hayatın ritmini duyabildiğim nadir anlar var. çok yavaştan kulağıma bir ses geliyor. bana gürül gürül akan kaynaktan uzakta olduğumu hatırlatıyor ve içime suçluluk duygusu salıyor. geç kaldım, geç kaldım. o hissi yemek yerken ya da uyurken, güzel bi rüyadan uyanırken, dopdolu geçen saatlerden sonra içime tatlı bir hüzün çökmezden ve birini sevmezden hemen önce hissediyorum. ileri-geri gittiğimi sanıyorum. ileri-geri, yavaş ama ritmik hareketler: bir yerde sallanır gibi, bir şarkıya tempo tutar gibi. ataletimi yendikçe o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. yapılacak çok şey, gezilecek çok yer, sevilecek çok insan var. hiçbirine geç kalmamalıyım.
insanlar bir aradayken güzel, tek tekken sinir bozucu olabiliyorlar; ama kavram olarak insanlık güzel. insanlığa halen güveniyorum, ondan ümidimi kesmiş değilim. eğer ben bir şey hissediyorsam, benim hissettiğimin aynısını hisseden, en azından bir benzerini hisseden birileri muhakkak vardır diye düşünüyorum. ben anlattıkça o beni anlar, buna tüm kalbimle inanıyorum. ben biliyorsam başkaları da biliyor, benim başıma gelen onların başına da gelmiştir diyorum. bunu bilmek beni rahatlatıyor. herkes değil ama birileri var işte. adlarını bilmemek inanmama engel değil, ben onların var olduğuna inanıyorsam bu bana yeter. hiçbir yüce güce bu denli inanmıyorum. kötülerin arasında iyilerin olduğunu biliyorum. gün geliyor insanlığa kızıyorum, öyle kızıyorum ki görsen inanmazsın. sonra ufak bir şey oluyor, istesem de dünyaya küsemiyorum. bazen gerçekten küsmek istiyorum, yorganı başıma çekip öylece -geleceğinden emin olduğum bir işareti bekler gibi- beklediğim oluyor. herkes gibi bekliyorum. ola ki beklediğim geldi, onu tanır mıyım bilmiyorum. kimileri mesihi, kimileri yüce bir gücü, kimileri godot'yu beklerken benim istediğim ufak bir işaret. kimi zaman uzaylıların gelmesini istiyorum. mesela küçükken ufoları beklerdim, onlar da bir türlü gelemediler. zaten artık gelseler de mühim değil.
yorganın altında bunları düşünürken sabah oluyor. telefonda "ertele"ye basıyorum. ertelediğim o beş dakikada önümdeki gün kabaca gözümde şekilleniyor. sonra bir de pantolonun üstüne hangi tişörtü giysem? muhabbeti. ardından kalkıp yoluma gidiyorum. sıradan bir günün içine karışıyorum ve sıradan bir günde, beklediğim ve bir türlü gelmeyen o işareti bana sıradan olaylar, sıradan insanlar veriyor. iyimser biri değilim -hiç değilim- ama ben yine de onlara sırtımı çeviremiyorum. istesem de hiçbir şeye küsemiyorum. en azından şimdilik. son zamanlarda bunun için uğraşıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder