13 Şubat 2017 Pazartesi

woolf works ve max richter: edebiyattan baleye, oradan müziğe



2015 yılında londra'da yer alan royal opera house'da sergilenmek üzere virginia woolf'un üç eserinden (mrs. dalloway, orlando, dalgalar) ilham alınarak bir bale eseri ortaya çıkmış: woolf works. kareograf wayne mcgregor royal opera ballet'nin ünlü isimlerindenmiş. dünyanın birçok yerinde eserleri sahnelenmiş. geçmişte radiohead'in lotus flower, atoms for peace videolarının kareografisini üstlenmiş. francis bacon'ın resimlerinden yola çıkarak oluşturduğu kareografi, jonathan safran foer'in tree of codes'undan esinlendiği eseri, gösterilerinde a winged victory for the sullen, rufus rainwright gibi isimlerle çalışması wayne mcgregor'un işlerinin/işbirliklerinin güzelliğine dair cezbedici duruyor. bu işbirliklerinin sonuncusu da woolf works'ta max richter ile olmuş. max richter, üç perdelik bu esere orjinal müzikler bestelemiş. bu müzikler three worlds: music from woolf works ismiyle bir albüm olarak karşımızda. 

albümün açılışı, virginia woolf'un bir ses kaydı, words ile oluyor. bir gong ile 1920'lerin londrasında words fail me. hemen ardından üç perdenin ilki olan mrs.dalloway başlıyor. in the garden parçası albümün en sevdiğim eseri oldu bile. sanki kuşlar şakıyor, bahar geliyor, içim ferahlıyor. acaba bu mrs.dalloway'in hangi kısmına tekabül ediyor? belki parti hazırlığı, gün içinde koşturmaca, elinde çiçekler ile gülümseyen bir kadın, çiçekler, vazoda çiçekler, masada çiçekler, hayat güzel. bizim buralarda hayat sert, çetin ama şimdi bunları düşünmek istemiyorum. ben bu parçanın içinde var olmak, zamandan ve mekandan bağımsız olarak huzurla dolmak istiyorum. aklımda bir londra var. pelin'in bana tanıttığı. yeşillikler içinde, uçsuz bucaksız yeşillikler. mrs. dalloway, belki virginia woolf geziniyor o bahçelerde. ingiltere tepeleri. eski bir film gibi, eski kamerayla çekilmiş, belki sessiz bir film. mrs.dalloway'in devamında gerginlik var. biraz karamsarlık. çünkü bir sonraki eserin adı war anthem. savaş var. kim bilir, belki birinci dünya savaşıdır bahsedilen. bu kitabı okuduğum zamanı hatırlıyorum. zor okumuştum ama bittiğinde, evet, işte bunun için okudum demiştim. öyle bir tatmin hissi. 

orlando'yu henüz okumadım. eserin dramaturgunun dediğine göre, görkemli ve zamanı aşan bir şey yaratmak istemişler. hatta eserin bilim kurgu tadında olduğunu söylüyor. bu üç romanın da birbirinden tamamen farklı olduğunu bilmelerine rağmen acaba nasıl bağladılar? erkek olarak doğan birinin, ergenliğe vardığında kadın olması ve sonrasında yüz yıllar boyunca yaşaması. işte bu tam bir virginia woolf kafası. max richter eserin orlando perdesinde birbirini tekrar eden melodilere başvurduğunu anlatıyor. bu kısımdaki eserler beni tedirgin etti ve korkuttu. neden bilmiyorum ama öyle. belki okunacak kitaplar listeme orlando'yu da eklemeliyim.

                                                               max richter ve wayne mcgregor

son perde ise dalgalar'a adanmış. virginia woolf'un eserlerinde su imgesinin çok kullanıldığını söylüyor dramaturg. ölümünün de bir nehre kendini bırakıvermesi ile gerçekleştiğini düşününce dalgalar bana çok çarpıcı geliyor. ben bu romanı bir türlü okuyamamıştım. defalarca başlamış ama bitirememiştim. onun yerine deniz feneri'ne geçmiştim. o kadar soyut ve şiir gibiydi ki belki de okumam için henüz zamanım gelmemişti.  max richter burada yirmi bir dakikalık tek bir eser bestelemiş. dalga sesiyle başlayan eserde, gillian anderson virginia woolf'un eşine yazdığı intihar mektubunu okuyor. tek bir eser, bir bütün. kendimce bir sürü anlam çıkarabilirim ve birçoğunun da komik kaçacağına eminim. ama bir eserin neredeyse yüz yılı aşıp bana gelmesi beni büyülüyor. hayat hem çok önemsiz, küçük, bana kendimi evrende anlamsız hissettiren bir şey hem de böyle anlarda ihtişamıyla beni kendine hayran bıraktıran bir şey. 

virginia woolf gerçekçiliğiyle bende hep soğuk bir zihin algısı yaratmıştır. demek istediğimi nasıl anlatsam bilemiyorum. her şeyi gerçekçi bir şekilde ele alıp, adeta bir matematikçinin bir denkleme yaklaşması gibi hayata yaklaşan biri olarak düşünmüşümdür onu. bir camın ardından bakan biri gibi. mesafeli, ölçülü, gerektiği kadar. max richter'in bu eseri de virginia woolf'un eserlerine, kattıklarına ve varlığına görkemli bir duruş gibi. 

not: yazıyı bitirirken, royal opera house'un woolf works temsilinin 21 mart 2017 akşamında zorlu psm'de gösterileceğini hatırlatmak isterim.

fotoğraflar: mike terry

12 Şubat 2017 Pazar

cebeci kampüsü: bir gecede cahil kaldık


bir gecede öyle değil böyle cahil kalınır. akademiyi biçerek bizi bir gecede cahil bıraktılar. gözümün önünden gitmeyen bir fotoğraf karesi var: polislerin postallarıyla üstlerine bastığı cübbeler... son birkaç senede yaşadığımız travmaların özeti olabilecek fotoğrafların yanına bu resim de eklendi. tek tek saymak istemiyorum; çünkü kaldıramayacağımı biliyorum. hepimiz artık biraz daha fazlasına gücümüzün yetmeyeceğini biliyoruz. suruç patlamasında ölen çocukların otobüste çektikleri son selfie, gar patlaması sonrası şok içinde ağlayan bir kadın, beşiktaş'taki patlamada ölen tıp fakültesi öğrencisi berkay'ın gülen suratı, rus büyükelçisinin öldürülmeden önce katili ile yer aldığı kare, daha bir çok, bir çok böyle görüntü var kafamın içinde. bu fotoğraf da onlardan biri olarak kalacak. yıllar sonra birileri bugünleri anlatırken, faşizmin tanımını yapmak için bu resmi kullansın. baskının, zulmün ve tiranlığın geldiği nokta işte budur. 

akla ve bilime düşman yönetimin üniversitelerde yaptığı temizlik hareketi hızlanarak ilerliyor. bu hikaye önce ergenekon ile başladı. o zaman bütün bu "temizlemelere" alkış tutan yetmez ama evetçi'ler vardı: murat belgegiller. okumuş, aydın sınıfından insanlar  bu yapılanlara alkış tuttular. artık nefret ettiğim ve bana ömrümün sonuna kadar yetmez ama evetçi'leri hatırlatacak bir kelime var: aydın. bir gömlek değiştirmeyle demokrasi yoluna girilebileceğini sanacak kadar saf (?), okumuş akademi, kültür, sanat insanları. ama bir dakika, onlar da kandırılmışlardı değil mi? 2010 yılındaki referandumdan bu yana çok şey değişti. o referandum, bugün bu hale gelmemizin başlıca sebeplerinden biridir. o referanduma destek veren sözde aydınları ben ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. tek tek isim verip hedef gösteremem; ancak isterse alanında önemli bir isim olsun, benim ön yargısız bakamayacağım isimler olarak zihnime kodlandılar. murat belge alanında ne kadar derya deniz olursa olsun, kandırıldığını altı sene sonra anlayan bir aydına ihtiyacımız yok. adalet ağaoğlu'nun bir daha bir kitabını okumam. hasan cemal denen adam mesela, aslında içimden başka şeyler demek geçiyor ama, her on yılda bir kandırıldığını, yanıldığını söyleyen bir adam ve gazetecilik icra ediyor. kurgu roman yazsa daha anlamlı olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. mor ve ötesi mesela. ergenekon'un başlarında nasıl da baskın oran ile birlikte "askeri vesayetten arınıyoruz heyoo" havalarındaydılar. ama harun tekin ve arkadaşlarının jetonları maalesef çok geç düştü. o sürede ben onlardan gönül olarak koptum gittim bile. şimdi onların ismini bir yerlerde gördüğümde o kesime verdikleri desteği hatırlamadan edemiyorum. halbuki kendilerini severdim. ben de artık sevgimin önüne böyle şeyleri koyuverdim. kendiliğinden gelişti. bu ülkede iyi bir insan olarak kalmaya direnirken elimde olmadan böyle ön yargılar geliştirdim.

bir de bu "aydın" kesimde hatasını kabullenmenin, yanıldığını kabul etmenin ve kendini eleştirmenin büyüklük olduğunu düşünmek var. yanıla yanıla ülke olarak bu noktaya gelmemizin önünü açtılar. önce askeriyenin, sonra hukuğun, sonra tübitak gibi saygın devlet kurumlarının birer birer içi boşaltıldı. küçükken tübitak'ın atatürk bulvarı üzerindeki genel merkezinin önünden geçerken heyecanlanmam aklıma geliyor. sanki nasa'nın önünden geçiyormuşum gibi hissederdim. nerden nereye. şimdi tübitak alay konusu oldu.

düşünüyorum, bu ülkenin kurucusu "ben size hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. benim manevi mirasım bilim ve akıldır." demiş. şimdi geldiğimiz nokta ise aklı ve bilimi reddeden, yasaklayan bir sistem. aklın yayılmasına öncülük eden akademisyenler bir bir temizleniyor. bu ülkeden göçmeye zorlanıyorlar. tüm bunlara karşın ben umutsuz değilim. belki bizim ömrümüz yetmez, bilemiyorum, ancak eninde sonunda kazanacak olan akıl ve bilimdir. bilimsel gerçek; kişilerden/kurumlardan ve güncel siyasetten bağımsız olarak var olur. bir şekilde düzlüğe çıkacağız. kitapçıların tarandığı, hocaların toplanıp içeri tıkıldığı bir sistem sürdürülebilir değil. 

bütün bu olanlardan kendi adıma tek bir iyi sonuç çıkarabilirim ki bu olaylar benim daha önce varlığından haberimin dahi olmadığı nice kıymetli akademisyenin ismini öğrenmeme vesile olmuştur. meğersem halen direnen, bilimsel bilgiden şaşmayan ne çok hocamız varmış. çok yaşasınlar. 

allah'a inanmıyorum ama diyecek daha iyi bir lafım yok; allah bu topraklara bir daha siyasal islam yüzü göstermesin.