türkiye'de bir kadın hikayesi anlatıldığında, bu bir şekilde hep erkekler üzerinden şekillenen bir hikaye oluyor. birinin karısı olmak, birinin kızı olmak, erkeklere rağmen bir şeyler olmak üzerine hikayeler dinliyoruz. bu durum elbette ki bizim toplumumuza özgü bir şey değil; fakat benim içine doğduğum kültür bu olduğu için üzerine söylecek sözlerimin olduğu toplum da bizimkisi. ne yazık ki kadın hikayesi deyince erkekler üzerinden şekillenen bir durumdan başkasını ben de bilmiyorum. bütün bunlar beni üzmekten ziyade öfkelendiriyor. sonuçta mide bulanması en iyi bildiğim şeylerden biri oluyor.
yeşim ustaoğlu'nun araf filmini izlemeye giderken iyi bir film izlemeyi umarak gitmiştim ancak bu kadar etkileneceğimi tahmin etmemiştim. uzun zamandır izlediğim en çarpıcı filmlerden biri olabileceğini düşünmemiştim ama öyle oldu. çoğunluk filminde ne hissettiysem bir benzerini burada hissettim. yeşim ustaoğlu araf'ta müge anlı programlarına katılan insanların hayat hikayesini anlatmış. her sabah seda sayan'a gelen kadınlar, en büyük hayali acun'un yarışmasına katılmak olan gençler, sokak aralarında kolbastı oynayan çocuklar, hayatı kocasının donlarını ütülemekle geçen eşler ve daha nicelerinin hikayesi bu film. bana uzak olduğunu düşünsem de o kadar uzak değil bütün bunlar; çünkü her gün üçüncü sayfa haberi olarak gördüğüm insanlar, toplu taşımada yanına oturduğum kişiler, fabrikadaki adam, otogardaki yolcu vs. bütün bu insanlara temas etmek için filmlere ya da romanlara ihtiyacım olmadığını biliyorum. hayalleri bile olmayan kayıp bir gençlik var ve araf bunu anlatıyor.
insanın hayalleri, görüş alanının genişliğiyle doğru orantılı. ülkedeki insanların çoğu önünü göremiyor. eğitimli insanların haricindeki büyük çoğunluk yaşam içinde kayboluyor. hayatlarını televizyonla dolduruyor, bir adam tarafından evlenilmeye layık eş olmak amacıyla yaşıyor. bu açıdan bakıldığında araf son derece politik. bana bir çıkış yolu olmalı diye düşündürttü ama aynı zamanda olmadığı düşüncesine de itti. içim karardı, tedirgin oldum ve hep "birinin bir şeyi" olmak zorunda olan kadınlık durumunu düşündüm. babanın kızı, kocanın karısı... bu durum hiç adil değildi. bu filme adalet kavramıyla yaklaştığımda kaderci yanımı gördüm. filmdeki kızla farklı hayatlarımız vardı; fakat bu ülkede kadın olarak dünyaya gelen herkesle yaşadığım/hissettiğim ortak şeyler bir sürüydü. bütün bunları bir kez daha beyaz perdede görmek beni gerdi.
internette bu filme "feminist olma kaygısı gütmüş" gibisinden yapılan yorumlara rastladım. kadın yönetmen tarafından çekilen her filme feminist film deme yüzeyselliğini bir kenara geçtim, bu filme feminist sinema diyebilir miyiz, bilemedim. bence değil. mesela winter's bone ya da frozen river daha feminist filmlerdi. zaten yeşim ustaoğlu'nun böyle bir kaygısı olduğunu düşünmüyorum. konu, herhangi bir etikete ihtiyaç duymayacak kadar baskın zaten. yönetmenin tarzı soğukkanlı ve böyle bir hikayeyi/bazı sahneleri duygu sömürüsüne dönüştürmeden anlatmak bile çok büyük bir olay. işte yeşim ustaoğlu'nun tavrı kendini burada belli ediyor. bu da beni onun samimiyetine tamamiyle inandırıyor.
filmi değişik karakterlerin her birine göre ayrı ayrı okuyabiliriz. ancak benim zihnimden zehra karakteri gitmiyor. kaderinde yazılı olanın dışına çıkamayan bu kız sebebiyle topluma öfke duydum. cinselliğinin hesabını topluma vermek zorunda olan ve bu nedenle başına gelen her türlü belanın kendisine müstehak görüldüğü bu kız gibi nicelerinin hayatının bir yerlerde söndüğünü düşünüp, oturduğum yerden kalkamadım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder