4 Kasım 2018 Pazar

post-empresyonizm sergisi

istanbul'da şu anda benim için en ilgi çekici yer, tophane-i amire'de sergilenen ve arkas holding koleksiyonuna ait eserleri içeren post-empresyonizm sergisi. bir cumartesi sabahı erkenden kalktım. temiz ve berrak bir zihin ile vapura binip, karaköy'e geçtim. bir ilişkideki tarafların birbirine uzun zamandır özel zaman yaratamaması gibi, ben de kendime uzun zamandır özel bir zaman yaratamıyordum. bir nevi kendimle randevu olarak niteleyebileceğim bu etkinlik, gün içerisinde kendiliğinden turistik bir geziye dönüşüverdi. 
***
her bir izleyiciye değişik anlamlar bahşedecek şekilde bakan, birbirinden hülyalı ve melankolik kadınlara, yüzündeki kırışıklıkları belli olan ihtiyarlara, bir zaman para kazanmak amacıyla yapılmış ama iki yüz sene sonra başyapıt olarak nitelendirilen hatırı sayılır insan tablolarına hayranlığım daimi. tabloların hikayelerine, karakterler arası dedikodulara, ressam ve ilhamı arasındaki magazinel ilişki ağına olan ilgim, pembe dizi izleyicilerine taş çıkartacak boyutta. nerede gereksiz bir dedikodu var, okumaya bayılırım. empresyonizm bu dedikodulara en çok mahal veren akımlardan olsa gerek (biri beni düzeltene kadar bu cümle burada dursun. kanıtlanmış bilgi değildir). ne diyordum; evet, empresyonizm dedikoduları. şehrimizde şu anda sergilenen ise post empresyonizm olanı. parası için bir başkasına kaçanlar, para uğruna zoraki yapılan tablolar, gizli aşklar, çoklu aşklar, ebedi dostluklar ve dahası. şu anda hepsi 6 kasım 2018 tarihine kadar tophane-i amire'de sergilenmekte. d'orsay'da yer alan bir oda olmaya yakışabilecek bu sergide fransız ressamların yanı sıra, o dönem yolu paris'ten geçmiş birçok ressam yer alıyor: renoir, henri martin, louis anquetin, maxime maufra, theo van rysselberghe, suzanne valadon, edouard vuillard, leo putz, louis valtat, maurice de vlaminck, andré derain ve ismini yazamadığım başka isimler. istanbul'da dünya gözüyle bir renoir görmek istemez misiniz efendim? ya da mesela andre gidé'in yaş yirmi birden yetmiş bire tüm portrelerinde ve fotoğraflarında eli şakağında pozunun istikrarını görmek?

farklı yaşlarda andre gidéler. ama hepsi düşünceli
***
tablolardaki güzel çiçeklerin rengini takdir edebiliyorum. resmedilmiş bir kadının ve adamın güzelliğini de. zihnim günlük haberlerle, psikolojik olarak beni bu zamanların karanlık atmosferine hapseden güncel olaylarla öyle dolu ki bazen basit bir çiçeğin içinde kaybolmak istiyorum. bir hayvan olmak, bir ağaç olmak nasıl bir şey acaba diye soruyorum. onca derdin tasanın ve belki de zihinsel rahatsızlığın arasında para kazanmak için şu hayattaki güzelliği çizmek? bir bahçe kenarındaki minicik bir çiçek yaprağı için nokta nokta uğraşmak? [noktacılık-pointillism] tam bir sabır işi! çoktandır işin sanat kısmındansa zanaat kısmına dikkat kesiliyorum; çünkü kendim için bir sebep arıyorum. bana olumlu örnek teşkil edecek işlere zaman zaman (son zamanlarda oldukça) ihtiyaç duyduğumu saklayamayacağım. bazı şeyler bitmeyecek, geçmeyecek gibi geldiğinde devam edebilmek için böyle örneklerle kendimi heveslendirmeye çalışıyorum. deli işine ihtiyaç duyuyorum. 
***
kendimle olan randevum, hayalimdeki romantizme uygun olacak şekilde, bir müzede noktalandı. aya sofya ve arkeoloji müzesine çeşitli vesilelerle birkaç kere gitmeme rağmen yine aynı civardaki türk ve islam eserleri müzesine hiç yolum düşmemişti. merak bile etmemiştim (topkapı sarayını merak etmediğim gibi). ancak o gün yapacak daha iyi bir işim yoktu ve serginin devamında oraya gittim. yakın siyasal geçmiş ve ön yargılarımdan arınıp gezmeye çalıştığım müzede kendi adıma ilginç sonuçlara vardım. kutsal kitap olarak nitelenen eserleri anlamından bağımsız düşündüğümde, karşımda gerçekten de sayfaları zanaat dolu, minik minik işlenen onlarca sanat eseri duruyordu. ama ben bir sanat eserini, sahibinden bağımsız düşünme olgunluğuna henüz erişememiş bir gözlemci olarak karşımdaki kitaplara bakakaldım. uzun uzun. halbuki bu porselen kapkacaklar, bu hitit güneşli halılar, bu kiremit rengi boyalar, yaldızlı defter süsleri, bu deli işi tahta oymalar... hepsi ne kadar ne kadar güzeldi. henri martin, renoir bir yanda; kutsal kitaplar başka bir yanda. kendi adıma sanatı siyasetten ayırmam mümkün değildi, bunu bir kere daha anladım. siyaset hayatımızın o denli içine işlemiş ki zihnimi uzaklaştırmaya çalıştıkça ters istikamete doğru hareket ettim. yıllar boyunca içimde kuvvetlenerek büyüyen tepki sebebiyle, şu baktığım eserlerin 2018 türkiye'sinde ilişkilendirildiği kültür (islamcılık?) midemi bulandırıyor.  
*** 
bu arada yazıyı bir yere bağlayamadım. neyse ki dönem ödevim değil. hoca sözlüme beş verirse bence bu iş olur. madem o kadar resim dedik, parisli ressam dedik, bu konuda yaklaşık on sene önce soner yalçın'ın yazdığı oldukça ilgi çekici bir yazıyı (magazinel şok: özellikle courbet tablosu!) ben henüz okudum ve buraya eklemeden geçmek istemedim. 

Hiç yorum yok: