insan her şehirle farklı bir ilişki kuruyor. bazen o şehre dair okudukları,
filmlerden gördükleri, rastladığı fotoğraflar derken daha şehri görmeden oraya
dair bir algı oluşturuyor. dolayısıyla o şehirle kurduğu ilişki ne kadar kendi
mücadelesinden edindikleri oluyor, emin değilim. insan bulunduğu yere nasıl
bakıyor ve yaklaşıyorsa, yaşadıkları da o doğrultuda oluyor sanırım. bakışacısı
dedikleri bu olsa gerek. istisnaları olmakla birlikte, şehirde başımıza gelen pek
çok şey bizim tercihimiz.
seçimlerimize göre o şehirdeki yaşantımız şekilleniyor. mesela ben istanbul'la
ilişki kurmamayı tercih ettim. kendimi burada hep misafir hissettim. gelmeye de
bilirdim ama geldim. gidebilirdim ama gitmedim. bütün bunlar benim seçimim.
fakat geçen üç yılın ardından şunu diyebilirim ki ben bu şehirle ilişki
kuramadım. kurduğum tek ilişki müzik üzerinden geliştirdiğim yakınlıktı. ben de
böyle bir şehir sakini oluverdim. istanbul sakini. mesela bu ikileme bile kulağımı
tırmalıyor. sanki istanbul'da yaşayan bir sakin, bir şehir sakini, bir apartman
sakini olamazmışım gibi. ya da kimse böyle olamazmış gibi. istanbul'da sakin olmak
için otuz sene öncesinde yaşamak, birkaç kuşak istanbullu olmak, hadi o da olmadı diyelim, en kötü ihtimal
orada doğup büyümek, okula orada gitmek gerekiyormuş gibi. bir tarafıyla inanılmaz
yapay bir hayat var burada. başka yerde yok mu? elbette var. ama oralardaki varoluş
biçimlerini değerlendirecek deneyimim yok.
ben istanbul'u kabul edemediğim için o da beni kabul edemedi. fakat ben
buna hiç üzülmedim ve içerlemedim. çünkü nasıl olsa gelecekte bir zaman buradan
gidecektim. halen en büyük motivasyonum bu. bu sebeple de istanbul'da yaşamanın
benim için en güzel yanı, bana çok sayıda konser seçeneği sunması. geldiğim ilk
günden beri bu şehirde en mutlu olduğum anlar, bir konserden çıktıktan sonraki
o ilk bir saat, eve gidip yatağa girdiğim andı. ertesi sabah işime giderken
kulağıma taktığım kulaklıkta bir gece önceki müziğin yeniden ve yeniden
zihnimde çalmasıydı. iş yeri binasının çatısına çıktığımda önümde uzanan gri
gökyüzü, sanayi bölgesi kirliliği ile çayırova güzel bir yer sayılmazdı.
istanbul zaten deli işiydi. bütün bunlar hayatımı idame ettirebilmek içindi ama
başka bir varoluş da mümkün olabilirdi.
tüm bu düşünceler zaman zaman gün yüzüne çıkarak zihnimi bulandırırken, bir
çözüm yolu bulana kadar beni burada olduğum için mutlu eden tek şey konserler.
büyük bir açgözlülükle üst üste birkaç güne konser bileti alıp, fiziksel/zihinsel
yorgunluktan gidemediğim konserler oldu. yirmi yaşındaki halim için bu büyük
bir suçtu. bilet aldığın bir konsere gitmemek, ne büyük bir şımarıklık! bu
şehirde bunu yapabiliyorum. dinlediğim, sevdiğim insanlardan öte adını bile
duymadığım insanların konserlerine bilet alıp gidiyorum. beni en
heyecanlandıran şeylerden biri, daha önce dinlemediğim bir müzisyeni/grubu
sahne üzerinde ilk kez canlı izlemek. sevmeme riskini göze alarak yapıyorum ve
bu risk beni daha da meraklandırıyor. kötü çıkan bir filme tahammül edemiyorum.
kötü çıkan bir kitabı tamamlamıyorum, vaktimi harcamak istemiyorum ama müzik öyle
değil.
her türlü müzik deneyimine açık halimle, bana tüm bu müziksel heyecanları
sunan şehri bir tek o zaman seviyorum. bu şehri keşfetmeye, bilmediğim
sokaklarını tanımaya, dışarıda saatler geçirmeye niyetim yok. vizyonsuzluk
örneği gösterdiğimin farkındayım. halen semtleri bilmemekle kendi kendime
övünüyorum. biri bir yerden mi bahsetti, yalnız kalınca internetten bakıyorum.
burayı da bilmiyorum diyorum. aferin bana. zaten bilmeme gerek yok nasılsa gideceğim.
bu şehre dair hissettiklerim bana üzüntü vermiyor. o derece kayıtsızım çünkü
hislerimi kabullendim.
tebrikler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder