resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2018 Pazar

post-empresyonizm sergisi

istanbul'da şu anda benim için en ilgi çekici yer, tophane-i amire'de sergilenen ve arkas holding koleksiyonuna ait eserleri içeren post-empresyonizm sergisi. bir cumartesi sabahı erkenden kalktım. temiz ve berrak bir zihin ile vapura binip, karaköy'e geçtim. bir ilişkideki tarafların birbirine uzun zamandır özel zaman yaratamaması gibi, ben de kendime uzun zamandır özel bir zaman yaratamıyordum. bir nevi kendimle randevu olarak niteleyebileceğim bu etkinlik, gün içerisinde kendiliğinden turistik bir geziye dönüşüverdi. 
***
her bir izleyiciye değişik anlamlar bahşedecek şekilde bakan, birbirinden hülyalı ve melankolik kadınlara, yüzündeki kırışıklıkları belli olan ihtiyarlara, bir zaman para kazanmak amacıyla yapılmış ama iki yüz sene sonra başyapıt olarak nitelendirilen hatırı sayılır insan tablolarına hayranlığım daimi. tabloların hikayelerine, karakterler arası dedikodulara, ressam ve ilhamı arasındaki magazinel ilişki ağına olan ilgim, pembe dizi izleyicilerine taş çıkartacak boyutta. nerede gereksiz bir dedikodu var, okumaya bayılırım. empresyonizm bu dedikodulara en çok mahal veren akımlardan olsa gerek (biri beni düzeltene kadar bu cümle burada dursun. kanıtlanmış bilgi değildir). ne diyordum; evet, empresyonizm dedikoduları. şehrimizde şu anda sergilenen ise post empresyonizm olanı. parası için bir başkasına kaçanlar, para uğruna zoraki yapılan tablolar, gizli aşklar, çoklu aşklar, ebedi dostluklar ve dahası. şu anda hepsi 6 kasım 2018 tarihine kadar tophane-i amire'de sergilenmekte. d'orsay'da yer alan bir oda olmaya yakışabilecek bu sergide fransız ressamların yanı sıra, o dönem yolu paris'ten geçmiş birçok ressam yer alıyor: renoir, henri martin, louis anquetin, maxime maufra, theo van rysselberghe, suzanne valadon, edouard vuillard, leo putz, louis valtat, maurice de vlaminck, andré derain ve ismini yazamadığım başka isimler. istanbul'da dünya gözüyle bir renoir görmek istemez misiniz efendim? ya da mesela andre gidé'in yaş yirmi birden yetmiş bire tüm portrelerinde ve fotoğraflarında eli şakağında pozunun istikrarını görmek?

farklı yaşlarda andre gidéler. ama hepsi düşünceli
***
tablolardaki güzel çiçeklerin rengini takdir edebiliyorum. resmedilmiş bir kadının ve adamın güzelliğini de. zihnim günlük haberlerle, psikolojik olarak beni bu zamanların karanlık atmosferine hapseden güncel olaylarla öyle dolu ki bazen basit bir çiçeğin içinde kaybolmak istiyorum. bir hayvan olmak, bir ağaç olmak nasıl bir şey acaba diye soruyorum. onca derdin tasanın ve belki de zihinsel rahatsızlığın arasında para kazanmak için şu hayattaki güzelliği çizmek? bir bahçe kenarındaki minicik bir çiçek yaprağı için nokta nokta uğraşmak? [noktacılık-pointillism] tam bir sabır işi! çoktandır işin sanat kısmındansa zanaat kısmına dikkat kesiliyorum; çünkü kendim için bir sebep arıyorum. bana olumlu örnek teşkil edecek işlere zaman zaman (son zamanlarda oldukça) ihtiyaç duyduğumu saklayamayacağım. bazı şeyler bitmeyecek, geçmeyecek gibi geldiğinde devam edebilmek için böyle örneklerle kendimi heveslendirmeye çalışıyorum. deli işine ihtiyaç duyuyorum. 
***
kendimle olan randevum, hayalimdeki romantizme uygun olacak şekilde, bir müzede noktalandı. aya sofya ve arkeoloji müzesine çeşitli vesilelerle birkaç kere gitmeme rağmen yine aynı civardaki türk ve islam eserleri müzesine hiç yolum düşmemişti. merak bile etmemiştim (topkapı sarayını merak etmediğim gibi). ancak o gün yapacak daha iyi bir işim yoktu ve serginin devamında oraya gittim. yakın siyasal geçmiş ve ön yargılarımdan arınıp gezmeye çalıştığım müzede kendi adıma ilginç sonuçlara vardım. kutsal kitap olarak nitelenen eserleri anlamından bağımsız düşündüğümde, karşımda gerçekten de sayfaları zanaat dolu, minik minik işlenen onlarca sanat eseri duruyordu. ama ben bir sanat eserini, sahibinden bağımsız düşünme olgunluğuna henüz erişememiş bir gözlemci olarak karşımdaki kitaplara bakakaldım. uzun uzun. halbuki bu porselen kapkacaklar, bu hitit güneşli halılar, bu kiremit rengi boyalar, yaldızlı defter süsleri, bu deli işi tahta oymalar... hepsi ne kadar ne kadar güzeldi. henri martin, renoir bir yanda; kutsal kitaplar başka bir yanda. kendi adıma sanatı siyasetten ayırmam mümkün değildi, bunu bir kere daha anladım. siyaset hayatımızın o denli içine işlemiş ki zihnimi uzaklaştırmaya çalıştıkça ters istikamete doğru hareket ettim. yıllar boyunca içimde kuvvetlenerek büyüyen tepki sebebiyle, şu baktığım eserlerin 2018 türkiye'sinde ilişkilendirildiği kültür (islamcılık?) midemi bulandırıyor.  
*** 
bu arada yazıyı bir yere bağlayamadım. neyse ki dönem ödevim değil. hoca sözlüme beş verirse bence bu iş olur. madem o kadar resim dedik, parisli ressam dedik, bu konuda yaklaşık on sene önce soner yalçın'ın yazdığı oldukça ilgi çekici bir yazıyı (magazinel şok: özellikle courbet tablosu!) ben henüz okudum ve buraya eklemeden geçmek istemedim. 

10 Ocak 2018 Çarşamba

çünkü mısır mısırdır

bazen bugünde yaşarken, aslında bugünün içinde yaşamıyormuşum gibi geliyor. bugündeyim ama içinde bulunduğum zamandan uzağım. gerisinde ya da ilerisinde gibi değil, daha çok dışında gibi. okuduğum haberler beni bugüne sabitlerken, ben onlardan kaçarak başka bir zamana gitme isteği duyuyorum. van gogh'un mektuplarını bitirdim ve boşlukta hissediyorum. müthiş yaratıcı bir hayatın izini sürdükten sonra, kendi vasatlığımızda boğulduğumuz dünyaya geri dönmüşüm gibi geliyor. loving vincent filmini sinemada ikinci kez izledim. eğer bana iyi geleceğini düşünsem, üçüncü kere de izlerdim. bir filme karşı böyle hisler beslemem olağan değil. hele kısa aralıklarla üst üste izlediğim film sayısı bir elin parmaklarını geçmez. ama loving vincent beni duygusal anlamda alt üst edecek denli etkiledi. başka insanların van gogh'a duyduğu büyük sevgi sonucu ortaya çıkan film, benim içimden taşan sevgiyi yönlendirebileceğim bir mecra oluverdi. insanlarla böyle noktalarda buluştuğumda memnun oluyorum. hem de hiç tanımadığım ve tanımayacağım insanlarla. tanık olduğum kötülüklerde, beni üzen haber metinlerinde ve zalimliklerin ülkesinde; böyle filmler, böyle iyi niyetler, güzel düşünceler pırıl pırıl parlıyor. vincent'ın altın kalbini hissediyorum. bir sanatçının yalnızlığında yaşamın özünü buluyorum. yalnızlığında ama dostlukla zenginleşen, yolun kenarında açan bir çiçekle güzelleşen, mavi bir gökyüzü ya da hardal sarısı bir ayçiçeği ile renklenen yalnız bir dünyada, içinde yaşadığım günden daha fazla anlam buluyorum. 
"sanat ne büyük zenginliklerle dolu; insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz."
1878 tarihli bir mektubunda böyle demiş. ben mektuplarının ardından, van gogh'u unutmayacağımı biliyorum. hayatın dikenlerini çıkardığı, bir kirpi gibi el acıttığı zamanlar oldukça fazla. tüm bunların arasında gördüğüm, görmeye çabaladığım güzelliklerde van gogh'un iyi niyetinden izler var. loving vincent filmini yapanlarla ortak bir sevgide buluştuğumun farkındayım. bu filmin müziklerini yapan clint mansell'in albümünü çevirip duruyorum. ilk parça, the night café, o kadar güzel ki hüzünlenerek dinlemekten kendimi alamıyorum.
"ileride daha iyi işler çıkarırsam, şimdi çalıştığımdan daha değişik çalışacak değilim kesinlikle. yani, elma aynı elma olacak, ama daha olgun... ta başından beri sürdürdüğüm görüşlerden vazgeçmeyeceğim. işte bu yüzden, kendi payıma diyorum ki: eğer şimdi değersizsem ileride de değersiz olacağım, ama ileride değerli olacaksam, şimdi de değerliyim. çünkü mısır mısırdır, her ne kadar kentliler ilk bakışta onu ot sansalar da."

8 Ocak 2018 Pazartesi

sevgiler, vincent


2017 yılında çokça okuduğum bir yazar vardı, ferit edgü. arka arkaya birçok kitabını okudum ve bu kitaplarının büyük bir kısmı da resim sanatıyla ilgili olan kitaplardı. kendisi de gençliğinde paris'te resim okuyan ama sonra edebiyata yönelen edgü, bu kitaplarında sevdiği ve kalbinde özel bir yer tutan ressamlara yer vermişti. bunların başında da van gogh geliyordu. bu sebeple ben yıl boyunca van gogh'u hep hayatımda hissettim. bunun birinci sebebi ferit edgü kitaplarıydı ama karşıma çıkan resimleri üzerine de düşündüm. bizzat gördüklerim oldu, özellikle van gogh göreyim demedim ama onca resim içerisinden ben onunkileri seçtim. yılın sonuna doğru, çok özel bir teknikle, yağlıboya tablolardan oluşan bir animasyon ile hayata geçirilen loving vincent filminin vizyona gireceğini öğrendiğimde, bu sefer kardeşi theo'ya yazdığı mektupları okumaya başladım. bir nevi kendimi filme hazırladım. yılın bu zamanına kadar başkalarının gözünden okuduğum van gogh'u, bu sefer kendi ağzından tanımak istedim. bunun oldukça duygusal bir deneyim olacağını hissediyordum ancak etkisinin üzerimde bu kadar uzun süre -üstelik de düşündükçe yoğunluğu artarak- süreceğini tahmin etmiyordum. bu sebeple van gogh hakkında bir şeyler demeden, onun bana düşündürdüklerini başta kendimi iyileştirmek amacıyla kayda geçirmeden bu konuyu kapatmak istemedim.

van gogh'u düşündüğümde gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. onu alıp içime yerleştirmek isteyecek kadar büyük bir sevgiyle seviyorum. van gogh'tan önce de benim aklımda bir hollanda vardı; gördüğüm, bildiğim. düzlük toprağı, uçsuz bucaksız tarlaları, inekleri, bozkır renkleri ve ton ton yeşilleri. sonra bir de van gogh'u yetiştiren bir hollanda belirdi. eski ustalar'a mektuplarında gönül koyan, kendi tarzını oluşturdukça onların toplumu tanımadığına kanaat getiren vincent ile eski ustalar'a bakışım değişti. rembrandt, vermeer eleştirilebilir miydi? vincent bunu van gogh olarak değil, tek bir resmi bile satılmayan ve köylüleri merak edip, onları çizen biri olarak yazıyordu. hem de öyle kibar, öyle nazik ve sanatına duyduğu inançla. 

ferit edgü'nün metinlerinde van gogh ve sanatçının mental durumuna dair düşünceler ve sosyolojik tespitler bulunuyor. biçimler, renkler, sözcükler kitabının bir açılış metni var; "van gogh gerçeği" isminde. bu metinde, fransız oyun yazarı ve şair antonin artaud'un 1947 yılında van gogh'u anlattığı "van gogh: toplumun intihar ettirdiği" isimli kitabının kendisine düşündürdüklerini anlatıyor. ömrünün büyük bir kısmını hastanelerin psikiyatri servislerinde geçiren artaud, van gogh ile kurduğu ortak duygu halini tanımlamış. kitabı yazdıktan bir yıl sonra, intihar olup olmadığı şüpheli olan bir şekilde ölüyor. ferit edgü ise bu şair ve ressamın, aynı yazgıyı paylaşmalarından yola çıkarak, aslında kimsenin intihar etmediğini, bu sanat insanlarının toplum tarafından intihar ettirildiğini öne sürüyor. antonin artoud tepkili bir biçimde, "hayır, van gogh deli değildi!" diyor. ferit edgü ekliyor, "bu demek oluyor ki aslında artaud kendisi için de ben deli değilim diyor."  artaud, van gogh'un resimlerini şu şekilde tanımlıyor: "van gogh'un resmi, bir ahlak/töre konformizmine değil, kurumların konformizmine karşı çıkıyordu. ve doğa, doğanın dış görünüşleri, iklimleri, gelgitleri, tan fırtınaları, bu dünyadan van gogh geçtikten sonra artık aynı yer çekimine sahip değildir." ben bu sözlerin ne anlama gelebileceğini ancak van gogh'un theo'ya yazdığı mektupları (theo'ya mektuplar-vincent van gogh, yky) okuyunca anlayabildim. acaba bir gün, bir resmimin satıldığını görebilecek miyim, diye başladığı mektuplarında, gerçek hayatın  buğday tarlalarında olduğunu yazıyordu. gerçek hayatı anlatmayan resimlerin sadece tuval doldurmaktan öteye gitmediğini söyleyecek kadar öfkelendiği dönemler vardı.  

van gogh'un mektuplarında defalarca dile getirdiği anlaşılamama halini ferit edgü ressamın resimleri üzerinden giderek şu şekilde ifade ediyor: "eğer van gogh bıkmadan, usanmadan, bir çift eski postalın, bir hasır sandalyenin, yoksul bir yatak odasının, patates toplayan, patates yiyen yoksul köylülerin resimlerini yaptıysa ve bu resimler acındırıcı, duygulandırıcı resimler değil de, renkleriyle, istifleriyle, biçimleriyle bu çaresizliği, yoksulluğu, yalnızlığı ve atılmışlığı, öykülemeden, yepyeni bir resim diliyle gerçekleştirdiyse, konformist ahlak ve sanat beğenisi onu dışlayacaktır. [...] gözü yaşlı çocukların, yoksul insanların bir arada oldukları ve yedikleri suya patates için tanrı'ya şükrettikleri ev, hatta izbe içleri, konformist burjuvanın duvarlarını süsleyen resimlerin konusu bile olabilir." mesela şu örneği veriyor edgü; cézanne, van gogh'un paris'te resimlerini ilk ve son kez gördüğünde "bayım, bunlar deli resimleri" demiş. ama bu resimlerdeki dramı da, yeniliği de görmemişti.

ferit edgü'nün van gogh çözümlemeleri, theo'ya mektuplar'ı okuyunca zihnimde yerli yerine oturuyor. mektuplarda beni en çok şaşırtan şey, yaşama bağlı bir adam görmek oluyor. bu noktada loving vincent filminin anlattığı şaibeli ölüm hikayesine tutunmadan edemiyorum. toplumun deli dediği bu adam, toplumun ona yakıştırdığı en deli halinde bile bir şeyler üretme enerjisiyle dolup taşıyor.  asla elini eteğini boyadan çekmiyor, bir köşeye geçip, küsmüyor. yirmili yaşlarının başında yazmaya başladığı mektupları, öldüğü zamana kadar, otuz yedi yaş, sürüyor. kimse ona inanmasa bile theo'nun ona ve sanatına inanmasını istiyor. mektupları okurken beni etkileyen birkaç nokta var. birincisi, kardeşi theo ile kurduğu ilişkinin derinliği. pek çok insan ömrü boyunca tek bir insanla dahi bu yoğunlukta bir ilişki kuramıyor, bundan öylesine eminim ki. çoğu zaman bu derinlik, ikili ilişkilerin duygusal gelgitlerinde aranıyor ve insanın yaşı ilerledikçe bu bağlar kurulması daha zor bir hal alıyor. o sebeple çocukluktan/gençlikten gelen bir bağın derinliğini düşünüyorum. kardeşlik, dostluk, eğer şanslıysanız aileden bir fert. vincent ile theo arasında da bunu görüyorum. ikincisi, insanın hayallerinin peşinden gitmesinin, bir şeyi tutku ile yapmasının güzel olabileceği kadar onun sonunu da hazırlayabileceğini fark ediyorum. birçok kişinin -kendim de dahil- hayatı gerçekten deneyimleyecek cesarete sahip olmadığına, bu yaşam potansiyelini harcadığına daha çok inanıyorum. ama vincent bu cesareti gösteren pek az kişiden biri olmuş, bundan da bir kere bile şüphe duymamış. onun bu inancına hayranlık duyuyorum. üçüncü olarak da, anlaşılamadığını ifade ettiği zamanlarda bile insanları hep sevmiş. bir hayat kadınını sevdi diye herkes ona sırt çevirirken o sevmeye devam etmiş. yıldızlı gökyüzünü sevmiş, renklere bayılmış. 

bir okuyucu olarak, bu kitapta yazar van gogh ile tanışıyorum. mektuplarını kronolojik olarak okurken, ilk depresif ve karamsar mektubunu yirmi yedi yaşında yazdığını görüyorum. o mektubunda bile sevdiği yazarlardan, örnek aldığı ressamlardan bahsediyor. biraz parası olsaydı, gün yüzü görseydi, her şey daha iyi olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. içim acıyor. cebindeki son parayı bir posta puluna yatıran adamın sonunu getiren bu yaşamsal kaygılar mıydı? elbet bunlardı. oradan kendi hayatlarımıza uzanıyorum. içimi tarifi imkansız hüzünlü hisler kaplıyor. bugünümüz anlamsız, bugünün insanının tüketim ile kurduğu ilişki öyle ucuz geliyor ki. saçımı taramak, küpe takmak, ikinci bir tişört almak, dudağımı boyamak, her şey ve hepsi gereksiz geliyor. içimde şöyle bir istek beliriyor; keşke bunların birini -yalnızca birini- yapmak için bir istek duysaydım, keşke... diyorum. vincent'ı pek çok noktada anlıyorum.

bu mektubun iki sene sonrasina denk gelen yılda, vincent theo'ya şöyle yazıyor: "benim iyiliğimi isteyen kişiler, davranışlarımın temelinde derin duyguların, sevgi gereksinmesinin yattığını bilsinler istiyorum. makinanın işlemesini sağlayan yaylar arasında pervasızlık, gurur, kayıtsızlık gibi şeyler yok; bu attığım adım ise, yaşam yolunda, alçak bir düzeyde kök saldığımın bir kanıtı. daha yüksek bir yer amaçlamanın ya da kişiliğimi değiştirmeye çalışmanın benim için iyi bir şey olacağını sanmıyorum. olgunlaşıncaya dek daha çok deneyim geçirmem, pek çok şey öğrenmem gerekiyor; bu da bir zaman ve inat sorunu."

şimdi van gogh'un tablolarına bakınca tabiatın güzelliğini, verimli toprakları ve yaşamın özünü görüyorum. ama bunun ötesinde, starry starry night'ı yapan coşkulu ve şevk dolu, üretme enerjisi kalbinden taşan bir adamın varlığını hissediyorum. yüz otuz sene önceye sevgiler yolluyorum. 

benden de sana sevgiler vincent. ellerini sıkıyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum. 

aklıma bir soru takılıyor. acaba seni pek çok seven ferit edgü, bugün artık seksen iki yaşındayken, loving vincent filmini izlemiş midir? o da benim gibi ağlamış mıdır?

24 Eylül 2017 Pazar

yeni bir dil üzerine / chiron mavisi üzerine


bana yeni bir dil lazım olduğunu hissediyorum. şu yüzyılda birlikte yaşadığım insanlarla bundan sonra yeni bağlar kurmak içimden gelmiyor. bugüne kadar kurduklarımı muhafaza etsem bana yetecek. bugündense geçmiş yüzyıllardaki, benden önceki insanların peşinden gitmek ilgimi çekiyor. yani aslında insan sevmiyor değilim ama günümüz insanından hazzettiğim söylenemez. bu geçmiş zaman insanlarıyla tek taraflı kurduğum ilişki biraz da günümüz gerçekliğinden kaçış. yazı olsun, müzik olsun, resim olsun bunlar benim için bir iletişim dili görevi görüyor. aradığım yeni dil, sıfırdan öğrenmeye başlayacağım bir dil olabileceği gibi, tanıdığım ama derinleştirmem gereken bir dil de olabilir. mesela resim dili gibi. bunu hayatla bir bağ kurma yolu olarak algıladığım son bir seneden beri, resmin üzerimdeki etkisini tariflemeye çalışıyorum. çalışıyorum ama her defasında kalbimden vücuduma yayılan sıcaklıktan öte bir tepki veremiyorum. bazen gözlerim doluyor. benim için ağlamak oldukça kolay ama üzüntüden değil. tabiatın güzelliği, kıymetli anlar ve iyi insanlar yanındayken gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. yaşamdaki güzelliğin gündelik olaylar, yaşanan mücadele ve içinde bulunduğumuz koşulların ötesinde bir yerlerde, bir şeylerde olduğunu fark ettiğim her an yaşam anlamlı geliyor. diğer zamanlar ise bir yük olmaktan ötesi değil.

2017 yılı yaz mevsimi başında oregan state üniversitesi kimya laboratuvarlarında, bir kaza sonucu bulunan yeni bir mavi renge isim arandığı duyurulmuştu. bu renk manganez oksitin elektrik özellikleri araştırılırken; itriyum, manganez ve indiyumun karışımı sonucu bulunmuş. crayola markası bu rengi satın alıp koleksiyonlarına katacağını ancak renge henüz bir isim vermediklerini söylemişti. hatta bu renge ne mavisi koyalım diye de bir anket düzenlemişti. işte o vakit, barry jenkins'in güzeller güzeli filmi moonlight'tan ilham alınıp, filmin baş karakterine ithafen chiron mavisi konulsun önerisi ortaya atıldı. aradan geçen zamanda chiron mavisi yerine, bluetiful isminin konulduğu açıklandı. halbuki chiron mavisi ne güzel olurdu. bu şiirsel yakıştırma zihnime bir sürü güzel düşünce getirmişti. filmle birlikte anıldığında, "chiron mavisi" ne kadar anlamlı, ne derin hisler barındıran bir kelime ikilisiydi. 

ben de kelimeleri kullanmak istemediğim yerde renkleri kullanabilirdim. kelimelerin yetmediğinden değil, kelimeleri kullanmak istemediğimden. diyeceklerim var ancak bu kelimelerle yok, diye düşündüğüm oluyor. rembrandt'ın siyahı, van gogh'un sarısı ya da matisse'in mavisi pek çok şey anlatmıyor mu? aynı şekilde kieslowski'nin mavisi, berry jenkins'in mavisi de öyle. yeşilin verdiği huzur ve doğaya çıktığımda hayatın güzelliğini hatırlamam gibi, bu renklerin bana anlattığı şeylere dikkat kesiliyorum. duymak istemediğim şeylere kulaklarımı tıkayıp, duymak istediğim şeylere gözlerimi açmak istiyorum. bu sebeple boyalarla çocuklar gibi oynayasım geliyor. 

23 Eylül 2017 Cumartesi

tablonun içindeki kadınlar


zaman zaman birbirine yakıştırdığım tablolar oluyor. bazı tablolara bakmak ne kadar huzur veriyor. ara ara gidip, karşısına oturup, uzun uzun izleyeceğim bir tablonun bulunduğu bir şehirde yaşamak isterdim. bu büyük bir lüks. bu lükse sahip olsam, trafik de olmasa, birkaç kere gidip o sevdiğim tablo hangisiyse karşısında soluklanmak hayallerimden biri. koşturmaca olmadan, acele etmeden, açlık ve merak hissine kapılmadan bir tablonun, sadece ve sadece tek bir tablonun izleyicisi olmak isterdim. ben klasik resimleri seviyorum. eski ustaları. dali'dense hollandalı eski ustalar, iskandinavyalı hammershoi. bu sakinliğe dalıp gidiyorum. kalbimin atışını duymuyorum. böyle küçük şeylerin, küçük anların resimleri bana tüm hayat kavgasından daha anlamlı geliyor. benim olmayan bir mücadele içinde, kimseye ispatlayacak bir şeyim yokken ben bu hayatta ne yapıyorum diyorum. ruh halimi bu tablolarda buluyorum.

pencere kenarında mektup okuyan bu kadınlar birbirine çok yakışmıyor mu? bright star filminin estetiği, vermeer'in kadınları, hammershoi'nin arkası dönük, ensesini gördüğümüz kadınları. birbirinden farklı dönemler, farklı yıllar ama benzer anı yakalamış insanlar. hem de beş yüz sene arayla.

o kadar güzeller ki günümüzden kopmak ve onlarla bağ kurmak istiyorum.

sol üst: bright star, jane campion, 2009
sol alt: interior from strandgade with sunlight on the floor, vilhelm hammershoi, 1901
    sağ: girl reading a letter by an open window, vermeer, 1657

22 Mayıs 2017 Pazartesi

mark rothko: bir sanat eseri olarak yaşamın kendisi


hayatımda ilk kez bir mark rothko eseri görmem dört yıl önceydi. kendisinin ismini duymam da aynı ana tekabül ediyordu. berlin modern sanat müzesinde, geçici olarak sergilenen rothko seçkisine denk gelmiştim. o günü çok iyi hatırlıyorum. rothko resimleri bana hiçbir şey ifade etmemişti. etmediği gibi müzeyi birlikte gezdiğim p. ile bu resimlere gülmüştük de. kat kat boya atılmış devasa duvarları andıran tuvallere karalanmış bir, iki, üç renk. altındaki renkleri göremeyecek hale gelinceye kadar atılan boyalar. o günden aklımda kalan sarı, kırmızı, turuncu renklerdi. "bunu ben de yaparım" demek değil de ne bileyim, amacı neydi, duvar boyamaktan farkı ne ki gibi şeyler düşünmüştüm. anlamadığım için diyebileceğim başka bir şey yoktu. ama defterime not etmişim. yanına da soru işareti koymuşum. 

aradan geçen yıllarda rothko karşıma çıkmaya devam etti. en büyük rothko seçkilerinden biri olduğunu sonradan öğreneceğim resimler, tate modern'de karşıma çıktı. hatta gördüğüm an bu resimlerin kendisine ait olduğunu bilemedim. tek diyebildiğim, bu resimler berlin'deki o adamın eserlerine ne kadar benziyor demek oldu. duvara yaklaştığımda aynı ismi gördüm. fakat bu resimler sarı-kırmızı-turuncu değildi. bu sefer siyaha çalan lacivert, kopkoyu kırmızılar, simsiyah iç karartıcı boyalar vardı. yaşım daha büyüktü ancak ruh halim bu eserleri anlamaya elverişli değildi. oldukça mutluyken böyle bir karanlığın içine girmek istemedim. ama yine de resimlerden birinin fotoğrafını çekip, bak yine kimi gördüm temalı bir mesajla p.'ye yolladım.

sonra tam bir sene önce d.'yi ziyaret etmek üzere onun yaşadığı şehre gittim. her türlü modern sanat olayında bir mimar olarak benden fazla şey biliyordu. bana yaşadığı şehri, o şehrin inanılmaz geniş caddelerini, adeta bir açık hava galerisi haline gelen sokakları gezdirirken konu nerden ve nasıl geldiyse rothko'ya geldi. ben o adamı bir türlü anlamadığımı ve yaptığı işlerin bana bir anlam ifade etmediğini söylediğimde bana ressamın hikayesini anlatmaya başladı. rothko altmış yedi yaşında intihar eden biriydi. bütün resimlerini kronolojik olarak yan yana koyduğunda bu intiharın gelişini adım adım gözlemleyebiliyordun. bir ölüm bir ömür boyunca ancak bu kadar net olabilirdi. yaşarken ölmek denilen şey, mark rothko'nun yaşadığı hayatın ta kendisiydi.



rothko, rus yahudisi bir aileden gelmekteydi. 1910 yılında, henüz beş yaşındayken ailece amerika'ya göç etmişler. kısa bir süre sonra, çocuk sayılacak yaştayken babasını kaybetmiş. çocukluğunda ailesini geçindirmek için manav olmuş, gazete satmış. hep yoksulluk ve sefalet içinde geçen hayatı, resimlerinin maddi değer bulamamasıyla devam etmiş. yahudi bir göçmen olarak ismini marcus rothkovitch'ten mark rothko'ya çevirmiş. kariyerinin başında figüratif resimler yaparken, yıllar içinde kendi tarzı olan tek renkli kocaman dikdörtgenler çizmeye başlamış. renkler başta sarı-kırmızı-turuncuyken, yıllar içinde koyulaşmış. tüm renkler gittikçe siyaha yakın bir hal almış. neredeyse siyah bir kırmızı, siyah bir mavi ve mor. tüm hayatı boyunca gözü sebebiyle sağlık sorunları yaşamış. bir ressamın tam görememesi çok trajik değil mi?  1964 yılında, hem zengin bir iş adamı/iş kadını hem de büyük bir sanat koleksiyoncusu olan karı koca dominique ve john de menil, mark rothko'ya houston'da sıfırdan yapılacak bir şapel için eserler yapmasını teklif etmişler. onu tamamen özgür bırakmışlar. rothko üç yıl içinde devasa boyutlarda tam on dört adet tablo yapmış. hepsi de karanlık, koyu ve etkilendiği ressamlardan biri olan rembrandt’ın eserleri gibi siyah olmuş. resim yapmayı dini bir ibadete benzettiğini söyleyen rothko tabloları bitirmiş,  şapelin açılmasına bir seneden az bir zaman kala, 1970 yılında, altmış yedi yaşındayken bileklerini keserek intihar etmiş. tıpkı yirmi iki sene önce hocası arshile gorky’nin yaptığı gibi.

bu şapel; tarihte daha önce görülmemiş bir özellikte, duvarları rothko eserleriyle bezeli sekizgen bir yapıda ve tüm dinlerden bağımsız, herkese açık bir yer olarak bugüne kadar gelmiş. rothko'nun son eseri, bir nevi magnum opusu olarak tanımlanan şapelin düsturu açıldığı günden bu yana "insanlığa ve sanata adanan bir yer" olarak belirtilmiş.


rothko chapel
tüm bunları öğrendiğimde rothko'nun hikayesinden etkilendim. zaten kim olursa olsun, bir insanın hikayesini, çektiği acıları öğrenince etkilenmemek mümkün değil. bir nevi kendi hayatını sanat eseri haline çeviren rothko; sağlığının elverişsizliğine, gözünün tam görmemesine rağmen yapmış bunu. tüm eserleri bir araya getirilip, arka arkaya sıralandığında bir insanın yavaş yavaş ölmesini görebiliyorsunuz. aslında tıpkı bizim gibi. yaşarken ölen hücrelerimiz, yaşlanan cildimiz, gözlerimiz, kalbimiz gibi. rothko bunu vücuda getirmiş. bir zaman şöyle bir söz söylemiş: "hayatta en korktuğum şey, bir gün siyahın kırmızıyı yutmasıdır." 

sonunda yutmuş.

rothko resimlerinden seçmeler:


1950 ve 1952 yıllarından
1953, 1955, 1957 yıllarından
1957, 1959, 1960 yıllarından
1962 ve 1963 yıllarından
1968,1969, 1970 yıllarından