz kadar farklı olsa da yumuşak vokalli şirin şarkılar dinlediğimde bak sen seversin diye ona da dinlettim, ne de olsa sınıfta sıralarımız yakındı. Kolumu uzatsam kulaklığımı alabilecek mesafedeydi. O da bana güzel şarkılar dinletti sen seversin diyerek, başka zaman olsa muhtemelen daha dinlemeden burun kıvırırdım o şarkılara. Kötü andığım hiçbir şey yok kendisine dair. Şimdi ise ona karşı nötr hisler besliyorum. Bana hiçbir kötülük yapmadı, hiç zarar vermedi. Ama ben onu hiçbir zaman çok sevmedim. Sevdim ama çok değil. Birbirimize bir şeyler anlattık kendimize dair; ama çok değil, derin değil.
Çok güzel bir kızdı. Halen de öyle. Ama o zamanlar sevdiğim bir arkadaşım olduğu için gözüme çok daha güzel görünürdü. Şimdi ise öyle değil, normal görünüyor. Sanırım insan sevdiği birine bakarken, ona ondaki güzellikleri görecek şekilde bakıyor. Çok sevdiğim insanlar gözüme hep çok güzel görünüyor. Şimdi de belli aralıklarla görüşüyoruz o arkadaşımla, okulda rastlaşıyoruz bazen. Ama ona izlediğim filmlerden bahsetmiyorum, zaten artık etkileyici bir aşk filmini birine anlatasıya kadar etkileyiciliği falan kalmıyor, uçuveriyor, büyüdük mü nedir? Ya da şartlar bizi bir araya getirmeyince aklıma dahi gelmiyor kendisi. Demek ki arkamda/çaprazımda oturmayınca paylaşacağımız bir şey kalmıyormuş kendisiyle. Meğersem bu yüzden her şey yüzeysel oluyormuş. Ama yine de benim için tüm bu önemsiz ayrıntılar onun sayesinde Wonderwall’u Ryan Adams’tan dinlediğim gerçeğini değiştirmiyor. Bir gün sınıfta test çözüyorduk, kendisinin iPod’unu aldım. Karıştırmaya başladım sırayla. Bu şarkıyı gördüm. Dinlemeye başladım. Sayısız kere dinledim. Sonra heyecanla “ne güzelmiş bu!” dedim. "Hangisi?" dedi. Meğersem daha önce hiç dikkatli dinlememiş şarkıyı. Ben şarkıya çarpıldım ama bu sadece benim için bir anlam ifade ediyordu. İnsanın dinleyebileceğinden fazla kapasiteli mp3 çalara sahip olmasının dezavantajı, cihazın içinde dinlemediği/dinlemeyeceği bir sürü şarkı taşımasıydı. Arkadaşım da bu durumdan muzdaripti. iPod’unda kendisinin bile bilmediği şarkılar bulunuyordu. O gün onun iPod’unu ben sahiplendim. Eve gelince kimmiş bu adam dedim, Ryan Adams’ı öğrendim. Ben nasıl o arkadaşım sayesinde bir şarkıya takıldıysam, ilerleyen zamanlarda da o benim vasıtamla bir şarkıya takıldı. Bir gün de o benim mp3 çalarıma el koydu, öğle arası falan olmalıydı. "Bu ne güzel şarkıymış!" diye heyecanlandı. "Hangisi?" dedim, "Said Sadly" dedi. Veruca Salt’un bendeki tek şarkısıydı. O da şarkıya James İha eşlik ediyor diyeydi. Bütün gün o şarkıyı dinledi. Sonra yolladım ona Said Sadly'i. Şimdi merak ediyorum acaba hatırlar mı o şarkıyı diye de, nedense hiç ihtimal vermiyorum. Eminim benim Ryan Adams’lı Wonderwall’a çarpılışımı da hatırlamıyordur. Ama bunun yerine yanımda ıslak mendil taşıdığımı hatırlıyor. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemedim şimdi.
Benim otobüste Noel Gallagher’i görmemdem birkaç gün sonra arkadaşlarla toplanıyoruz. Aslında bu otobüs hikayesinden, benim tekrardan Ryan Adams’ın Wonderwall’una dönüşümden bahsetmek isterdim kendisine ama aklıma bile gelmiyor anlatmak. Halbuki ben sevdiğim insanlara aklıma onları çağrıştıran şeyler geldi mi anlatmak isterim. Her zaman anlatamam belki ama içimde böyle bir istek belirir. Ama o arkadaşımı görmeme rağmen aklıma gelmiyor otobüs olayı. Şimdi yazarken düşünüyorum neden aklıma gelmemiş olabilir diye, belki de kalabalık bir buluşma akşamında kendisinin sürekli iPhone'nuyla Facebook’a giren bir kişiye dönüşmüş olmasındandır diyorum. Halbuki ben onu bu halde görüp de kendisine sinir olmak istemezdim. Oysaki geçen kış havanın buz gibi olduğu bir akşam Kızılay’a beraber dönmüştük. Kar yağıyordu. Buket Uzuner’in İki Yeşil Susamuru kitabından laf açılmıştı. Ben o kitabı ortaokulda okumuştum. Küçük bir kızken aklıma bir bölümü öyle bir kazınmıştı ki sanki dün okumuşum gibi netti. Öyle güzeldi. Güzel olmasının nedeni benim yaşımın küçük oluşuydu. Üstelik o bölümden kimseye bahsetmemiştim hayatım boyunca, utanmıştım. O akşam Kızılay’a dönerken yolda ona o bölümden bahsettim uzun uzun. Bence bütün kızlara küçükken o bölümü okutmalılar ki ilerde korkmasınlar bir adamı sevmekten, kötü anmasınlar yaşanılan şeyi demiştim. O da bana evet doğru, ama bence biz kız olduğumuz için bu kadar duygusal yaklaşıyoruz bu olaya demişti. Ben de evet galiba demiştim, ona hak vermiştim, tıpkı Noel'e hak verdiğim gibi.
Etiketler:
ajda pekkan,
buket uzuner,
iki yeşil susamuru,
james iha,
müzik,
said sadly,
veruca salt
3 Ekim 2009 Cumartesi
iadeli taahhütlü
Sevgili Cancağızım, Sen çok iyi bir kızsın, biliyor musun? Bence biliyorsundur. Burayı ise iyi ki okumuyorsun, bilmiyorsun. Yoksa utanırdım bak. Senin hakkındaki düşüncelerimi sana açık açık anlatmadım ama her şeyin söze dökülmesine gerek yok zaten değil mi? Bence sen, benim senin ne kadar iyi bir kız olduğunu düşündüğümü biliyorsundur. Başkalarına da bana olduğun kadar iyi misin bilemem. Hangimiz herkese iyiyiz ki? İnsan bazı insanlara göre iyidir, bazılarına göre de kötü. Çünkü biri ne tam manasıyla iyidir, ne de tam manasıyla kötü. Ama biliyorum ki bana denk gelen senin iyi tarafın. Sana denk gelen de benim iyi tarafım. Yoksa nasıl dost olalım değil mi?
Bugün bir şey oldu, aklıma sen geldin. Bugün birinin birine “kuzum” diye seslendiğini duydum. Çok güzel, sevgi dolu bir kuzumdu. Hani "umarım iyisindir kuzum?/ Bir sıkıntın varsa bana söyle, hemen koşar gelirim kuzum./ Sen benim için mühim bir kimsesin kuzum./ Bak ben herkese kuzum demem, sana diyorsam sen gerçekten kuzu gibisindir kuzum." gibi bir kuzumdu. Dediğim gibi, hemen aklıma sen geldin. Çünkü sen de bana hep kuzum dersin. Bana kuzum diyen tek kimsesin. Mesela annem, beni sevmek için başka kelimeleri vardır, aramızda kalsın ama her annenin kullandığı kelimelerdir. Olsun ama çok güzeldir, annen der de güzel olmaz mı zaten. Benim de annemi sevmek için kelimelerim vardır, övünmek gibi olmasın yaratıcı olduğunu düşünürüm. Üstelik bir tane değil, iki tane değil, üç tane değil. Ohoooo. Çok tane. Aynı sözlere takılı kalmak istemem, her gün yeni bir şey bulurum. Tamam her gün olmasa da haftada birkaç tane bulduğum olur. Günler zaten gayet monoton, bari kelimelerim monoton olmasın diye düşünürüm. Nasıl, iyi ediyor muyum? Arkadaşım olarak "evet iyi ediyorsun, çok haklısın, aslansın, kaplansın" demeni bekliyorum. Ama bir dakika, aslansın olmadı, sen kuzum dersin. Üstelik tee ne zamandan beri. Tanışıp da kaynaştığımızdan beri. Seninle ilk tanıştığımızda boyun benden uzundu. Senin boyun hep uzundu. Sen annenden uzun olarak mı doğdun? Acaba çok mu süt içmiştin eskiden, bunu merak ettim. Bir de ne öğreneyim? Meğersem sen süt ve süt ürünlerini ağzına koymuyormuşsun. Olur mu öyle şey hiç? Annem bana süt iç ki boyun uzasın demişti, içtim de ne oldu? Peki sen içmeden nasıl bu kadar olmuşsun? Hadi süt içmiyorsun, insan peynir de mi yemez? Hem peynir sevilmez mi? Napalım artık, boyum uzun değil belki ama ilerde kemik erimem olmayacak inşallah diye avutayım ben de kendimi senin yanında. Uzun olmana rağmen hala birazcık daha uzun olsaydım demene çok sinirlenirim. Ama arkadaşımsın, hoş görürüm. Hem iyi arkadaşlar birbirini hoş görmeli değil mi? Yani her anlamda. Misal, bir hata yaptığında seni hoş görebilirim; aynı şekilde güzel giyindiğinde, süslenip püslendiğinde de seni hoş görebilirim. Gerçi süslenip püslenmesen seni yine hoş görürüm. Sen arkadaşım değil misin, ben seni her halinle severim.
Sevgili cancağızım, hemen sesini duymak istedim. Bütün gün kafamın içinde kuzum lafın yankılandı durdu. Sen kuzum deyince çok hoşuma gidiyor. Bu lafa seni kodladım. Bu laf benim sözlüğümde senin isminin yanında duruyor. Şimdi böyle sana sarılırken ayak uçlarımda yükselmem gerekiyor ya, hani senin yanında ufak kalıyorum ya, o yüzden kuzum diyorsun değil mi? Çünkü başka kızlara böyle dediğini duymadım. Eğer diyorsan kıskanmam bak. Tabii demesen daha iyi olur. İsterim ki senin sözlüğünde de bu lafın yanında benim ismim yazıyor olsun. Gerçi senin bu ay bir yeğenin doğdu. O daha bebek. Kuzum lafını ona da kullanabilirsin. Yani kullanıyorsundur muhtemelen. Kullan tabii. Ama çok kişiye kullanma. Sen kuzum deyince, attığın mesaja 'başladı mı okulun kuzum?' yazınca içime bir sıcaklık yayılıyor ki sorma. Sanki kuzum kelimesindeki u’lar birer gülen surat oluyor. U'ları "ü" yapıp, onları gözleri olan birer u’ya çeviresim geliyor. Zaten noktalı harfleri çok seviyorum. Ama sana bundan bahsettiğimi hatırlamıyorum. Hem senin isminde de nokta var. Bir sürü insanda noktalı harf var, peki bende niye yok. Bence olmalıydı. Böylece kulağa daha yumuşak gelebilirdi. Ben noktalı harfleri severim, sen de pembe rengini. Acaba beni de mi bu yüzden seversin diye düşünmedim değil. Ben sevmem pembe rengini, senin sevmene de anlam veremem. Kızım sen büyümedin mi hiç, çocuk musun?! Ama olsun, demek ki sen pembeyi o kadar çok seviyorsun ki en sonunda evren sana pembe bir arkadaş yollamış. Yoksa secret neyim mi yaptın? Benim de istediğim birtakım şeyler var, secret yapsam tutar mı?
Anlatmak istediklerim bu kadardı. Biraz laubali oldu ama kusura bakma artık. Son bir şey daha eklemek isterim. Okuyamayacağın bu mektubun sonunda demek isterim ki insanın özlediğinde, özlediğini söyleyecebileceği birilerinin olması güzel bir şey. "Seni rüyamda gördüm" diye aramanın ne demek olduğunu ben anladım. Tabii herkesi aramayacaksın öyle. Çünkü herkesi çok özlemiyorsun o derece. İnsanın bu hissin ne menem bir şey olduğunu bilmesi mi daha güzel, yoksa bilmemesi mi emin değilim. Hem zaten hayatımız boyunca kaç kişiyi tam manasıyla özlüyoruz ki? 4-5? 3-4? 2-3? Ben de kendi adıma mutluyum ki zaman geçtikçe sevdiğim insanlara sevgimi de özlemimi de utanmadan sıkılmadan ifade etmeye başladım. Artık becerebiliyorum, yüzüm kızarmıyor. Zaten kaç kişi oluyor ki hayatında böyle, onda da cimrilik etmemek lazım.
sana alfabeden güzel harfler seçen arkadaşın,
ben.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

