
2017 yılında çokça okuduğum bir yazar vardı, ferit edgü. arka arkaya birçok kitabını okudum ve bu kitaplarının büyük bir kısmı da resim sanatıyla ilgili olan kitaplardı. kendisi de gençliğinde paris'te resim okuyan ama sonra edebiyata yönelen edgü, bu kitaplarında sevdiği ve kalbinde özel bir yer tutan ressamlara yer vermişti. bunların başında da van gogh geliyordu. bu sebeple ben yıl boyunca van gogh'u hep hayatımda hissettim. bunun birinci sebebi ferit edgü kitaplarıydı ama karşıma çıkan resimleri üzerine de düşündüm. bizzat gördüklerim oldu, özellikle van gogh göreyim demedim ama onca resim içerisinden ben onunkileri seçtim. yılın sonuna doğru, çok özel bir teknikle, yağlıboya tablolardan oluşan bir animasyon ile hayata geçirilen loving vincent filminin vizyona gireceğini öğrendiğimde, bu sefer kardeşi theo'ya yazdığı mektupları okumaya başladım. bir nevi kendimi filme hazırladım. yılın bu zamanına kadar başkalarının gözünden okuduğum van gogh'u, bu sefer kendi ağzından tanımak istedim. bunun oldukça duygusal bir deneyim olacağını hissediyordum ancak etkisinin üzerimde bu kadar uzun süre -üstelik de düşündükçe yoğunluğu artarak- süreceğini tahmin etmiyordum. bu sebeple van gogh hakkında bir şeyler demeden, onun bana düşündürdüklerini başta kendimi iyileştirmek amacıyla kayda geçirmeden bu konuyu kapatmak istemedim.
van gogh'u düşündüğümde gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. onu alıp içime yerleştirmek isteyecek kadar büyük bir sevgiyle seviyorum. van gogh'tan önce de benim aklımda bir hollanda vardı; gördüğüm, bildiğim. düzlük toprağı, uçsuz bucaksız tarlaları, inekleri, bozkır renkleri ve ton ton yeşilleri. sonra bir de van gogh'u yetiştiren bir hollanda belirdi. eski ustalar'a mektuplarında gönül koyan, kendi tarzını oluşturdukça onların toplumu tanımadığına kanaat getiren vincent ile eski ustalar'a bakışım değişti. rembrandt, vermeer eleştirilebilir miydi? vincent bunu van gogh olarak değil, tek bir resmi bile satılmayan ve köylüleri merak edip, onları çizen biri olarak yazıyordu. hem de öyle kibar, öyle nazik ve sanatına duyduğu inançla.
ferit edgü'nün metinlerinde van gogh ve sanatçının mental durumuna dair düşünceler ve sosyolojik tespitler bulunuyor. biçimler, renkler, sözcükler kitabının bir açılış metni var; "van gogh gerçeği" isminde. bu metinde, fransız oyun yazarı ve şair antonin artaud'un 1947 yılında van gogh'u anlattığı "van gogh: toplumun intihar ettirdiği" isimli kitabının kendisine düşündürdüklerini anlatıyor. ömrünün büyük bir kısmını hastanelerin psikiyatri servislerinde geçiren artaud, van gogh ile kurduğu ortak duygu halini tanımlamış. kitabı yazdıktan bir yıl sonra, intihar olup olmadığı şüpheli olan bir şekilde ölüyor. ferit edgü ise bu şair ve ressamın, aynı yazgıyı paylaşmalarından yola çıkarak, aslında kimsenin intihar etmediğini, bu sanat insanlarının toplum tarafından intihar ettirildiğini öne sürüyor. antonin artoud tepkili bir biçimde, "hayır, van gogh deli değildi!" diyor. ferit edgü ekliyor, "bu demek oluyor ki aslında artaud kendisi için de ben deli değilim diyor." artaud, van gogh'un resimlerini şu şekilde tanımlıyor: "van gogh'un resmi, bir ahlak/töre konformizmine değil, kurumların konformizmine karşı çıkıyordu. ve doğa, doğanın dış görünüşleri, iklimleri, gelgitleri, tan fırtınaları, bu dünyadan van gogh geçtikten sonra artık aynı yer çekimine sahip değildir." ben bu sözlerin ne anlama gelebileceğini ancak van gogh'un theo'ya yazdığı mektupları (theo'ya mektuplar-vincent van gogh, yky) okuyunca anlayabildim. acaba bir gün, bir resmimin satıldığını görebilecek miyim, diye başladığı mektuplarında, gerçek hayatın buğday tarlalarında olduğunu yazıyordu. gerçek hayatı anlatmayan resimlerin sadece tuval doldurmaktan öteye gitmediğini söyleyecek kadar öfkelendiği dönemler vardı.
van gogh'un mektuplarında defalarca dile getirdiği anlaşılamama halini ferit edgü ressamın resimleri üzerinden giderek şu şekilde ifade ediyor: "eğer van gogh bıkmadan, usanmadan, bir çift eski postalın, bir hasır sandalyenin, yoksul bir yatak odasının, patates toplayan, patates yiyen yoksul köylülerin resimlerini yaptıysa ve bu resimler acındırıcı, duygulandırıcı resimler değil de, renkleriyle, istifleriyle, biçimleriyle bu çaresizliği, yoksulluğu, yalnızlığı ve atılmışlığı, öykülemeden, yepyeni bir resim diliyle gerçekleştirdiyse, konformist ahlak ve sanat beğenisi onu dışlayacaktır. [...] gözü yaşlı çocukların, yoksul insanların bir arada oldukları ve yedikleri suya patates için tanrı'ya şükrettikleri ev, hatta izbe içleri, konformist burjuvanın duvarlarını süsleyen resimlerin konusu bile olabilir." mesela şu örneği veriyor edgü; cézanne, van gogh'un paris'te resimlerini ilk ve son kez gördüğünde "bayım, bunlar deli resimleri" demiş. ama bu resimlerdeki dramı da, yeniliği de görmemişti.
ferit edgü'nün van gogh çözümlemeleri, theo'ya mektuplar'ı okuyunca zihnimde yerli yerine oturuyor. mektuplarda beni en çok şaşırtan şey, yaşama bağlı bir adam görmek oluyor. bu noktada loving vincent filminin anlattığı şaibeli ölüm hikayesine tutunmadan edemiyorum. toplumun deli dediği bu adam, toplumun ona yakıştırdığı en deli halinde bile bir şeyler üretme enerjisiyle dolup taşıyor. asla elini eteğini boyadan çekmiyor, bir köşeye geçip, küsmüyor. yirmili yaşlarının başında yazmaya başladığı mektupları, öldüğü zamana kadar, otuz yedi yaş, sürüyor. kimse ona inanmasa bile theo'nun ona ve sanatına inanmasını istiyor. mektupları okurken beni etkileyen birkaç nokta var. birincisi, kardeşi theo ile kurduğu ilişkinin derinliği. pek çok insan ömrü boyunca tek bir insanla dahi bu yoğunlukta bir ilişki kuramıyor, bundan öylesine eminim ki. çoğu zaman bu derinlik, ikili ilişkilerin duygusal gelgitlerinde aranıyor ve insanın yaşı ilerledikçe bu bağlar kurulması daha zor bir hal alıyor. o sebeple çocukluktan/gençlikten gelen bir bağın derinliğini düşünüyorum. kardeşlik, dostluk, eğer şanslıysanız aileden bir fert. vincent ile theo arasında da bunu görüyorum. ikincisi, insanın hayallerinin peşinden gitmesinin, bir şeyi tutku ile yapmasının güzel olabileceği kadar onun sonunu da hazırlayabileceğini fark ediyorum. birçok kişinin -kendim de dahil- hayatı gerçekten deneyimleyecek cesarete sahip olmadığına, bu yaşam potansiyelini harcadığına daha çok inanıyorum. ama vincent bu cesareti gösteren pek az kişiden biri olmuş, bundan da bir kere bile şüphe duymamış. onun bu inancına hayranlık duyuyorum. üçüncü olarak da, anlaşılamadığını ifade ettiği zamanlarda bile insanları hep sevmiş. bir hayat kadınını sevdi diye herkes ona sırt çevirirken o sevmeye devam etmiş. yıldızlı gökyüzünü sevmiş, renklere bayılmış.
bir okuyucu olarak, bu kitapta yazar van gogh ile tanışıyorum. mektuplarını kronolojik olarak okurken, ilk depresif ve karamsar mektubunu yirmi yedi yaşında yazdığını görüyorum. o mektubunda bile sevdiği yazarlardan, örnek aldığı ressamlardan bahsediyor. biraz parası olsaydı, gün yüzü görseydi, her şey daha iyi olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. içim acıyor. cebindeki son parayı bir posta puluna yatıran adamın sonunu getiren bu yaşamsal kaygılar mıydı? elbet bunlardı. oradan kendi hayatlarımıza uzanıyorum. içimi tarifi imkansız hüzünlü hisler kaplıyor. bugünümüz anlamsız, bugünün insanının tüketim ile kurduğu ilişki öyle ucuz geliyor ki. saçımı taramak, küpe takmak, ikinci bir tişört almak, dudağımı boyamak, her şey ve hepsi gereksiz geliyor. içimde şöyle bir istek beliriyor; keşke bunların birini -yalnızca birini- yapmak için bir istek duysaydım, keşke... diyorum. vincent'ı pek çok noktada anlıyorum.
bu mektubun iki sene sonrasina denk gelen yılda, vincent theo'ya şöyle yazıyor: "benim iyiliğimi isteyen kişiler, davranışlarımın temelinde derin duyguların, sevgi gereksinmesinin yattığını bilsinler istiyorum. makinanın işlemesini sağlayan yaylar arasında pervasızlık, gurur, kayıtsızlık gibi şeyler yok; bu attığım adım ise, yaşam yolunda, alçak bir düzeyde kök saldığımın bir kanıtı. daha yüksek bir yer amaçlamanın ya da kişiliğimi değiştirmeye çalışmanın benim için iyi bir şey olacağını sanmıyorum. olgunlaşıncaya dek daha çok deneyim geçirmem, pek çok şey öğrenmem gerekiyor; bu da bir zaman ve inat sorunu."
şimdi van gogh'un tablolarına bakınca tabiatın güzelliğini, verimli toprakları ve yaşamın özünü görüyorum. ama bunun ötesinde, starry starry night'ı yapan coşkulu ve şevk dolu, üretme enerjisi kalbinden taşan bir adamın varlığını hissediyorum. yüz otuz sene önceye sevgiler yolluyorum.
benden de sana sevgiler vincent. ellerini sıkıyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum.
aklıma bir soru takılıyor. acaba seni pek çok seven ferit edgü, bugün artık seksen iki yaşındayken, loving vincent filmini izlemiş midir? o da benim gibi ağlamış mıdır?