10 Mayıs 2013 Cuma

perils from the sea

mark kozelek ve jimmy lavelle'in perils from the sea albümü günlerdir kulağımda. bu bahar ardı ardına güzel albümler gelirken, son dönemlerdeki ruh halime bu kadar uygun düşen bir albüme henüz rastlamamıştım. sanırım benim için bu baharın albümü de bu olacak. göğsümdeki ağırlığı perils from the sea ile özdeşleştirmek ister miydim diye soruyorum da çok içten vereceğim yanıt, elbetteki hayır olacak. son aylarda o kadar güzel, eğlenceli albümler dinledim ki neredeyse hareketli müzik dinlemenin gücüne inanır olmuştum. phoenix'in yeni albümünü dinledim, alt j, tame impala dinledim, şu anda aklıma gelmeyen ama dinleyince beni olumlu hisler içine sokan şeyler dinledim. ancak buraya kadarmış. sanırım benim adamımın mark kozelek olduğunu kabullenmek zorundayım. 

perils from the sea ile ilgili yazılanları okurken, insanların bahsettiği şeylerin benim hissettiklerime çok yakın olduğunu gördüm. mesela şu yorumu yazan kişinin mark kozelek ile ilgili söylediği şeyi ben de söylerim. arkadaş demiş ki: "mark kozelek'in takıntılı bir hayranı değilim ancak yıllar içinde onunla ilgili bir sürü şey okudum. hatırı sayılır bir zamanı onun müziğini dinleyerek geçirdim. kendisiyle kurduğum tek taraflı ilişkiyi detaylı olarak incelersek aslında takıntılı bir dinleyici gibi görünebilirim." bu mark kozelek okumaları kısmı dikkatimi çekiyor; çünkü kendisinin okuduğum her röportajı, şarkılarını dinlerken kafamda oluşan mark kozelek algısıyla birebir örtüşecek şekilde içten. her yeni gelen albümle de bir insan kendini teşhir etme kulvarına girmemeyi başararak nasıl bu kadar açabilir diye soruyorum. bana, hayata bakış açısını paylaşma ve ortak şeyler yakalama imkanını bolca ve sınırsızca verdiğinden, kendimi aslında bu adama ne kadar benziyorum derken buluyorum. muhtemelen bu, insanların birbirine benzemesinden öte bir yakınlık değil ama ben yine de tıpkı yukarıda alıntı yaptığım yorumdaki gibi tek taraflı bir ilişki kurduğumu düşünüyorum. bu albümde ortalama yedi dakika boyunca her şarkıda bana bir hikaye anlatılmış. resmen bana anlatmış. zaten daha önce başka bir yazıda bahsetmişim, kendisini dinlerken sadece bana özel bir şeymiş gibi dinliyorum diye. o his perils from the sea'de de var. mark kozelek-jimmy lavelle albümü, başta ilginç bir birleşme gibi görünmüştü. dinleyince kendi kendime şunu sordum: jimmy lavelle'in müziği olmasa mark kozelek'in bir şarkıda anlatılamayacağını düşündüğüm şeyleri anlatışı bu kadar dinlenir olur muydu? ben yine dinlerdim ancak belki bu kadar melodik gelmezdi. zaten sun kil moon albümlerine göre çokça konuşur bir havada ilerleyen şarkılar da bunun göstergesi bence. mark kozelek'e bu rahatlığı sağlayan jimmy lavelle'in müziği. bu işbirliği için şu arkadaş da "bu on yılın the postel service'i olabilir" demiş. kendisi de iddialı bir öngörü yaptığının farkında. bence bu on yıllık dilimin sonunda incelemeye değer bir tespit. 

by the time that i awoke,  benim albümde en sevdiğim şarkı oldu. zaten üç kere dinlesem yirmi beş dakika geçiyor. şu anda vaktimi verimli geçirmek gibi kaygıların uzağındayım. hayatımda ilk defa ne yapsam vakit geçmiyor, yapacak bir şey bulamıyorum. bunun nedeni de birçok şeyi yapmayı gereksiz görmem. insan vaktini verimli geçirmek istese yapacak şeyler için zaman yetmez, gün yetmez. bense günler niçin geçmiyor diyorum. zihnimin içindekileri bir yerlere boşaltabilmeyi isterdim. hayatta her zaman sorunlar var ancak biraz da farklı sorunlarla ilgilenmeliyim. kulaklıklarımı takıp da son ses bu şarkıyı dinlediğimde son zamanlarda anlamsız gelen bu hayat gailesini benimle paylaşan biri olduğunu düşünüyorum. benden yirmi küsur yaş büyük bu adamın yorgunluğuna benzer bir yorgunluk hissetmem göğsümün üzerindeki ağırlığı bana hatırlatıyor. bazen ne olduğumu düşünüyorum. hayattaki en birinci görevimin ne olduğunu. vicdanım ve mantığım farklı şeyler söylüyor. hastalıklar insanı bütüyütüyor ve bir sürü şeyi önemsizleştiriyor. bütün bu koşturmacanın, gelip geçen birkaç hastalık altında esamesi bile okunmuyor. bu noktada mark kozelek'in şarkıda dediğine kulağım gidiyor: "hatırlayamıyorum ve kendimi hatırlamaya zorlayamıyorum. çocukluk hayallerimi aştım. öğretmenler bana yazamayacağımı söylediler ama onlar asla birinin hayatına dokunmuyorlar. yirmi beş yaşındaki halimi düşünüyorum, okyanusu geçerken ve müziğim üzerine çalışırken." sonra san francisco'da bir kızdan bahsediyor. bu kıza rağmen hayat yine böyle işte. birini öpmenin bile insanı mutlu etmediği zamanlar var. üstelik maalesef çok var. 

mark kozelek'in etrafında dönüp durduğu ana temalardan biri yolda geçen hayat. konser için gidilen dünya şehirleri, turda geçen günler, oteller. benim kafam da son zamanlarda hep gezgin. yaptığım her şeyden sıkılıyorum ve bir yere gittiysem kısa bir süre sonra kalkmak istiyorum. gelecek kaygısı ve ne yapsam soruları geceleri uyutmuyor. içine girdiğim her sohbet beşinci dakikasından itibaren "ne yapacaksın?"a bağlanıyor. tanıdığım herkes istisnasız gitmekten bahsediyor. ülke değiştirmek olur, şehir değiştirmek olur, ev değiştirmek olur: bir şekilde harekete geçmenin iyiliğine dair düşünceler işte. kafamdaki bilgi kirliliğinden kurtulmam mümkün değil. özgürlüğün sanılanın aksine başıboşluk değil de tam tersine kişisel bir sorumluluk altına girmek demek olduğunun daha önce bu denli farkına varmamıştım. kendi kafamın içinden kaçmak istesem kaçacak daha iyi bir yer yok. bu yüzden ben de perils from the sea albümüne geldim.

Hiç yorum yok: