bon iver etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bon iver etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2013 Cumartesi

kalabalık gruplar

kalabalık müzik gruplarının üyeleri arasındaki ilişkiye tanık olmak ne kadar etkileyici bir deneyim. sahne üzerinde yedi-sekiz hatta on kişiden fazla olan kimi grupların dinleyiciye yaydıkları bir hissiyat var. hepsi için geçerli değil elbette ancak bazılarında var olan aile hissini kıymetli ve nadir buluyorum. bunun bana değdiğini görünce duygulanıyorum, kendimi bu yoğun etkileşimden çıkan müziğin güzelliğini düşünürken yakalıyorum. iki kişiyle bile bir şey üretmek ne kadar zorken, onca kişinin  beraber müzik yapması çok etkileyici. insanlık açısından bakınca bir sürü kişinin bir araya gelerek bir şey üretmesi zorun başarılması bence. hırsı, egoyu, içsel hesaplaşmaları, çekişmeleri bir kenara bırakarak bir şey var etmek insan doğasını zorlayıcı. ne zaman bunu düşünsem akabinde "insanlık böyle bir şey yapabiliyorsa başka şeyleri de yapabilir" diye düşünüyorum, bana umut veriyor.

başkalarıyla beraber kendini bir şeye adamak ve ortaya duygusal yoğunluğu olan şeyler çıkarmak, içini tamamiyle açmak demek. sana bu güveni veren bir insan topluluğuyla rastlaşmak ise şans. belki saatlerce konuşsan kendini bu denli açamazsın ama müzik yaparak bundan fazlasını yapıyorsun. zaten bu noktada hep aklımı kurcalayan bir şey oluyor: bir sanat ürünü, üreticisini tamamen çıplak bırakmıyor mu? bu çok sık aklıma gelen ve cevabını bilemediğim bir soru. daha doğrusu "seni olduğun gibi ortaya koysa ne olur?" kısmı kafamı meşgul ediyor. 

aralarındaki etkileşimi hissedebildiğim kalabalık gruplar deyince tabii ki de aklıma ilk olarak arcade fire geliyor. sonra ikinci albümüyle birlikte dokuz kişilik bir ekiple çalmaya başlayan bon iver. edward sharpe and the magnetic zeroes ya da mahalleden arkadaşları toplayarak çalan efterklang. aşağıdaki efterklang videosu o kadar güzel ki arada sırada açıp izliyorum. süpürgeyle yerlere vuran nils frahm, kemanını çalan peter broderick ve flütüyle heather woods var. yaşlı amcalar ve teyzeler var. herkes var, bir ben yokum. 2:32'deki gözlüklü amcadan neyim eksik diye soruyorum. verseler ben de bir üçgen çalgı çalarım, efendime söyleyim videodaki gibi balonları patlatanlardan olurum. nasıl desem, bu grup o kadar kalabalık ki araya beni de koysalar kimse farkıma varmaz. 

daha küçük bir grubun birbiriyle olan ilişkisini gözlemlemek bana nispeten kolay gelirken, insan sayısı artmasına rağmen aralarındaki uyumu takip edebilmem (üzgünüm dostum ama evet, internet başından, youtube live performanslardan) onların başarısı. kalabalık bir arkadaş grubunun arasındaki derin ilişkiye tanık olmak, ürettikleri şeyi dinlemek dünyanın en heyecan verici şeylerinden biri. yakın zamanda milankundura'yı sahnede dinleyince bunu bir kere daha anladım. bir bakmışım müzikten ziyade yedi kişinin birbiriyle olan göz temasına, birbirlerine açtıkları doğaçlama alanına dikkat kesiliyorum. acaba böyle müzik yapmak nasıl bir şey ki?

1 Mayıs 2012 Salı

a.


tree of life

bon iver'in flume parçası "annemin birtanesiyim ve bu yeterli" diye başlar. bu gerçekten yeterli midir bilemem. bazen öyle olduğunu düşünürüm bazen de düşünmem. eskiden yeterken artık niye yetmiyor diye kendi kendime sorarım. artık sadece annemin birtanesi olmanın yettiği bir zaman diliminde yaşamıyorum ve başka şeylerin peşinde koşuyorum. halbuki bana sonsuza kadar açık kollar bir tek onunkiler ve ben bunun kadar güçlü bir sevgiyi kimsede bulamayacağımı biliyorum. aklıma huzursuzluğun kitabı'nda okuduğum ve hayal meyal aklımda kalmış bir cümle geliyor: "sevilmek, gerçekten sevilmek ne büyük yorgunluktur" mealinde bir şey. hayatta anne sevgisinden yorulunan bir zaman geliyor. biraz şımarıklık, biraz da kendini bulma macerası içinde bundan yoruluyorsun ama sonradan jeton düşüyor. 

ona sevdiğim müzisyenleri anlatıyorum; tanımadığı, bilmediği ve dinlemediği müzisyenleri. hepsini sevgiyle ve ilgiyle dinliyor. mesela ona marissa nadler'dan bahsediyorum, onun bir şarkısında çimentodan bahsettiğini ve çimento deyince benim aklıma nasıl da elinde tebeşir olan bir hoca ve ders kitapları geldiğini. sonra onun albümlerini sırayla arka arkaya dizerek nasıl bütün bir günü geçirebileceğimi anlatıyorum anneme. bütün bunları dinlerken tebessüm ediyor. sonra ona bon iver'den bahsediyorum uzun uzun. adam bir yılını doğada geçirmiş ve ardından bir albüm çıkarmış anne diyorum. iki sene önceki kış ben sadece o albümü dinledim diye anlatıyorum. yorum yapmıyor ama beni ilgiyle takip ediyor. nereden nereye anne bak, diyorum. sen git kendin için şarkı kaydet, sonra o albüm bana kadar ulaşsın. adamın kötü döneminde kendisini iyileştirme görevi gören şarkılar beni de iyileştirdi anneciğim diyorum. sonra bir de arcade fire'dan bahsediyorum. dokuz-on kişiler deyince "oo" diyor. başka da bir şey demiyor, dinlemeye devam ediyor. şimdi asıl üyeleri karı-koca. bir de adamın kardeşi var ve aile grubu gibiler diyorum. sonra okuduğum kitaplardan, gitmek istediğim yerlerden bahsediyorum. bütün bunları annemden başkası dinler mi bilmiyorum. bir şey demiyor ama dinliyor. dinlemediği müzikleri benim ağzımdan dinliyor, en yapılamazı yapıyorum ve ona müziği tarif ediyorum. sonra annemin bir tanesi olmanın böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. beni öptüğü zamanları hatırlıyorum, yanağımda ve saçımda hissettiğim sıcaklığı çok iyi biliyorum. annemin öpüşleri ve okşayışları en çağrılabilir olanlar, biliyorum. zihnimdeki en güçlü fiziksel temaslar ona ait. belki de öyle olmasını istediğim içindir, bir fikrim yok. bunun kıymetini anlayalı çok uzun zaman olmuyor. gece antrenin yanan ışığı odama süzülürken, elinde bir bardak suyla yatağımın başucuna geldiği günleri zihnimin en derinlerinde saklıyorum. tıpkı bu güzel filmdeki gibi.

1 Ocak 2012 Pazar

annesinin bir tanesi olan bon iver

yine sadece bon iver dinlediğim günler geldi. iki-üç senedir geçirdiğim böyle bir mevsim var. justin vernon'un müziğinde ne gereksiz bir neşe hali ne de hüzün mevcut. bana verdiği gerçeklik hissinden dolayı onun müziğini dinlerken gerçek hayatla da bağımı koparmıyormuşum gibi geliyor. kurduğum şeylerin içinde yaşamıyor ya da olmayan hikayeleri, kahramanları düşünmüyormuşum gibi. müziği kapattığımda yine aynı yerdeyim, kaldığım yerdeyim, şarkılar akarken zaman durmamış. beni sıkan şeyler onu dinlerken sıkmaya devam ediyor. bir an olsun kaçış yok. ama bir yandan da ne kadar güzel bir müzik diyebiliyorum. güzel bir şarkı karşısında heyecanlanıyorum. sonra aklıma gelen şeyler beni uykuya zorluyor. gözümü açıyorum, her şey olduğu gibi. istemediğim ama hayır diyemediğim buluşmalara gidiyor, sevdiğimi bildiğim ama sevgimi hissedemediğim insanlarla sıkıcı saatler geçiriyorum. bütün bu zaman zarfında eve gitsem de bon iver dinlesem diyorum. en güzel anların bile bir an önce geçmesini diliyorum. geçsin ki duyduğum tek ses bu adamın sesi olsun. takıntılı bir haldeyim. iki albümü arka arkaya sayısız kere çeviriyorum. bir gün konserde dinleyebilme ihtimalini düşünüp heyecanlanıyorum. beni heyecanlandırabilen şeyler olduğunu görünce o kadar da kötü durumda değilim diyorum. bir şey izlemek içimden gelmiyor, onun yerine bu adamı dinlemeyi tercih ediyorum.
***
ekmek almaya gittiğim bu öğleden sonrada, karın üstüne basarak yürürken en yavaş adımlarımı attım, o an daha hızlısını beceremediğim için, başka türlüsünü canım istemediği için. kulağımda for emma, forever ago albümü vardı ve tek düşündüğüm, neden artık sadece annemin birtanesi olmanın bana yetmediği bir zaman diliminde yaşadığımdı.