orhan pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orhan pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2011 Cumartesi

orhan pamuk: "kazma gibi bir aksanım var"

orhan pamuk'u severim. sevgimi daha önce şurada da belirtmiştim. bu sevgi kendisinin kitaplarından ileri gelir, sonra da röportajlarını okudukça/dinledikçe pekişir. siyasi konularda söylediklerinde katılmadığım noktalar vardır. örneğin geçen referandumda neden evet denmesi gerektiğine dair verdiği röportajı hatırlıyorum ve hiç katılmadığımı biliyorum. ama onun referandumda evet vermiş olması, benim nazarımdaki iyi edebiyatçı kimliğini zerre değiştirmez. zaten değiştirse ayıp ederdim. orhan pamuk röportajlarının kendi içinde hep bir tutarlılığı vardır ve bu hoşuma gider. katılmadığım noktalar bile kendisinin evvelden söylemiş olduğu, benim kafamda yaratmış olduğu orhan pamuk algısıyla çelişmez ki bu da benim için önemli bir husustur. bütün bunları bana hatırlatan ve yazıya dökmeme sebep olan şey de kendisinin hürriyet gazetesi'nde 8 eylül tarihinde yayınlanan şu röportajı.

orhan pamuk bu röportajında şöyle bir laf etmiş: "ingilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır." bu cümleyi okuyunca kendimi tutamadım ve güldüm. yanlış mı okudum diye bir daha okudum, yok hayır, cidden kazma gibi demiş. adam yazar, istese kazma gibi'yi yüz farklı şekilde ifade edebilirdi ancak belli ki istememiş. ağzından öyle çıkıvermiş işte, kazma gibi. demek ki günlük yaşamında da ağzından bu tip laflar çıkıveriyor, diye düşündüm. işte illa kibar olacağım ve edebi cümleler kuracağım hali içinde olmadığı için bu adamı seviyorum.

bu laf bana orhan pamuk'un nobel'i aldıktan sonra banu güven'e verdiği röportajı anımsattı. o röportajın bir yerinde, kolej yıllarındaki arkadaş grubunu ve çevresini anlatırken, "çevremdekiler şunları şunları yapıyordu, şuralara gidiyordu. tabii ki de hepsi kız kaldırmak içindi." diye bir laf etmişti. televizyonun başında şok olduğumu hatırlıyorum. kız kaldırmak mı?! orhan pamuk gibi bir yazarın bu tabiri kullanmasına ne tepki vereceğimi bilemediğimi anımsıyorum. şaşırdığım kesindi ama kızsam mı, gülsem mi diye birkaç dakikalık bocalamadan sonra bunun hoşuma gittiğini hatırlıyorum. orhan pamuk'un ettiği lafa bak dedim, bayağı bir güldüm. normalde bu tip laflardan nefret ederim. almak/vermek/kaldırmak gibi lafları bir erkek lise çağından sonra kullanmamalı. kullandığı vakit karşımdakinden ne kadar iğrendiğimi anlatamam. kendi arkadaş çevremde de böyle şeyler olunca hoşuma gitmediğini belirtiyorum. elhamdülillah feminist damarım var, hamdolsun. ancak belki de hayatımda ilk defa bu lafın kullanılması hoşuma gitti. bunun nedeni de hiç beklemediğim birinden beni şaşırtacak bir laf duymuş olmam. bahsi geçen adam orhan pamuk yahu, nobelli yazar.

orhan pamuk'a her daim bazı eleştiriler yapılır. varlıklı bir aileden gelmesinden tutun da, elit ve burjuva bir geçmişe sahip olmasına, kolejde okumasından, halkla buluşamayan entellektüellerden biri olmasına dair bir ton şey. hep de aynı şeyler döner dolaşır, bir daha bir daha tekrarlanır. orhan pamuk hiçbir zaman ne varlıklı bir aileden geldiğini inkar etti, ne de yetişme yıllarında burjuvazinin içinde olduğunu. ancak bütün bunları hep eleştiren bir adam oldu. banu güven röportajında kolej yıllarını, oradaki arkadaş çevresini bayağı bir eleştirdiğini biliyorum. hatta oradaki çocuklara kendini yakın hissedemediğini ve bu yüzden kitaplara gömüldüğünü anlatmıştı. orhan pamuk böyle bir adam işte, elit bir sınıftan gelmesi bütün bunları yücelttiği anlamına gelmiyor. kendisine orhan kemal gibi halk adamı demiyorum elbette, ancak fil dişi kulesinde oturduğunu söylemek de kendisine haksızlık olur diye düşünüyorum. adam kazma gibi aksanım var diyor, şüphe yok ki onun kazma gibi aksanı bile son derece advanced düzeydedir fakat yine de kazma gibi diyebiliyor. sadece bu lafı bile benim romanlarını okuduğum adam ile röportajını okuduğum adamı kafamda eşleştirebilmemi sağlıyor. benim nazarımda kendisinin inandırıcılık ya da samimiyet sorunu yok.
***

bazıları yazarların röportaj vermesini, tv'ye çıkmasını, billboardlarda görünmesini tasvip etmiyor. bir noktada onlara ben de katılıyorum; ancak yaşadığımız çağda aksinin mümkün olmadığının da farkındayım. sonuçta kitap basıldıktan sonra bir ürün haline geliyor ve teoride deterjandan, gofretten, meyve suyundan farkı kalmıyor. tıpkı bunlar gibi reklamı yapılan ve yatırımcısına para kazandırması gereken bir meta oluyor. üzgünüm ama bu devirde bunun aksini beklemek gerçekdışı, bekleyen de biraz romantik olur. yalnız burada da ince bir çizgi var, reklam ama nasıl reklam? mesela elif şafak gibi mi? bahsettiğim asla elif şafak'a uygulanan reklam değil; biz o tarza itici, antipatik, hatta kusturucu diyoruz. buna nazaran orhan pamuk'ta izlenen reklam stratejisi bana daha makul geliyor. kitabı çıktığı zaman birkaç dergiye röportaj veriyor, ismi olan bir tane televizyoncuyu seçiyor ve tv röportajı veriyor vesaire. daha dozunda. sonra da ortadan kayboluyor, bir sonraki romanı çıkana kadar kendisini ortalarda pek görmüyoruz falan.

17 Kasım 2010 Çarşamba

yerin altı kat dibi

insan bazen boşa çabalıyor. boşa kürek çekiyor, boşa yoruluyor. her şeyde iyi olunamayacağını biliyorum, biliyorum ama bir şeyde iyi olmak istiyorum. oysaki ben iyi bir çocuk olduğumu düşünüyorum, iyi bir evlat olmak için uğraşıyorum ama sonuçta hiç tatmin edici olmayan şeylerle karşılaşıyorum. çoğu zaman kalbim kırılıyor, bazen de kızıyorum. bazen kızgınlığımdan başka bir şey göremeyecek kadar kızıyorum hem de. bazen bunları yazmak istiyorum, sonra elime kalemi alır almaz vazgeçiyorum. sanki aklımdan geçenler kağıt üzerine dökülürse her şey hiç kaybolmayacakmışçasına belirginleşecek ve hafızamdan hiç gitmeyecekmiş gibi geliyor. vazgeçiyorum. kendini suçlamanın daha kolay olduğu fikrine kapılmışım ben, neden bilmem ama öyle. iyi olmak isterken kötü oluyorum, halbuki kötü değilim. kötü bir insan diye kime deriz biz? ben o kadar kötü değilim ki. ama neden ne yaparsam yapayım iyi bir çocuk olamadığımı bilmiyorum. bunun için elimden geleni yaptığımı sanıyorum ama boşa yoruluyorum. bazen öyle yoruluyorum ki yataktan çıkmak istemiyorum. neden şimdiye kadar gelmiş geçmiş diziler içinde en sevdiğimin six feet under olduğunu düşünüyorum. yine bir six feet under izleme hali üzerimde. tıpkı zaman zaman lost in translation izleme halinin geldiği gibi. sanırım six feet under'a bir daha başlamak beni yorar. eski defterleri açmaya gerek yok. aile kavramını düşünmek istemiyorum. kendi gördüğümü değil de görmediğimi yapmak istiyorum ilerde. hangi geleneğin parçası olacağımı bilmiyorum ama hangisinin parçası olmayacağımı çok iyi biliyorum. eskiden hiç böyle cümleler geçmezdi aklımdan ama şimdi bazı şeylere özendiğimi kendime itiraf edebiliyorum. dile getirmiyorum, birine söylemiyorum ama işte buraya yazabiliyorum. bu da bir adımdır. belki bu yolla birazcık ferahlar içim. evet, aile deyince ben bazı şeylere özeniyorum. ama kıskanmak değil, hiç öyle değil, tebessüm ederek bakıyorum sadece. neyin parçası olmadığımı biliyorum; bunun bilinciyle insanları, başka aileleri izliyorum. dıştan nasıl göründüklerini onlar o an bilmiyorlar ama ben çok iyi biliyorum. güzel görünüyorlar. filmlerdeki gibi güzel, ilkokuldaki hayat bilgisi kitabının içindeki kadar güzel hem de.
asıl amacım neydi benim başlarken? daha açık olabilmek için bir adım atmak. kısır döngüyü kırmak. şunu diyebilmek: beni sevsin, çok sevsin. yeter ki ben kötü olmayayım. bir dakika, ben zaten kötü değildim ki? peki beni neden öyle tanıyor, bilmiyorum.
....................
bir-iki ay önce orhan pamuk, milliyet sanat'a verdiği röportajda "ev" kavramını tarif etmiş kendince. "ev, kendimizi huzurlu hissettiğimiz yer değildir; ev, her şeyiyle en iyi bildiğimiz yerdir. bildiğimiz yer evdir." mealinde bir şeyler demiş. bu kısmı döndüm bir daha okudum. hatta bir aydır ara sıra aklıma geliyor da her seferinde adam ne doğru demiş diyorum. uzun röportajdan aklımda kalan tek şey bu olmuş. bugüne kadar ev diye diye yanlış anlamlar yüklüyormuşuz demek ki dedim, kendisinin dediği aklıma bir hayli yattı. bunlar da benim bildiklerimmiş işte. sonra shuffle'da blonde redhead'in messenger şarkısı çıktı, al işte dedim. bu şarkının beni içine çeken bir havası var; içinde ev var, "bulutların arkasında, işte yine evimdeyim" diyor. bu şarkı içinde geçen ev, six feet under'daki ev, benim kafamdaki algı ve orhan bey'in ev'i ne de güzel örtüşüyor. benim bildiğim evi onlar da biliyor, o-la-la.

17 Nisan 2010 Cumartesi

bu filmde aynı frekansı tutturamadık reha bey. üzgünüm.


sevdiğim adamlar ve hayalkırıklıkları.
zeki demirkubuz'dan sonra şimdi de reha erdem hezimetine uğradım. tabii bana hayalkırıklığı yaşatmaları onları pek irdelemez muhtemelen ama ben sormadan edemiyorum, bu adamlara ne oldu böyle?

kosmos'un fragmanını izleyince öyle heyecanlanmıştım ki filmin sürekli ertelenen vizyona girme tarihini takip eder oldum. kaç defa değişti hatırlamıyorum. sonunda kosmos dün sinemalara teşrif etti. bugün de biz kendisini görmeye gittik. cepa'nın orta büyüklükteki salonlarından birinde sadece biz vardık: dört türk ve hiç türkçe bilmeyen bir kazak. aslında salonda sadece bizim olmamız fena da olmadı, film süresince birbirimize sorular sorup durduk. sonradan anladık ki hiçbirimiz pek bir şey anlamamışız. ama öyle kızdım ki reha erdem'e (ben de kim oluyorsam?), ben anlamadım değil, o anlatamamış dedim. bunu dedim ve bu dediğime de inandım. kendisi "iyi yönetmen" insiyatifini kullanarak deneysel bir çalışma yapmış. o yüzden de anlamadım diyorsam bana salak demesin. ha, ama eğer diyecekse de canı sağolsun.

filmi eleştirsem de, acaba reha beyler bizle dalga mı geçiyor diye sormadan edemesem de bir bakıyorum, filmde kars var. hatta sadece kars var. kars mı? kars ya. orhan pamuk'un kar'ıydı; nuri bilge ceylan'ın iklimler'de sevdiği kadını ziyarete gittiği yer; özge'nin memleketi, bize kete getirdiği yer; şimdi de reha erdem'in mistik diyarı. ben hiç görmedim kars'ı ama bu adamlardan anladığım, insanları büyüleyen bir şeyler var orada. biraz dinginlik mi desem, yoksa zamansızlık mı acaba? bana verdiği his zamansızlık hissi. büyük şehirden biri oraya gittiğinde ne hisseder bilemem. şu an için anca tahmin edebilirim. acaba nedir onların o topraklarda bulduğu? ülkenin en doğusundayken bütün düşüncelerin de uzağında mı olursun? oysaki biliyorum, cevdet bey ve oğulları'nda roman karakteri büyük şehirden erzurum'a kafasını toplamaya gider. doğu'nun soğuğunda bir anlam bulmaya gider. hatta sakallarını kesmez orada, her şeyi kendi haline bırakır. sakalları uzadıkça yüzü kapanır. belki de bu şekilde herkesten ve her şeyden saklanır. bense bugün kars'ı izlerken neredeydim diye sordum kendime, koca bir anlamsızlık hissi buldum sadece, ya da anlamlandıramama.
hasta olmuş bu adam dedim. arkadaşım dedi ki, bu adamın rehabilitasyona ihtiyacı var, kafayı sıyırmış. ben bilemem reha erdem ne alemde, umarım iyidir. hayat var'dan bu yana başka bir aleme doğru gittiği belli. aslında o küçük laflar ederken büyüktü, uzun cümleler kurmadan manaya ulaşandı. şimdi ne olmuş böyle? uzun uzun cümleler didaktik bir havada.

film daha başlar başlamaz o da nesi? arkadan gelen a silver mt. zion mu yoksa?! evet onlar. film boyunca arka fonda kulaklarımız onları duydu. o karanlık atmosfere öyle güzel gitmiş ki. bu yüzden ne kadar kızsam da reha beyler'e, müzik tercihinden dolayı yine ortak bir noktada buluştuk kendisiyle. bize mt. zion dinletmesine dinletti ama yine de gönlümü alamadı.

filmin ardından kazak arkadaş dedi ki, bu filmin arka fonunda niye savaş var? yok dedik, o savaş değil. şehrin kendi atmosferi. hmmmm, dedi, aynı ikinci dünya savaşı gibi. evet dedim, ben de izlerken onu düşündüm. sanki polonya'da bir şehre naziler girmiş. öyleki, filmi bizden daha iyi anlamış. vay be dedik.

filmden çıktığımda sinirliydim, bu da ne böyle demiştim. şimdi düşünüyorum, halen bu da ne böyle diyorum. izlediğim filmler arasında benim için çok özel bir yere sahip olan beş vakit'in yönetmeni mi beni bu kadar sıkan? hem de o yönetmenin a silver mt. zion'lu filmi? maalesef öyle.

ben bu filmden şunları öğrendim:
-en sevdiklerimiz aynı anda en nefret ettiklerimiz olabilir.
-bir bütünün içinde bir parçayı sevmek, bütünün kendisini sevmek için yeterli değildir.
-içinde az diyalog olan bir filmi türkçe bilmeyen arkadaşlarınız da en az sizin kadar anlayabilir.
-reha erdem hemen hemen bütün filmlerine öksüren bir karakter eklemeye ısrarla devam ediyor ama bilmiyor ki bu yüzden beni kaybediyor.
-reha beyler doğu'dan yine batıya kaymalı.

son olarak da bir adama çok güvenmeyeceksiniz. kızlar bu da sizin içindi.


(frekans demişken, bir çekme-çekmeme mevzusu: burada.)

14 Ağustos 2009 Cuma

Favori eşyam olan sırt çantamın içine dinamit koymuştum. Ama birden bir şey hissettim, vazgeçtim.

Üç yaşındaki veletler bile depresyona giriyor, ya biz ne yapalım? Ben böyle dünyanın altına dinamit döşerim diyeceğim ama magma tabakası o görevi yeterince yerine getiriyor sanırım. Harç zammını protesto eden öğrencilere "onları adaba davet ediyorum" diyen başbakanı, geçen hafta parti arkadaşı dönerciye davet etmişti. Sanırım başbakan Kızılay’da döner yiyerek "halktan biri" olduğunu mütemadiyen bize hatırlatıyor. Bak Hosta’da ya da ABA Piknik'te yeseydi gözüme girerdi. Fakat bu koşullar altında üzgünüm. Dınının! "Halk" bir sonraki bardağın altındaydı! Ben Kızılay’da hiç sevdiğim yazar görmedim, oysaki görenleri gördüm. Ben Kızılay’da Hasan Ali Toptaş’ı görmeyi umdum, halen de umarım. Bir gün inşallah. Ha görünce ne olacak? Hiçbir şey. Yürüyüp gideceğim. Sadece laf geldiğinde "gördüm" diyeceğim, o kadar. Ben Kızılay’da bir-iki-yılda-bir-gördüğün-insanlar kadar düzenli olarak Nihat Genç’i görürüm. Hep yalnız olur. Peki bu bilgiyi niye verdim bilmiyorum. Onu görmüş olmanın benim için hiçbir önemi yok ama söyleyeyim dedim, o kadar. Ben Ankara’da gazeteci olarak Can Dündar’ı gördüm. Beraber Kuğulu Park’ın yıkılmasını protesto ettik. Tabii o beni tanımıyordu ama olsun. Ben onu tanımıştım. İyi bir adam, kendi halinde. Kadınlar romantik buluyor ve seviyor. Ben de seviyorum. Ama çok değil. Sadece öylesine seviyorum işte o kadar. Gazete kağıdının kokusunu unutup da, gazeteyi internetten takip etmeye başladığımdan beri (hatırı sayılır bir geçmişe tekabül eder) üçüncü sayfa haberleri gözümden kaçmıyor. Ben bunu yeni fark ettim. Daha doğrusu ben fark etmedim, biri bana "Sen ne çok üçüncü sayfa haberi biliyorsun öyle" dedi. "Iyyy, onları mı okuyorsun?" havasında demedi ama. Daha çok şaşırdı. Benden hiç ummazmış, öyle dedi. O deyince fark ettim, memlekette ne kadar ölüm/tecavüz/deşme/kesme/biçme haberi varsa haberdarım. Halbuki ben böyle değildim. Bundan bir zevk almıyorum ama okuyorum. Ama eskiden böyle değildi. Eve gazete girdiği yıllarda bu haberlere göz atmazdım bile. Hemen geçerdim o sayfayı. Televizyonda ise izlemezdim zaten. Annem izletmezdi. Vurdu kırdı filmlerini de sevmem halbuki. Ama iş gerçek haberler olunca okumaktan kendimi alamıyorum. Ne kadar psikopat insanlarmışız diyorum. İnsanların ne kadar vahşi ve tehlikeli canlılar olduklarını bir daha bir daha görüyorum. İnsanların kutsallaştırdıkları aile kavramının çeşitli haberlerle yerin dibine girdiğini görünce içten içe kıs kıs gülüyorum. Çoğunluğun kafasında belli ahlaki doğrular var ve bu kalıpların dışında insanların olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar. Arkası yarın kıvamında süregelen ensest haberlerini görünce ne düşünüyorlardır acaba? Küçük kızların başını okşayan her büyük amcanın içinde hissettiği şey şefkat duygusu olmasa gerek. O sırada baskın olan bacakları arasında hissettiği şeydir muhtemelen. Televizyonda bu tip haberleri görünce hemen kanalı değiştiriyorum. Annem izlemesin istiyorum. İnsan büyüdükçe roller değişiyor sanırım. Bir zamanlar o beni dünyadan korurken, artık ben onu koruyorum. Böyle garip gerçekliklerden sakınmak istiyorum onu. Onun ise benim bunları bildiğimi bilip-bilmediğini bilmiyorum (cümleye bak, hizaya gel). Tabii ki arada beni tebessüm ettirecek şeyler de çıkmıyor değil. Örneğin bir hocamız var, yetmiş küsur yaşlarında. Hep sırt çantası takıyor. Sırt çantası takması çok hoşuma gidiyor. Sırt çantası taktığı için hocamı ayrı bir seviyorum. Oysaki bana ne, değil mi? Ama ders çıkışı yanına gidip demek istiyorum ki: "Çok kullanışlı değil mi hocam?" Bir an şaşırıp da neden bahsettiğimi anlamaya çalışırken hemen cümlemin devamını getirmek istiyorum: "Sırt çantası hocam. İyi bir tercih öyle değil mi? Ben de hep sırt çantası takıyorum." Eğer hocam benim dedem olsaydı, ona yılbaşında yepyeni bir sırt çantası alırdım. Derdim ki: "Bak dedeciğim. Sana bu markadan aldım. Çok kaliteli. Hiç su geçirmiyor. Hatta öyle ki yağmurlu günlerde hiç çekinmeden sınav kağıtlarını içine koyabilirsin." Hocamız hep ciddi giyiniyor. Bazen ceket yerine süveter giyiyor ama kravatını hiç çıkarmıyor. İçimde öyle bir his var ki karısını çok seviyor. Ne güzel. Ama ne giyerse giysin sırt çantasını yanından eksik etmiyor. Dersten çıkarken çantasını sırtına geçiriyor. Bazı öğrencilerin komiğine gidiyor bu çanta muhabbeti. Koskoca profesöre deri el çantası yakışır diyorlar. Ben onlara katılmıyorum. Sırt çantası takan hocalara bayılıyorum. Gönlümde ayrı bir yerleri var. Ben de sırt çantamdan vazgeçmiyorum. Minicik çantaya cüzdan-kalem (kızsan başka şeyler de koyup); kitabı, defteri elinde taşımak kadar mantıksız bir hareket görmedim. Zamanla daha mantıksız şeyler görebilirim elbet ama bu da listede üst sıradaki yerini ilelebet muhafaza ve müdafaa edecektir. Sonra geçenlerde gazetede Orhan Pamuk’un yeni sevgilisiyle resmini gördüm. Amanın. Orhan Pamuk aşık olmuş! Hoşuma gitti, gülümsedim. Halbuki bana ne, öyle değil mi? Kadın, Hintli bir yazarmış. Hatta kimmiş bu kadın diye internette bir araştırma yaptığımda (oha, bir de araştırıyor!) kadının 2006 yılında verdiği bir röportaja denk geldim. Kendisine sormuşlar, hangi yazarları beğeniyorsunuz diye. Verdiği isimler arasında Orhan Pamuk da var. Vay anasını dedim. Vay anasını. Sevdiğin bir yazarla sevgili olmak. Aman tanrım. Sen git geçmişte beğendiğin yazarlar arasında saydığın biriyle şimdi sevgili ol. İngiltere prensiyle çıkmak gibi bir şey (Niye İngiltere prensi dedim bilmiyorum. Hiçbir anlam ifade etmiyor ama birden dilime öyle geldi. Yoksa seni istemiyorum Henry. Diğerinin ismini unuttum). Orhan Bey Masumiyet Müzesi kitabı için kurduğu müzeye götürmüş sevgilisini. Acaba ne demiştir ki? "Bak sevgili sevgilim. İşte Meydan Larousse hacmindeki romanım için tasarladığım müze bu. Beğendin mi? Beğenmen beni çok memnun eder. Buradan çıkalım sana şehrimi gezdirmek istiyorum. Beraber yemek yiyelim, yarın sabah Boğaz'da denize karşı kahvaltı yapalım. Eğer istersen senin memleketine de gideriz. Yetiştiğin yerleri görmek isterim. Seni sen yapan şeyleri. Benim için hayattaki en büyük zevk olur bu. Ne dersin sevgili sevgilim?" Bence Orhan Pamuk’un aşık olması güzel bir şey. Yazımı nihayete erdirirken şunu demek isterim: Orhan Pamuk’un aşık olduğu hayatın altına dinamit döşemekten vazgeçtim ben arkadaşım. Millet mutlu mesut yaşasın.