1 Ağustos 2017 Salı

üçüncü dalga göç

hafta sonu ankara'daydım. bir arkadaşımızı daha yurt dışına uğurladık. geçen yazı düşünüyorum; sürekli bir düğün, bir nikah etkinliğindeyken, bu yaz birkaç haftaya bir kendimi bir veda yemeğinde buluyorum. birlikte büyüdüğüm, lise ve üniversite yıllarını geçirdiğim arkadaşlarım bir bir ülkeden gidiyorlar. bunu romantize etmiyorum ya da bu gidişlere duygusal anlamlar yüklemiyorum fakat içim nedense buruluyor. her vedayla birlikte kendimi daha yalnız ve bu ülkeye dair umutları azalmış olarak buluyorum. genel anlamda içimde bir umut taşımaya çalışıyorum çünkü başka türlü yaşanmıyor. fakat bu umut, kendi ülkeme dair beslediğim bir umut değil. bir yerde, bir vakit her şeyin benim ve sevdiklerim için, iyiliğinden zerre şüphe duymadığım insanlar için, bu ülkede ya da başka bir yerde, kendince var olmaya çalışan her insan için güzel günlerin önümüzde uzandığını düşünmek istiyorum. iyimser bir insan sayılmam ama kötümser de olmak istemiyorum. herkes kendini iyi hissedeceği, sabah evden çıktığında gökyüzünü görüp derin bir nefes alıp, memnuniyet duyacağı sıradan günlerin peşinde. ben de böyle sıradan günlerin, penceremden yeşil görebileceğim sıradan bir hayatın arzusu içindeyim, daha fazlası değil.

mezuniyetten sonra doktora sebebiyle yurt dışına giden çok arkadaşımız olmuştu. ama bir de böyle akademik kaygıları hiç olmayan oldukça kalabalık bir kesim vardı. fakat şimdi mezuniyetin üzerinden dört-beş sene geçtikten sonra, yaşlar otuza yakınken bir çıkış kapısı olarak doktora ihtimalini kovalayan o kadar çok arkadaşım var ki. birbirinden farklı dillere ve bürokratik gerekliliklere sahip ülkelerde şansını denemek amacıyla son bir senede yakın çevremden oldukça fazla kişi yola çıktı. geçen yıl bu zamanlarda ankara’ya nostaljik hisler besleyerek istanbul’dan kaçış planı yaparken, bu sene ankara’da neredeyse hiçbir arkadaşımın kalmadığını gördüm. takvimimde veda yemekleri işaretli. bu vedalar bana çocukluğum ve gençliğim ile ilgili şeyler düşündürttüğü kadar, ülkeyle ilgili şeyler de düşündürüyor. bu gidenlerin hepsi gezi zamanı sokaklardaydı. 2014 seçimlerinde ankara’nın çalınan oylarının peşindeydi. hepsinden öte, 2010 referandumunda hayır verenlerdendi, tıpkı 2017’de olduğu gibi. bu insanların hiçbiri bir sonraki seçimde burada olmayacak. bundan sonra gittikleri ülkelerde belki oy kullanmaya dahi gerek görmeyecekler. öyle küçük şehirlerde, öyle uzakta olacaklar. hepsini çok iyi anlıyorum. bu ülkenin gerçekliği artık bizim gerçekliğimiz değil, benim gerçekliğim değil. adalet yürüyüşü mesela. eskiden olsa bu çeşit büyük eylemlerde hiç susmayan whatsapp gruplarımızda tek kelime dahi edilmedi. çünkü artık whatsapp grubundaki arkadaşlarımın hiçbiri burada yaşamıyor. artık bu olaylar onların gündeminde değil. bunun yerine kendilerine insanca yaşayabilecekleri düzgün hayatlar kurmanın derdindeler. adalet yürüyüşü örneğinden gidersem, bu olay benim de gündemimde olmadı. gönül bağım öyle zayıflamış, kendimi öyle gündem dışına atmışım ki artık bu ülkeye dair hiçbir heyecan hissetmiyorum. ben enerjimi yetmez ama evetçi’lere karşı çıkarken harcadım. enerjimi gezi’de, 2014 seçimlerinde sandığımızı korurken harcadım. şimdi tüm bunlar o kadar uzak geliyor ki adeta yıllar yıllar öncesinden kalma bir anı gibi. sanki çok uzak bir geçmiş gibi. halbuki o kadar uzak olmaması lazım. bu geçen zamanın matematiksel karşılığı ile anlamsal ağırlığı arasındaki fark beni şaşırtıyor.

değişik hisler içindeyim. giden herkesle birlikte kendi geçmişimden bir şeylerin de gittiğini söylesem durumu çok mu romantize ederim? (halbuki böyle olsun istemiyordum). bu ülkede güzel şeyler yapacak insanlar vardı, güzel şeyler yapan insanlar vardı. hiçbiri de bencil, toplumu önemsemeyen kimseler değildi. ancak çoğunu içeri tıktılar. bir kısmını -çoğunu- öldürdüler, bombaladılar. kalanlar da bir seçim yapmak zorunda kaldı. 

yakın zamanda rastladım, nerde olduğunu hatırlamadığım için kaynak veremiyorum; bu son birkaç yılda türkiye’den batıya giden eğitimli nüfus için "üçüncü dalga göç" kavramını kullanmaya başlamışlar. beş on seneye sosyolojik tezlerini okuruz zaten. ilki almanya’ya giden işçilerin göçü, ikincisi bu ilk göç dalgasından sonra yıllara yayılan göçler, üçüncüsü ise eğitimli ve yabancı dil bilen nitelikli insanların günümüzdeki göçüymüş. bu göçün bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline evrilmesi beni üzüyor. oysaki ülkede güzel şeyler olabilirdi, öyle güzel insanlar vardı. 
***
dün internette şu fotoğrafı gördüm. biraz kendi arkadaş çevremi biraz da eski türkiye'yi andım. hem kendi gençliğime hem de ülke geçmişine dair tatlı bir hüzne kapılmaktan kendimi alamadım. 

Hiç yorum yok: