bu kış pek fazla film izlediğim söylenemez. izlediğim filmlerin de pek azı son dönem filmleriydi. bu nedenle 2010 yılı sinemasından epey uzak kaldım. sinemaya ilgimin kesintiye uğramasını sadece vakit bulamamakla, iş güçle ya da hayat gailesiyle açıklamayacağım. son derece basit ve net bir şekilde film izlemek istememem bu durumun asıl nedeni. sinemayı eğlence aracı olarak görmediğimden, az film izlediğim bu yedi-sekiz aylık dönemde kafamın bayağı bir boşaldığını söyleyebilirim. bir yerden sonra kurmacanın değil de gerçeğin daha ilgi çekici olduğunu fark edince, izlemekten ziyade gözlemeye başlıyorsun, benim için öyle oldu. kötünün kötüsü de, kimi zaman umut aşılayan ufak bir olay da günlük yaşamın ta içinde. artık hiçbir kore filmine şaşırmıyorum sanırım, çünkü vahşetin en uç noktasının aslında yanı başımda olduğunu biliyorum.
bütün bunları söylememin nedeni, aylar öncesinin filmini benim ancak temmuz'da izlemem ve geç kaldığımı henüz fark etmiş olmam. filmi izleyeli on beş-yirmi gün oluyor. izledikten hemen sonra "bir şeyler yazmalıyım" demedim; ancak
winter's bone bu süre zarfında kafamın hep bir köşesinde durdu. üzerimde böyle bir etki bıraktığından dolayı da kafamdan geçenleri düzene koymayı düşündüm. geç olduğunu bilmeme rağmen yine de bu filme dair olan tecrübemi bir kenara not etmek istedim, öylesine bırakıp gitmek olmazdı.
film amerika'nın güney kırsalında geçiyor. filmde fakirliğin ve kirli işlerin hakim olduğu bir kasabada, on yedi yaşındaki bir kızın iki küçük kardeşine ve hasta annesine bakmaya çalışırken, bir yandan da bir süre önce ortadan kaybolan babasını arama hikayesi anlatılıyor. amerika'nın güneyi ilginç bir yer, sağlam hikayeleri var. bu coğrafyayla beni tanıştıran
carson mccullers oldu.
daha önce bahsetmiştim, bir yazar sayesinde bütün bir coğrafya ilgimi çeker oldu diye. fakir, muhafazakar, gelenekçi insanını ve ekmek kavgasının hakim olduğunu ben romanlardan öğrendim. carson mccullers'ın anlattığı kısım sıcaktan kavrulan, sapsarı memleketlerdi.
southern gothic olarak nitelendirilen bu edebiyat akımına william faulkner, flannery o'connor, tennessee williams ve truman capote gibi isimler dahilmiş. şimdi ismini hatırlayamadığım bir yazar, "sizin bulunduğunuz akıma southern gothic diyorlar, ne dersiniz" diye kendisine sorulduğunda "onlar bu ismi takmışlar ancak biz onların hepsini yaşadık, ne gothiği allasen" tadında bir cevap vermiş. buradan gelmek istediğim nokta şu, winter's bone gibi bir filmi, southern gothic denen edebi akım damarından saysak pek de yanlış olmaz gibi geliyor. büyük laflar etmek istemiyorum ancak bence pekala olur gibi. tuhaf bir şekilde bu akım kafamda ilk olarak kadınlarla şekillendi: carson mccullers ve ardından flannery o'connor. bu filmin yönetmeni de bir kadın olunca ister istemez zihnimdeki
american south algısı pekişti. ben kadınlar üzerinden bir yakınlık kurarken, yönetmen
debra granik de bize bir küçük kadın hikayesi anlatmış. sanırım bu tesadüf beni filme yaklaştıran şeylerin başında geliyor.

filme dair en sevdiğim şey nedir biliyor musun, bir kadın hikayesi olmasına rağmen, bu hikayenin erkekler üzerinden anlatılmaması. yani ortada bir kadın var ama anlatılan, bu kadının sevdiği adamla olan ilişkisi, karşılıksız aşkı, aldatması/aldatılması falan değil. kadının ana hikayesi bir erkek üzerinden kurulmuyor. bu yönüyle bana öyle muhalif geldi ki, didaktik olmadan ya da mesaj kaygısı gütmeden sert bir kadın filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. on yedi yaşındaki bir kız iki küçük kardeşine annelik yaparken bir yandan da evin reisi oluyor. bir sahne var, o noktadan sonra bu filmin benim için farklı bir anlamı olacağını anladım. filmdeki karakter ree'nin amcasının, her işe burnunu soktuğu için kıza kızdığı bir sahne var. çenesini eliyle sıkıyor ve bağırıyor. orada kendimi tutamadım, birden ağlamaya başladım. bana bir şeyler hatırlattı çünkü. dört sene öncesine kadar hastanelerle içli dışlı olduğum bir hayatım vardı -o günler bir daha geri gelmesin. yaklaşık iki senede bir annemin hastaneye taşınması, birkaç ay süren tedaviler... küçükken teyze, amca yanında kalırdım; büyüyünce ise yalnız kalmaya başladım. bir ara hacettepe'yle bayağı ahbap olmuştuk. ben oradaki hemşireleri bilirdim, onlar da beni. kaç intern doktoru uzman ettik sayamam, o derece uzun zaman geçirdik orada. ilk kez on beş yaşında evde yalnız kaldım. lise birdeydim. çamaşır makinesini kullanmayı, kombiyi ayarlamayı, bankaya fatura yatırmayı o zaman öğrendim. arada amcam gelir beni yoklardı, kimsenin evinde kalmak istemezdim çünkü kendimce kendime bir şeyler kanıtlama amacı içindeydim. o günlerden birinde, bir gün çok fazla dolduğumu hatırlıyorum. amcam beni ziyarete gelmişti. üzerimde çok yük olduğunu söyleyerek kızmaya başladım. sonra o da bana kızdı. beni karşısına aldı ve dedi ki, "senin yaşında birçok kız şu anda okula gitmiyor ve evlendiriliyor. hatta çocuk doğuruyorlar. sen çok sorumluluğum var diyorsun ama bir de onları düşün, bir aileye bakıyorlar. üstelik başlarında bir de koca baskısı... bütün bunları düşündüğünde ne kadar şanslı olduğunu anlarsın" demişti. o an bunları söylediği için daha da kızdığımı ama diyecek bir şey bulamadığımı hatırlıyorum. filmdeki amcanın, ree'ye kızdığı sahnede işte aklıma bunlar geldi. bu kadar kolay ağlayacağımı tahmin etmezdim. ben o günleri unuttuğumu sanırken aslında unutmadığımı gördüm. ree'yi kendime yakın hissederken, evini benim evime, çevresindekileri de benim tanıdıklarıma benzettim. sanırım amcamın çocuklu genç kadınlar derken kastettiği ree gibilerdi. ree karanlık işlerin peşinde koşarken ben hasta peşinde koştum. o çocuk bakarken ben çocuk bakmadım, işim kolaydı ama ben de başka şeyler yaptım. altı sene öncesinde bir gece, kulağımda
stories from the sea, stories from the city varken, bir gece hacettepe'de birilerinin gelmesini bekledim. kimse gelmeyince de müzik dinlemeye devam ettim. bu film bittiğinde öyle çok ağlamıştım ki, bir ara fark etmeden elimi yumruk yapıp ağzıma dayamışım ve elim diş izi olmuş. ertesi gün kalktığımda gözlerim öyle şişmişti ki, belli olmasın diye göz farı sürüp öyle gittim staja. yolda da yine aynı pj albümünü dinledim.
sonuç olarak bu film iyi bir film olmasının yanı sıra, benim için farklı bir yere sahip oldu. bana biraz
frozen river'ı hatırlattı, meğersem sağlam bir kadın hikayesi izlemeyeli bayağı oluyormuş. son dönemde yeteri kadar
misogyny soslu filmler (örneğin
blue valentine ve
antichrist) izleyen bana çok iyi geldi. ayrıca 2010 yılı filmleri arasında en beğendiklerimin kadın yönetmenlerin elinden çıkması da bir tesadüf olmamalı diye düşünüyorum (kastettiğim diğer film
fish tank) şimdi böyle kadın yönetmen falan demek de bir tuhaf, kabul ediyorum. sonuçta erkek elinden çıkma çok sağlam ve incelikli kadın hikayeleri varken böyle dememeliyim, tamam.