4 Kasım 2010 Perşembe

carson mccullers'ın adamları

bugün kızılay otobüsündeyken çaprazımda oturan iki adam dikkatimi çekti. ben adamların iki-üç sıra arka çaprazında oturuyordum. kulağımda kulaklık vardı, konuşmalarını duyamıyordum ama sürekli elleriyle havaya bir şeyler çizmeleri, birbirlerine yol tarif eder gibi elleriyle havada yazı yazmaları ilginç geldi. ilk iki üç dakikada anlayamadım, halihazırda kulaklıktan dolayı seslerini duymuyorum sandım fakat sonradan jeton düştü. o iki adam konuşamıyordu ve işaret diliyle anlaşıyorlardı. emin olamadım, müziği kapattım ve adamların konuşmalarını duyabiliyor muyum diye dikkat kesildim. hayır, ses gelmiyordu ve evet, adamlar gerçekten de işaret diliyle konuşuyorlardı. konuşurken o kadar keyifli görünüyorlardı ki kendimi onları izlemekten alıkoyamadım. biraz camdan dışarıyı seyredip, sonra kaçamak bakışlarla o iki adamı izledim. durmadan gülüyorlardı, dışarıdan güzel bir muhabbettin içindelermiş gibi bir havaları vardı. el-kol hareketlerinden birbirlerine bir yerleri tarif ettiklerini anladım. belki yanlış anladım ama sanki elleriyle yol, kavşak, sağa dön, sola dön yapıyorlardı. hiç susmadılar. yaklaşık yirmi dakikalık yol boyunca hep konuştular. ben de arkalarında oturmanın verdiği rahatlıkla onları büyük bir ilgiyle ve merakla gözledim. aklıma carson mccullers'ın yalnız bir avcıdır yürek romanındaki iki sağır-dilsiz karakter geldi. kendi kendime "bunlar işte onlar!" dedim. heyecanlandım. resmen o romanın, birbirleriyle muhabbeti tatlı olan o iki sağır-dilsiz canciğer dostuydu bu adamlar. nasıl olabilir diye hayret ettim. carson mccullers 1940 yılında, benim bugün üç sıra önümde oturan bu iki adamı yazmış, bu nasıl olabilir dedim. yol boyunca bir yandan o iki adamı izledim, bir yandan da yalnız bir avcıdır yürek'teki o iki adamı düşündüm. işte şimdi bu akşam saatinde koca günden aklımda kalan en belirgin şey otobüsteki o iki adam ve romandaki o iki adam oldu.

Hiç yorum yok: