
bir haftadır ankara'da acayip bir yağmur var. sürekli bulutlu, kapalı bir hava. yağmur birden bastırıyor ve gürültüyle camlara vuruyor. ortalık kararıyor, biraz ürkütücü bir hal alıyor. üstelik sabah evden çıkarken giydiğim şey akşama ince kaçıyor, üşüyorum. daha kalın bir şey giyince de terliyorum. böyle tuhaf bir hava işte. ben de havanın etkisiyle olsa gerek, mark kozelek-bill callahan arasında gidip geliyorum. sokakta başka şeyler dinlesem de eve gelince bu ikisinden başka bir şeye elim gitmiyor. bill callahan çalışırken arka fonda çalıyor, sun kil moon'un admiral fell promises'ini ise uyurken kulağıma geçiriyorum. her seferinde içimde bir şey hissediyorum. biraz heyecan, biraz hüzün gibi. üzülmüyorum, sadece müziğin güzelliği karşısında gözlerim dolar gibi oluyor. bir şeyi ta içimde hissediyorum. ne olduğunu tam olarak dile getiremiyorum ama güçlü bir şey olduğunu biliyorum. bill callahan'ın albümü henüz yeni, bu yüzden ne yazacağımı bilmeden mark kozelek'in admiral fell promises albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istiyorum.
eskisine göre albümleri çok çabuk tüketiyorum. dinlemeye başladığım bir albümle geçirdiğim zaman zarfı kısalınca, onunla bağ kurma ihtimalim de azalıyor. geriye dönüp baktığımda hakkında sayfalarca yazı yazabileceğim albümlerin çoğunun, müziğe erişimimin daha zahmetli olduğu zamanlardan kalma olduğunu görüyorum. sanırım 'bir şeye ulaşmak ne kadar zor oluyorsa kıymeti de o kadar artıyor' tespiti doğru. işte çok çabuk dinleyip hızlıca hard diskten sildiğim albümlerin arasında, aylardır kulağımdan çıkarmadığım bir albüm var. admiral fell promises'i sanırım 2010 ağustos-eylül'ünden beri her gün uyurken dinliyorum. böyle söyleyince abartıyor gibi göründüğümün farkındayım ama gerçeği söylüyorum. uzun zamandan beri bu denli bağ kurduğum albüm sayısı azdı. bu albüm de onların arasında benim için çok değerli bir yere sahip oldu. bunun bir nedeni albümün güzelliğiyse, diğer nedeni de mark kozelek'e duyduğum sevgi olmalı. son derece basit ve yalın bir şekilde bu adamı seviyorum.
mark kozelek'in benim zihnimdeki karşılığı, hüznü duygu sömürüsü haline getirmeden müzik yapanlardan biri olması. admiral fell promises hüzünlü mü diye düşündüğümde, bence o kadar da değil. beni üzmüyor ama biraz incitiyor. neden olduğunu açıklayamıyorum ama öyle işte. eski zaman ustalarına benzetiyorum bu adamı; kişiye özel üretim yapan, detaylarda boğulan, ince ince işleyen biri. şarkılar da çok değerli bir ağaçtan yapılma mobilya gibi; sadece sen görüyorsun, sen takdir ediyorsun çünkü sadece senin evinde var. bu albümse elbette bir tek benim evimde yok ama yine de sadece iki taraflı bir bağ kurmaya izin veriyor gibi. ben varım, bir de müzik. bu albümü ne biriyle beraber dinlemek isterim, ne de konser ortamında. benim için fazla öznel, pek paylaşasım yok. "kimse bilmesin" alt metniyle demiyorum bunu, kurduğum bağı paylaştığımda kendimle ilgili de çok şey paylaşacakmışım gibi geliyor, o yüzden de sınırımı koymaya çalışıyorum. tabii ki bunu diyerek şu anda kendimle çelişiyorum. madem öyle, niye o zaman bu albümün hissettirdiklerini anlatmaya uğraşıyorum? ne bileyim, kendi kişisel tarihime bir not düşme amacıyla yapıyorum sanırım.
bu adam sayesinde bilmediğim yerleri, şehirleri öğreniyorum. şarkıların içinde belirli mekanların isimleri geçiyor ve benim hoşuma gidiyor. açıp sam wang hotel’e bakıyorum, sonra seneca’ya ve bir de alesund şehrine. bu albümde en sevdiğim şarkı alesund. öğrendim ki norveç’te bir şehirmiş. alesund'da gittikleri barda ona sahneye çıkmasını öneriyorlar ancak şarkıdaki adam sahne yerine alesund’un deniz kıyısında yürümeyi tercih ediyor. bu şarkıda çok güzel bir yer var: from the crowd i heard/you sing a pretty line/ was it: 'there's so much love - that I wanna cry'
bu kısım beni hep gülümsetiyor.
bir dakika ya, aslında saçma bir iş yapıyorum, şarkı anlatılır mı hiç? anlatılmaz tabii.
neyse, bu albümde müzikten çok sözlere takıldığım doğrudur. gitar müziğine hayran biri hiçbir zaman olamadım, belki biraz da bu yüzden olsa gerek. bilen insanlar bu albümde mark kozelek’in gitar tekniğini de incelemişler. ben o işlerden anlamıyorum. tek bildiğim bu albümü çok seviyor oluşum. samimiyetinden gözlerim doluyor, o derece.
eskisine göre albümleri çok çabuk tüketiyorum. dinlemeye başladığım bir albümle geçirdiğim zaman zarfı kısalınca, onunla bağ kurma ihtimalim de azalıyor. geriye dönüp baktığımda hakkında sayfalarca yazı yazabileceğim albümlerin çoğunun, müziğe erişimimin daha zahmetli olduğu zamanlardan kalma olduğunu görüyorum. sanırım 'bir şeye ulaşmak ne kadar zor oluyorsa kıymeti de o kadar artıyor' tespiti doğru. işte çok çabuk dinleyip hızlıca hard diskten sildiğim albümlerin arasında, aylardır kulağımdan çıkarmadığım bir albüm var. admiral fell promises'i sanırım 2010 ağustos-eylül'ünden beri her gün uyurken dinliyorum. böyle söyleyince abartıyor gibi göründüğümün farkındayım ama gerçeği söylüyorum. uzun zamandan beri bu denli bağ kurduğum albüm sayısı azdı. bu albüm de onların arasında benim için çok değerli bir yere sahip oldu. bunun bir nedeni albümün güzelliğiyse, diğer nedeni de mark kozelek'e duyduğum sevgi olmalı. son derece basit ve yalın bir şekilde bu adamı seviyorum.
mark kozelek'in benim zihnimdeki karşılığı, hüznü duygu sömürüsü haline getirmeden müzik yapanlardan biri olması. admiral fell promises hüzünlü mü diye düşündüğümde, bence o kadar da değil. beni üzmüyor ama biraz incitiyor. neden olduğunu açıklayamıyorum ama öyle işte. eski zaman ustalarına benzetiyorum bu adamı; kişiye özel üretim yapan, detaylarda boğulan, ince ince işleyen biri. şarkılar da çok değerli bir ağaçtan yapılma mobilya gibi; sadece sen görüyorsun, sen takdir ediyorsun çünkü sadece senin evinde var. bu albümse elbette bir tek benim evimde yok ama yine de sadece iki taraflı bir bağ kurmaya izin veriyor gibi. ben varım, bir de müzik. bu albümü ne biriyle beraber dinlemek isterim, ne de konser ortamında. benim için fazla öznel, pek paylaşasım yok. "kimse bilmesin" alt metniyle demiyorum bunu, kurduğum bağı paylaştığımda kendimle ilgili de çok şey paylaşacakmışım gibi geliyor, o yüzden de sınırımı koymaya çalışıyorum. tabii ki bunu diyerek şu anda kendimle çelişiyorum. madem öyle, niye o zaman bu albümün hissettirdiklerini anlatmaya uğraşıyorum? ne bileyim, kendi kişisel tarihime bir not düşme amacıyla yapıyorum sanırım.
bu adam sayesinde bilmediğim yerleri, şehirleri öğreniyorum. şarkıların içinde belirli mekanların isimleri geçiyor ve benim hoşuma gidiyor. açıp sam wang hotel’e bakıyorum, sonra seneca’ya ve bir de alesund şehrine. bu albümde en sevdiğim şarkı alesund. öğrendim ki norveç’te bir şehirmiş. alesund'da gittikleri barda ona sahneye çıkmasını öneriyorlar ancak şarkıdaki adam sahne yerine alesund’un deniz kıyısında yürümeyi tercih ediyor. bu şarkıda çok güzel bir yer var: from the crowd i heard/you sing a pretty line/ was it: 'there's so much love - that I wanna cry'
bu kısım beni hep gülümsetiyor.
bir dakika ya, aslında saçma bir iş yapıyorum, şarkı anlatılır mı hiç? anlatılmaz tabii.
neyse, bu albümde müzikten çok sözlere takıldığım doğrudur. gitar müziğine hayran biri hiçbir zaman olamadım, belki biraz da bu yüzden olsa gerek. bilen insanlar bu albümde mark kozelek’in gitar tekniğini de incelemişler. ben o işlerden anlamıyorum. tek bildiğim bu albümü çok seviyor oluşum. samimiyetinden gözlerim doluyor, o derece.
güzel alesund:
Sun Kil Moon - Ålesund by pygmylion
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder