20 Mayıs 2013 Pazartesi

#25


william faulkner'ın ses ve öfke'sini ilk okuma girişimim yarım kaldı gibi görünüyor. yarısına kadar geldim ama anladığım şey, anlamam gereken şey mi bilemiyorum. sanırım ortada çok keskin bir gerçeklik yok, bu yüzden de herkesin anladığı kendine. bundan sonrasına devam edebileceğimi düşünmüyorum; çünkü kitabı okurken kafamdan bambaşka şeyler geçiyor, romana haksızlık ediyorum. bir faulkner romanını daha ilk girişimimde tamamlayamamak beni şaşırtmadı. biliyorum ki ikinci, üçüncü ve belki de bir dördüncü deneme gerekecek. ama sonunda okuyacağım. 

birleşik devletler'in güneyine dair olan eserlerdeki umutsuz karakterleri düşünüyorum. carson mccullers'la başlayarak gönlümde ayrı bir yere koyduğum bu coğrafyaya ait hikayeleri kendime yakın hissediyorum (buna benzer temalara sahip ülkemiz edebiyatı eserlerine neden aynı hisleri besleyemediğimi bir zaman anlatmak isterim).  ses ve öfke'deki "ailem beni okula göndermek için çok para harcadı, en azından şimdi ölmeyim" düşüncesini aklından geçiren karakterle ortak noktam var. varoluşsal kaygılar çeken fransız yazarlarını ya da bir söyleşisinde sinemasında işlediği temayı existential journey olarak tanımlayan yönetmen joachim trier'i kalpten anlayabiliyorum. buna rağmen yapmam gerekenin bütün bunları kafamın gerisine atıp, yoluma devam etmek olduğunu düşünüyorum; çünkü bunları düşündüğüm her an gerçekliğin bir adım uzağına düşüyorum. iş gücümün kalitesi düşüyor, dikkatim dağılıyor, yapabileceğimden daha az iyi bir şey yapıyorum. yapılması gereken, bir sandalyede oturup çaydanlıktan tüten buharı izlemek olmamalı. bu existential journey kalıbının üzerimdeki etkisi, yaptığım her şeyi bir kenara koyma isteğimi kamçılaması. bu anlamda dünyanın en aptal insanı olabilirmişim gibi geliyor. amaca varmaya yakınken, yola çıkarkenki amacımın artık umrumda olmadığını fark edip, ondan vazgeçebilirmişim gibi geliyor. öbür tarafta carson mccullers, william faulkner da diyor ki hayatta bazı şeyleri istemeden de olsa yapıyoruz. mesela karnımızı doyurmak zorundayız ve bu yüzden de çalışmamız gerekiyor.  rüzgarda uçan bir poşeti seyretmeye vaktimiz yok. bir filmde yer alan bu sahneye sanat diyebiliriz ancak gerçek hayatta bunun karşılığı amaçsızlıktır, lüzumsuz durumdur. böyle küçük anlara takılmak da çoğu zaman sakil duran bir şey, midemi bulandırıyor.  başkası yapınca o insandan, kendim yapınca kendimden iğreniyorum. 

sonuç olarak güneyli yazarların her türlü kişisel buhrana rağmen yola devam etme güdüsünü yapmak zorunda olduğum şey olarak görüyorum. geçmişteki ben'e olan saygımdan ötürü yaptığım şeyi yapmaya devam ediyorum. buna rağmen asıl içimden gelen şey, existential journeyci diğer ekibe kapılmak ve kendi emeğimi bile çok kolay harcamak (belki de ben bu ekibi yanlış anlamışımdır).

10 Mayıs 2013 Cuma

perils from the sea

mark kozelek ve jimmy lavelle'in perils from the sea albümü günlerdir kulağımda. bu bahar ardı ardına güzel albümler gelirken, son dönemlerdeki ruh halime bu kadar uygun düşen bir albüme henüz rastlamamıştım. sanırım benim için bu baharın albümü de bu olacak. göğsümdeki ağırlığı perils from the sea ile özdeşleştirmek ister miydim diye soruyorum da çok içten vereceğim yanıt, elbetteki hayır olacak. son aylarda o kadar güzel, eğlenceli albümler dinledim ki neredeyse hareketli müzik dinlemenin gücüne inanır olmuştum. phoenix'in yeni albümünü dinledim, alt j, tame impala dinledim, şu anda aklıma gelmeyen ama dinleyince beni olumlu hisler içine sokan şeyler dinledim. ancak buraya kadarmış. sanırım benim adamımın mark kozelek olduğunu kabullenmek zorundayım. 

perils from the sea ile ilgili yazılanları okurken, insanların bahsettiği şeylerin benim hissettiklerime çok yakın olduğunu gördüm. mesela şu yorumu yazan kişinin mark kozelek ile ilgili söylediği şeyi ben de söylerim. arkadaş demiş ki: "mark kozelek'in takıntılı bir hayranı değilim ancak yıllar içinde onunla ilgili bir sürü şey okudum. hatırı sayılır bir zamanı onun müziğini dinleyerek geçirdim. kendisiyle kurduğum tek taraflı ilişkiyi detaylı olarak incelersek aslında takıntılı bir dinleyici gibi görünebilirim." bu mark kozelek okumaları kısmı dikkatimi çekiyor; çünkü kendisinin okuduğum her röportajı, şarkılarını dinlerken kafamda oluşan mark kozelek algısıyla birebir örtüşecek şekilde içten. her yeni gelen albümle de bir insan kendini teşhir etme kulvarına girmemeyi başararak nasıl bu kadar açabilir diye soruyorum. bana, hayata bakış açısını paylaşma ve ortak şeyler yakalama imkanını bolca ve sınırsızca verdiğinden, kendimi aslında bu adama ne kadar benziyorum derken buluyorum. muhtemelen bu, insanların birbirine benzemesinden öte bir yakınlık değil ama ben yine de tıpkı yukarıda alıntı yaptığım yorumdaki gibi tek taraflı bir ilişki kurduğumu düşünüyorum. bu albümde ortalama yedi dakika boyunca her şarkıda bana bir hikaye anlatılmış. resmen bana anlatmış. zaten daha önce başka bir yazıda bahsetmişim, kendisini dinlerken sadece bana özel bir şeymiş gibi dinliyorum diye. o his perils from the sea'de de var. mark kozelek-jimmy lavelle albümü, başta ilginç bir birleşme gibi görünmüştü. dinleyince kendi kendime şunu sordum: jimmy lavelle'in müziği olmasa mark kozelek'in bir şarkıda anlatılamayacağını düşündüğüm şeyleri anlatışı bu kadar dinlenir olur muydu? ben yine dinlerdim ancak belki bu kadar melodik gelmezdi. zaten sun kil moon albümlerine göre çokça konuşur bir havada ilerleyen şarkılar da bunun göstergesi bence. mark kozelek'e bu rahatlığı sağlayan jimmy lavelle'in müziği. bu işbirliği için şu arkadaş da "bu on yılın the postel service'i olabilir" demiş. kendisi de iddialı bir öngörü yaptığının farkında. bence bu on yıllık dilimin sonunda incelemeye değer bir tespit. 

by the time that i awoke,  benim albümde en sevdiğim şarkı oldu. zaten üç kere dinlesem yirmi beş dakika geçiyor. şu anda vaktimi verimli geçirmek gibi kaygıların uzağındayım. hayatımda ilk defa ne yapsam vakit geçmiyor, yapacak bir şey bulamıyorum. bunun nedeni de birçok şeyi yapmayı gereksiz görmem. insan vaktini verimli geçirmek istese yapacak şeyler için zaman yetmez, gün yetmez. bense günler niçin geçmiyor diyorum. zihnimin içindekileri bir yerlere boşaltabilmeyi isterdim. hayatta her zaman sorunlar var ancak biraz da farklı sorunlarla ilgilenmeliyim. kulaklıklarımı takıp da son ses bu şarkıyı dinlediğimde son zamanlarda anlamsız gelen bu hayat gailesini benimle paylaşan biri olduğunu düşünüyorum. benden yirmi küsur yaş büyük bu adamın yorgunluğuna benzer bir yorgunluk hissetmem göğsümün üzerindeki ağırlığı bana hatırlatıyor. bazen ne olduğumu düşünüyorum. hayattaki en birinci görevimin ne olduğunu. vicdanım ve mantığım farklı şeyler söylüyor. hastalıklar insanı bütüyütüyor ve bir sürü şeyi önemsizleştiriyor. bütün bu koşturmacanın, gelip geçen birkaç hastalık altında esamesi bile okunmuyor. bu noktada mark kozelek'in şarkıda dediğine kulağım gidiyor: "hatırlayamıyorum ve kendimi hatırlamaya zorlayamıyorum. çocukluk hayallerimi aştım. öğretmenler bana yazamayacağımı söylediler ama onlar asla birinin hayatına dokunmuyorlar. yirmi beş yaşındaki halimi düşünüyorum, okyanusu geçerken ve müziğim üzerine çalışırken." sonra san francisco'da bir kızdan bahsediyor. bu kıza rağmen hayat yine böyle işte. birini öpmenin bile insanı mutlu etmediği zamanlar var. üstelik maalesef çok var. 

mark kozelek'in etrafında dönüp durduğu ana temalardan biri yolda geçen hayat. konser için gidilen dünya şehirleri, turda geçen günler, oteller. benim kafam da son zamanlarda hep gezgin. yaptığım her şeyden sıkılıyorum ve bir yere gittiysem kısa bir süre sonra kalkmak istiyorum. gelecek kaygısı ve ne yapsam soruları geceleri uyutmuyor. içine girdiğim her sohbet beşinci dakikasından itibaren "ne yapacaksın?"a bağlanıyor. tanıdığım herkes istisnasız gitmekten bahsediyor. ülke değiştirmek olur, şehir değiştirmek olur, ev değiştirmek olur: bir şekilde harekete geçmenin iyiliğine dair düşünceler işte. kafamdaki bilgi kirliliğinden kurtulmam mümkün değil. özgürlüğün sanılanın aksine başıboşluk değil de tam tersine kişisel bir sorumluluk altına girmek demek olduğunun daha önce bu denli farkına varmamıştım. kendi kafamın içinden kaçmak istesem kaçacak daha iyi bir yer yok. bu yüzden ben de perils from the sea albümüne geldim.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

tekin olmayan sular



kırk yılda bir bazen aklıma gelir, acaba süper baba'daki fiko şimdi ne yapıyordur? hala çengelköy'de oturuyor mudur? torun torba sahibi olmuş mudur? en önemlisi mutlu mudur? ya da çok nadir aklıma gelir, lisede sevdiğim çocuk acaba şimdi ne yapıyordur? bazen şunu düşünürüm, eskiden benimle en uçuk hayallerini paylaşan arkadaşlarım halen öyle şeyler yapmak istiyorlar mıdır? bunu onlara soramam; çünkü bu saatten sonra böyle şeyleri onlara hatırlatmanın benim haddim olmadığını düşünürüm. sonra aklıma gelir, benim de böyle hatırlamadığım hayallerim var mıdır? 

mark kozelek ile jimmy lavelle'in (the album leaf) ortak çalışmaları perils from the sea'nin haberini alınca merakla beklemeye başladım. albüm pitchfork ve stereogum üzerinden verildiğinden beri -ki birkaç gün öncesine tekabül ediyor- dinledim durdum. bundan birkaç ay önce mark kozelek'in bir röportajını okumuş ve üzerine düşünmüştüm. daha doğrusu düşünme gibi değil, daha çok kafamdan atamamıştım diyeyim. sonra bir de yakın zamanda bir arkadaşım, bundan yedi sene önce ona çektiğim cd'yi the outer banks ile bitirdiğimi hatırlatmıştı bana. ona hiç öyle bir cd çektiğimi hatırlayamadım. en ufak bir çağrışım bile yapmadı. sonra bana sırayla şarkıları saydı ve evet dedim, bu tam o yaşlardaki benin çekebileceği bir cd'ydi. bu iki olay arasında hatırı sayılır bir süre vardı. işte bu ikisinin üstüne ben, mark kozelek ile jimmy lavelle'in perils from the sea albümünü dinledim. ilk anda kulağıma takılan bir şarkı oldu: by the time i awoke. albümde dokuzuncu sırada. yedi buçuk dakika boyunca konuşmaya üşenir bir havada sözleri söyleyen mark kozelek, bana bütün bu aklımdan geçenleri hatırlattı. hatırlamak, hafıza, anı temalı bu parçayı dinlerken istemsizce ellerimi başımın üstünde birleştirdim. bu kadar düşünmek iyi değil. kafamdan atamadıklarım arasında en belirgin olan şey gençlik hayalleriydi. sanırım hiç değişmemiştim. bunu ne iyi ne de kötü bir şey olarak söylüyorum, sadece benim gerçekliğim bu. ilgi alanlarım değişmemiş, temel şeyler konusunda hayata bakış açım da. her şey sadece o zamankilerin üstüne eklenmiş fakat radikal bir şey olmamış. inandığım şeyler aynı, inanmadığım ve karşı çıktığım şeyler de. neyi sevip sevmediğimi ta o zamandan biliyormuşum, şimdi yaptığım şeyler asla o zamanki benin düşünceleriyle çelişmiyor. o zamanki halimle yaptığım, yazdığım bazı şeylere baktığımda şimdiki beni tanıyabiliyorum. kendime eski bir dostumun gözüyle bakarmış gibi bakabiliyorum. 

yan yana gelmelerini hayal bile edemeyeceğim ve benim için belli dönemleri karşılayan bu iki müzisyenin ortak albümü beni çok derin sulara daldırıyor. bu kadar düşünmek istemiyorum. şefkatle ve buruk bir tebessümle andığım lise dönemine eşlik eden in a safe place albümüyle jimmy lavelle ve huzursuzluğun yaşla ilgisi olmadığını idrak ettiğim üniversite yıllarında bıkmadan usanmadan dinlediğim mark kozelek: düşünmekten başka ne yapabilirim? insanı şaşırtan hafıza ve hayranı olduğum unutmak eylemi. unutmasak kafayı yerdik, unutmasak yaşamak diye bir şey olmazdı